İnsan Üzerine Birkaç Kelâm

Öyle ki şu ana kadar başka hiçbir canlı nüfus olarak insanın ulaştığı sayıya (yaklaşık rakam 7 milyar) ulaşamadı ve insanın sahip olduğu ortam çeşitliliğine sahip olamadı.
İnsan, ağaçta, mağarada, çölde, suyun içinde, denizaltında, uzayda, modern binalarda yaşayabildi. Farklı davranış biçimleri sergiledi; aile, topluluk, ulus, federasyon, yalnızlık, değişik sosyal örgütlenmeler gösterdi. Farklı yiyeceklerle beslendi, farklı dillerle iletişim kurdu, farklı dinlere, tanrılara inandı, farklı düşüncelere sahip oldu, avcılık-hayvancılık ve ziraatla uğraştı, doğayı değiştirmek için makineler icat etti, teknoloji üretti.
Mülkiyeti öğrendiler, sahiplenme gibi korumacılığa alternatif algılar geliştirdiler, böylece sınırlar çizdiler, mayınlar döşediler.
Gelişmiş silahlarla birbirlerini öldürdü, felsefe yaptı, az bulunan metallere anlam kattı değer verdi, doğayı tahrip etti, doğadaki canlılardan etkilendiler hareketlerine dans ürettiler, kendilerine uyarladılar.
Yalan atmayı icat eden insan, cinsel eylemlerine anlam ve önem atfederken, aynı zamanda yere vurdu bu eylemliliği. İşin tuhaf tarafı: neydik ne olduk, nerden gelip nereye gidiyoruz? İnsanın amacı bu muydu onca doğaya direnme, buluş düşünce her şeyi bir ufak azınlık bitirsin diye miydi?
Kişiliğimiz, karakterimiz çalınıyor, insanlık değerlerimizden ödün veriyorduk, ne uğruna? Para, toprak, mülk uğruna yitirdik. Ailecilik fikriyle birlikte daha canavarlaştık. “Her şey ben ve ailem” içindi, bu algı beynimizin içine kadar yerleşti.
Akıl dışı ahlâk dışı maddi karşılıklarla emeğimizi, alın terimizi sömürüp bizleri ucuz marketlerin kanserli (“BİM- A.101”) gıda maddeleri ile günü en ucuza kapatıp faturaları ödemekten başka bir şey düşünemeyen robotlar hâline getirdiler, bir anlık hata ile yapılabilecek para hesapları karartabilirdi, yaşamlar dağılabilirdi, o ufacık avuç kadar azınlık, o kıl kadar hata yüzünden sistemin dışına insanları itebiliyordu.
Yeryüzünde hiçbirimizin değeri yoktu, “o mutlu azınlıktan başka”. Her hastalıkta astronomik rakamlarla, vermedikleri paralarla, kendileri için çalışan medya organlarında yaptıkları gösterilerle, belli bir zekâ seviyesine sahip olan, genel kalabalık nesli etkiliyordu. Kanseri hem üretip, hem satıyorlardı. O azınlığın ise paraya ihtiyacı olmadığı gibi, iflastan da korkmuyordu, zaten parayı onlar basıyordu.
Telefonlar üretiyor, insanların üstündeymiş gibi anlatıp, utanmadan, telefonun 2000 şarkı çalacağından bahsediyor, bireyin onu acilen tüketmesi için, bilimi de araç olarak kullanıyordu, bilim ise bilinci etkileyecek teknikler üretiyor, bunu üreten birey ise izlediği reklâmlar ile bu çok fonksiyonlu, insanı kıskandıran hicabında utandıran özelikleriyle gözümüzün içine sokuluyordu.
Ne de olsa halkla ilişkiler çağında yaşıyorduk, üniversiteler amaçları dışında çalışan yerler hâlini aldı, hiç bitmeyen transkriptler, belgeler, uzayıp giden okullar. Hayat ise çok kıymetli, kısa ve değerliydi. Hastalıklar üretiliyor, o mutlu azınlık para kusuyordu. Buna karşı çıkan devrimciler ise o mutlu azınlığın emrine uyan, beynin aylık maaşa teslim eden robotlar tarafından imha ediliyordu.
Bu zengin azınlık, bize ürettiriyor, sağlıksız ürünleri tekrar ambalajlattırarak geri satıyordu, peki bizler ne yapıyorduk, o ürüne ne pahasına olursa olsun sahip olmak istiyorduk çünkü, sahiplenmek ve mülkiyetlenmek içimize işlenmişti, artık tüketici güdülerimiz vardı, kapitalizm yegâne biricik doğal yaşam biçimimizdi, ne de olsa atalarımız da bu biçimde yetişmişlerdi.
O mutlu malum azınlık ise uyutmak için sosyal telkinleri geliştiriyordu, kısa hayatlarınızı çalışarak geçirin, ama vardiyada ama ışıkta ya da yeraltında. İnsan ne yapıyordu, ne pahasına olursa olsun, çok daha çok çalışmalıydı, çünkü emekli olacaktı. İşte yaşadığımız çağın elzemi de kendini 20 yy'da çoktan var etmişti.
Şimdi sormak lazım “bu kadar emek neden üretildi, bu kadar efor ne içindi?” Madem dünya yok oluyorsa neden bir şeyler yapılmıyor? Her kıyamet senaryosunda neden zenginler hayatlarından feragat etmiyorlar?
"Eskiden köle olmaktan korkardı insan, şimdi ise robotlaşmaktan korkuyor” demişti Erich Fromm. Şimdi ne oldu o insana, hani şu uzaya ulaşmak, başka canlılarla tanışmak isteyen insana, hani şu özgürlüğü için yaşayan, özgürlüğüne şiir yazan insana.
Anlaşılan o ki insan her tarafı acı içinde, çehresi mamur bir yaşam içine girdi. TV'lerde yayınlanan, programlar, aşağılık olması bir tarafa, her şey fakir diye sıfatlanan insanı uyutmak üzere kurgulanmıştı Her şey bu büyük kalabalık içindi, savaşlar da, vatan sevgisi de, gereksiz teknoloji de, ırkçılık da, faşizm de, kapitalizm de hepsi fakirleri uyutmak, o günü kurtarmak içindi, emperyalizm bir maceraydı.
Selahattin Aykurt

Hiç yorum yok: