Özgür İnsan, Marx ve Epikuros

Ekim Devrimi’nin 100’üncü yıldönümüne yaklaştığımız bu günlerde, çeşitli gazete ve dergilerde marksizmin temel tezlerini ve Sovyetler Birliği’ni tartışmaya açan yazılar yayınlandı. Örneğin, Emre Kongar Cumhuriyet’te Asya Tipi Üretim Tarzı üzerine iki yazı yazdı ve Osmanlı’nın bu üretim tarzından feodalizme geçişinin çok geç gerçekleştiğini öne sürdü (görüşünü destekleyecek ayrıntılara fazla girmeden). Murat Belge, Emre Kongar’ın veri hatalarını eleştiren bir yazıyı Birikim’de kaleme aldı. Murat Belge, yazısında Asya Tipi Üretim Tarzı’yla (ATÜT) ilgili tezlere yönelik Batı Avrupa, SSCB ve Çin’deki farklı siyasal yaklaşımları ele alıyor. ATÜT’e dair kendi görüşlerini ise yalnızca özetleyerek sonraki bir yazıda konuya devam edeceğini belirtiyor. Oğuz Oyan ise sol’daki yazısında Emre Kongar’ın Kemalizm’in sınıflar üstü bir hamleyle yukarıdan aşağıya devrim yaptığı iddiasına karşı çıkarak, sınıf dinamiklerinin cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren belirleyici olduğunu belirtmiş.
Bu sözünü ettiğim yazılarda genel olarak özellikle Sovyetler’deki marksizm yorumunun indirgemeci olduğuna yönelik tartışmalar öne çıkıyor. Örneğin, ATÜT meselesinde, ilkel komünal toplumu, kölecilik, feodalizm, kapitalizm ve son olarak komünizmin izleyeceğine yönelik şemanın indirgemeci olduğu eleştirisi ve feodalizmin deterministik bir şekilde kapitalizme yol açıp açmayacağı tartışması, elli yılı aşkın süredir tartışılan meseleler olarak yeniden gündeme geldi. Birikim’in internet sitesinde Ulaş Bager Aldemir imzasıyla yayınlanan “Karl Korsch ve Marksizmi Yeniden Düşünmek” başlıklı yazı da doğrudan ATÜT tartışması üzerinden olmasa da, benzer şekilde indirgemecilik eleştirisini ele alıyor. Yazıda Korsch’un Leninizm’e yönelik eleştirisinden hareketle, Leninizm’de tarihsel aşamalara mekanik ve indirgemeci bir yaklaşımın olduğu, bu durumun Marx’a kadar uzanan kuramsal temelleri bulunduğu öne sürülüyor ve buna karşılık Frankfurt Okulu’nun ve Sartre’ın ne kadar çığır açıcı yorumlar getirdiği üzerinde duruluyor. Lenin ve Leninizm yorumları elbette çetrefilli bir konu. Örneğin, felsefi açıdan Plehanov’un determinist nedensellik görüşünün Lenin üzerinde ne derece etkisi olduğu vs. gibi konuların tartışılması gerekiyor. Bu nedenle bu konuya burada girmek gibi bir derdim yok. Asıl derdim, Aldemir’in yazısında Marx’ın metni üzerinde yaptığı ciddi tahrifat ve bu tahrifat üzerinden, Sovyetler’de ortaya çıkan problemlerin Marx’taki kuramsal temellerini teşhis etmeye yönelik girişimi.
İlgili yazıda Marx’ın Epikuros ve Demokritos’u tartıştığı doktora tezine[1] atıf yapılmış. Şöyle bir ifade var: “Marx, Demokritos ve Epikuros üzerine yazdığı tezde bile, Epikuros’un clinamen, yani sapma temelli esnek ve olumsallığa açık diyalektiğini olumsuzlar ve Demokritos’un mutlak mekanizmle giydirilmiş atomculuğunu benimser.”
Bu ifade tamamen yanlış. Tam tersi olacaktı. Marx, doktora tezinde Demokritos’un, “mutlak mekanizmle giydirilmiş atomculuğunu” olumsuzlar ve Epikuros’u savunur. Hatta bu tezde Marx’ın asıl derdi Epikuros’un insanın özgürlüğüyle eşyanın tabiatındaki zorunluluğu bağdaştıran diyalektik yaklaşımına dikkat çekmektir. Felsefe tarihinde Epikuros ve Demokritos birbirine yakın filozoflar olarak görülmesine rağmen (ikisinin de atomcu olması bağlamında), Epikuros’un ayrıntıda gizli bu önemli farkına ilk dikkat çekenlerden biri Marx’tır. Ayrıntı ise şu: Epikuros, Lucretius’un Latince clinamen olarak ifade ettiği sapma kavramıyla maddedeki olabilirlik potansiyeline dikkat çekiyor ve özgürlüğün fiziksel temeli atomlardaki bu sapmadır diyordu. Modern fizikte simetri kırılmaları temelinde klasik determinizmi eleştiren Belçikalı Nobel ödüllü fizikçi İlya Prigogine de, Epikuros’un clinamen kavramının determinizm-özgürlük arasındaki probleme yanıt bulmaya yönelik ilk girişimlerden biri olduğunu vurgulamıştır.[2] Bir diğer ifadeyle, Epikuros nedensellikte, bizim buralardan fizikçi Yılmaz Öner’in terminolojisiyle arızanın (İng. contingency) rolünü tanımlıyordu. Bu kavramla mekanik bir nedensellik sürecinde ilk bakışta eğreti, tali görülen stokastik etmenlerin uygun koşullar altında belirleyici bir rol oynaması, örneğin toplumda, münferit bir olayın, eğer toplumsal dönüşüm için gerekli birikim sağlanmışsa, büyük bir kırılmayı tetikleyebilmesi durumu kast ediliyor.[3]
Epikuros’tan kalan metinler çok az olsa da[4], dört filozof düşünce tarihinde büyük rol oynamıştır. Clinamen kavramı, günümüzde en önemli Epikurosçu metin olarak kabul edilen Lucretius’un De Rerum Natura[5] adlı bu kitabında yer alıyor. Bu kitap, yazılışından yüzyıllar sonra 15’inci yüzyılda bir manastırda bulundu. Rönesans dönemi ve ardından modernizmin gelişiminde bu metin, materyalist görüşlerin etkin olması bakımından çok önemli bir yer tutar. Epikuros, insanın kendi yazgısına dair boş inançlarını, dinî dogmalar altında ezilmesini ve doğaüstü güçlerden korkmasını ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Ölüm korkusunu yenmeyi öğütlüyordu; insanın sonlu olduğunu, dolayısıyla ölümün aslında yalnızca bu sonluluğun bir kavramsallaştırılması olduğunu ifade ediyordu. Epikuros’un Rönesans ve modern düşüncede yarattığı en büyük etki ise, Orta Çağ bitimine dek hüküm sürmüş Aristotelesçi teleoloji görüşüne alternatif bir yaklaşım getirmesidir. Marx, doktora tezinde Epikuros’un Aristoteles’in teleolojisine, yani her şeyin belirli bir evrensel amaca uygun olarak hareket ettiği görüşüne karşı, Epikuros’un clinamen görüşünün materyalist bir çözüm getirdiğini vurguluyordu. Doğada organizasyon ve büyük ölçekte yasalılık bulunsa da, bu organizasyonun oluşumunda arızi etmenlerin rolü yadsınamaz. Bu anlamda, gerçekten Marx’ın neden mekanik zorunluluğa karşı insanın özgürlüğünü temel alan bir materyalizmi benimsediğini ve bu ontolojik temeli çok önemsediğini (elbette döneminde doğa biliminin geldiği aşama bugünkü kadar kapsamlı kuramları içermese de) ortaya koymak için yapılması gereken onun düşüncesinin Epikurosçu temellerine bakmak olacaktır.[6] Dolayısıyla, Marx’ın tarihsel materyalizminde, insana hükmeden, her şeyin belirleyicisi, belirli bir ereğe doğru yol alan bir tarih yoktur: “Tarih hiçbir şey yapmaz, insanı kendi ereklerini gerçekleştirmek için kullanan -sanki kendi başına bir kişiymiş gibi- tarih değildir; tarih, kendi öz erekleri ardından koşan insanın etkinliğinden başka bir şey değildir.”[7]
Marx’ın gerek yaşadığı dönemde ve gerekse ölümünden sonra hasımları hep oldu tabii, ama bence marksistlerden ve Marx yorumcularından çektiğini de kimseden çekmemiştir. Bu Marx yorumcularının birbirinin makalelerinde okuya okuya inanır hale geldiği ezberlerin bu tahrifatta, hadi diyelim “yanlış anlamada” önemli rolü olduğunu düşünüyorum. Bu ezberlerden biri de marksizmin gerçekten de şematik bir yorumu olan toplumsal aşamalar silsilesinden kolaylıkla Marx’ın tarihsel determinizmine ve hatta teleolojisine (ereksellik) dair yanlış çıkarımlar yapılması. ATÜT-feodalizm tartışmalarında da bu bağlamda ana meselelerden biri, Marx’ın tarihinin düzçizgisel olup olmadığıdır. Örneğin, kapitalist üretim biçimine ancak feodal toplum aracılığıyla mı varılabilir (ya da tersinden, feodal toplum kaçınılmaz olarak kapitalizme mi evrilecektir?), yoksa Avrupa’da kapitalizm mevcut tarihsel dinamiklerle ortaya çıktı ve Batı kapitalizmi tüm dünyaya yayılarak alternatif gelişim yollarını tıkadığı için başka bir olasılığa tanıklık etmemiz imkânsız hâle mi geldi? Bu seçeneklerden ikincisi, tarihin ereksel olmayan, fakat üretim güçlerinin gelişimi açısından maddi zorunlulukları da dışlamayan bir senteze kapı aralıyor ve kanımca gerçeğe daha yakın. Kapitalizm, mevcut hâliyle, tek olanaklı gelişim seyri olduğu için değil, bir sonuç olarak kendini dayattığı için egemen üretim biçimi hâline geldi. Önceleyen tarihsel aşama da tüm yönleriyle kapitalizmi doğurma zorunluluğuna taşıdığı için değil, toprağından koparılmış köylülerin ucuz işgücü ordusu hâline gelmeleri gibi sayısız etmen açısından gerekli potansiyeli sunduğu için kapitalizmi önceledi. Elbette, sosyal bilimler açısından tartışmanın ampirik içeriği ve Marx’ın Doğu toplumlarıyla ilgili bugünkü kaynakların ne kadarına ulaşabildiği bu meselenin bir boyutu. Fakat bunun da ötesinde, tarihte yasalılık, insan iradesi, determinizm, mekanizm gibi konular tartışmaya açıldığında, Marx’ın hangi felsefi uğraklardan geçerek (elbette başta Hegelcilik olmak üzere) fikirlerini olgunlaştırdığına bakılmadan yapılan yorumlar havada kalıyor.
Son olarak, Aldemir’in yazısında marksizmin “mekanik determinist” içeriğine karşı Frankfurt Okulu ve Sartre öne çıkartıldığından, bu felsefi akımların materyalizm yaklaşımlarına kısaca değineceğim. Marx’ın materyalizmi ve çokça alıntılanan, “felsefeyi gökyüzünden yeryüzüne indirme” konusu, dinin, metafizik önermelerin ve kaderciliğin eleştirisini içermekle kalmıyor, aynı zamanda soyut idealler üzerine kurulu bir hümanizm yerine, tarihsel eylem üzerine kurulu bir hümanizmi öneriyordu. Marx’ın Feuerbach eleştirisinde bu konu temel bir öneme sahip. Foucault’nun Sartre gibi kendisinden daha marksist birçok çağdaşından daha iyi kavradığı üzere, özgürlük, eşitlik gibi soyut kavramların çatışmalı toplumsal yapıda belirli kontekstlere yerleştirilmesiyle birlikte materyalizmin teorik zemini inşa edilebilir ancak. Bu yüzden Foucault, Sartre’ın adaletsizlikleri önlemek üzere evrensel adalet kavramını uygulayacak yüksek bir mahkeme kurulması önerisini eleştirir, böyle bir adalet tanımı olamayacağını söyler.[8] Zira Marx da Fransız Devrimi’nin “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” ideallerini proletaryanın sınıfsal özlemleri ekseninde somutlaştırıyordu. Proletarya ya da başka bir sınıf açısından somutlama dediğimizde, burada mesele tarihsel materyalizm açısından, “kimin neyi yapma özgürlüğü?” ve “kimin kime karşı kardeşliği?” gibi problemlerdir. Bireyin öznel tavrı ve farklı kuramsal yaklaşımlar temelinde bu sorunlar çeşitli şekilde ortaya konabilir elbette, örneğin “insanın burjuva girişimcilik açısından özgür olmasını savunuyorum” diyebilirsiniz, bu da bir insanın başka bir insanı sömürmesi özgürlüğünü beraberinde getirir. Veya “insanın boş zaman özgürlüğünü savunuyorum” diyebilirsiniz, fakat boş zaman özgürlüğü, gününü bir başkası tarafından sömürülerek geçiren bir işçi açısından pratik anlamda olanaksız bir şeydir. Bu nedenle, nesnel olan, kavramın bu iki öznel tanımının, özgür girişimciliğin ve boş zaman özgürlüğünün toplumsal ilişkilerde bir çelişkiye denk düştüğü gerçeğidir. Dolayısıyla, tarihsel zemin ve insanın kendi pratiği içerisinde yüklediği anlamlar olmadan salt kavramlar içeriksizdir. Öte yandan, Frankfurt Okulu’nun temsilcilerinden Horkheimer, 20’nci yüzyılda adalet gibi kavramların artık unutulduğundan, ideallerin bir kenara atıldığından dert yanıyordu,[9] “nerede o eski bayramlar” muhabbeti yapan TV spikerleri gibi. Oysa ideallerin benimsenmesi, çarpıtılması, unutulması ve hatırlanması toplumsal ilişkileri içindeki somut insanın, bu ilişkilerinin bir sonucu olarak gerçekleşen bilinç dönüşümleri değilse nedir? Neden Merriam-Webster İngilizce sözlüğünde 2015 yılının en çok aranan kelimesi “sosyalizm” oldu? İnsanlar unuttuğu ideallerini hatırlamaya çalıştığı için mi?
[1] Karl Marx, Demokritos ve Epikuros’un Doğa Felsefeleri, Sol Yayınları, 2000.
[2] İlya Prigogine, Kesinliklerin Sonu, İzdüşüm Yayınları, 2003.
[3] Arızanın determinist nedenselliği yanlışlayıp yanlışlamadığı konusu ayrı bir tartışma ve bir başka çetrefilli konu olduğundan bu yazıda bu konuya da girmiyorum.
[4] En son yapılan keşifler olarak, 19 ve 20’nci yüzyıllarda Anadolu’da Epikurosçu yazıtlar bulundu.
[5] Lucretius, Evrenin Yapısı, Norgunk Yayınları, 2011.
[6] J.B. Foster Marx’ın Ekolojisi kitabında Marx’ın Epikurosçu temellerini ayrıntılı olarak ele alıyor.
[7] Karl Marx-Friedrich Engels, Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştiri’nin Eleştirisi, Sol Yayınları, 1994, s. 129.
[8] İnsan Doğası/İktidara Karşı Adalet-Foucault ve Chomsky Tartışıyor, BGST Yayınları, 2005.
[9] Max Horkheimer, Akıl Tutulması, Metis Yayınları, 2016.

Hiç yorum yok: