Çürümenin Yeni İnsanı: Homo Consumens

Hiçbir ahlâkî, toplumsal kaygı ve sorumluluk taşımayan ya da taşıyormuş gibi yaparak tarihin biriktirdiklerini, değerleri ve kavramları bilinçlice harcayarak onun üzerinden sadece kendi bireyselliğine hizmet edecek kadarını sahiplenen yeni türümüze birkaç kelam…
Bugün bir insanlık ve uygarlıktan söz edebiliyorsak bu; binlerce yılda yarattığımız değerler, davranış, düşünüş tarzı, alışkanlıklar, ahlâk, inanç, sanat, bilgi, hukuk, gelenek ve kültürün bir birikimidir. Bu değerler, bizlere kendimizi tanıma “farkındalık”, “toplumsallık”, “bilinç” ve “özgür irade” gibi insan olma özgünlüğü kazandırır. Bu değerler her zaman ideale ulaşamamıştır elbette fakat toplumsal evrimimiz için her zaman ümit edilen bir ütopyaya sahip olmuşuzdur. İnsan olma sorumluluğu taşıyan ve binlerce yıllık tarihin bir ferdi olan bizler, bu ideale daha hızlı varabilmek amacına yöneliyoruz. Ama nasıl? Elbette bize ait olanı, “değerlerimizi” yeniden kazanarak…
Modern toplum kendini kurarken, bu süreçte insanlığı ve uygarlığı ötelemiş, kâr hırsı, piyasalaşma, renkli ambalaj içinde kendi ucuz ahlâkını ve değerlerini üretmiştir. Sadece bu kadarla da sınırlı kalmayıp binlerce yılda olgunlaşıp pişen özgürlük, eşitlik, adalet, mücadele, sevgi, dostluk, mutluluk, paylaşım, aşk, hoşgörü gibi değerlerin de içini boşaltmış, onları yeni tanımlamalar ve anlamlar yükleyerek çürütmeyi kendinin varoluş amaçlarından biri hâline getirmiştir. Bu değerlerin kriterlerini yanlış bilinçle yoğurarak, onları standardize etme hadsizliğine girmiştir. Elbette bu, doğaldır çünkü hiçbir görüş kendi ahlâk değerlerini, kendi toplumsal normlarını ve altyapısını piyasaya sunup tükettirmeden varlığını sürdüremez. Bu amaçla ekoloji, insanlık, toplum, kadın, sınıf ve vicdan namına üretilen her şeyi alınıp satılan biriktirilebilen ve tüketilebilen bir hâle dönüştürmüştür.
Bilinçaltının varlığı keşfedildiğinden bu yana insan iradesi ve seçimlerini belirleyen temel dinamikler araştırılmış, insanlığın içsel dünyasına ait gizemli bilgiler ve teoriler ortaya çıkmıştır. Modern bilim ve felsefeye öncü fikirleri ile yön veren Freud tarafından libido, Marks tarafından insanı çevreleyen ekonomik koşullar, Nietzsche’de ulaşılmak istenen güç istenci, evrimsel olarak hayatta kalma güdüsü, Spinoza’da arzu olarak ortaya koyulan güdüler insanın özgür iradesi konusundaki kafa karışıklığını pekiştirmiştir. Bu bilinçaltı öğelerinin hepsi manipüle edilebilen, üzerinde oynanabilen bir hassaslığa sahiptir. Bunca tesir altında fikirlerimizin doğruluğuna, seçimlerimizin özgürlüğüne, tercihlerimizin kime ait olduğuna ve algılarımıza nasıl güveneceğiz peki?
Ezberlediğimiz, içini boşalttığımız kavramları ve idealleri slogan olmaktan çıkarıp gerçek anlamına kavuşturabilecek miyiz? Onları içselleştirmeyi başarabilecek miyiz?
Bu soruların cevabına ulaşmak ve yanılsamalardan kurtulmak, insanın gerçekle buluşması için yegâne yoldur ve hâkim kültürün fikirlerimizi biçimlendiren ideolojik aygıtlarına karşı koymak sağlam bir karakter ve devrimci bir ruh gerektirir. Uğruna çokça bedeller ödenmiş ve en çok saldırıya uğramış, yeniden kazanılması gereken “özgürlük” algısı da aynı içsel ve dışşal etkilerin kontrolünde bir yanılsama hâline gelmiştir.
Alman psikanalist Erich Fromm’a göre de;
“Bizler bilinçli benliğimizin dışındaki güçler ve gizli olarak bizi yöneten tutkular ve çıkarlar tarafından belirleniriz, böyle olduğu sürece de özgür değiliz ama uyurgezer, özgür olmayan belirlenmiş bağımlı edilgin kişilerken yanılsamalardan vazgeçerek kendimizi uyanmış bilinçli etkin ve bağımsız kişilere dönüştürebiliriz. Böylece ‘gerçekliğin’ ve bundan ötürü de ‘zorunluluğun’ tümüyle bilincine varıp özgürlük alanımızı genişletebilir ve bu kölelikten kurtulabiliriz, yaşamın amacı hem Spinoza hem de Marks için kölelikten kurtulmaktır. Bu ereğe giden yol ise yanılsamalarımızı yenip kendi etkin güçlerimizi tam anlamında kullanmaktır. Freud, insanın nesnel etkenlerce libidosu ve yazgısınca belirlenmiş olduğunu görmüştür. İnsanların yanılsamalarını yenerek gerçekliği görerek ‘bilinçdışı’ ama ‘gerçek’ olanın bilincine vararak bu belirlenimin üstesinden gelebileceğini düşünmüştür. Ona göre, eğer gerçekliğin bilincine varır ve yanılsamaların üstesinden gelirsek yaşamla başa çıkmak için gerekli güce sahip oluruz.”[1]
İnsanı özgür kılan, bilinçli eylemdir. Bilgi, zihin yoksulluğuyla yapılan seçimlerin özgürlük getirmeyeceği aşikârdır. Bunun farkındalığına erişmek ve bunu Freudyen bir anlayışla önce kendimize itiraf edip bilinç üstüne çıkararak nevrotik, yanılsamalara hapsolmuş bu zihinden kurtulmanın ilk adımını atmış olacağız ya da yeni insan tipine dönüşüp birer “Homo Consumens” olacağız.
Homo Consumens yani Tüketen İnsan, esas hedefi, öncelikle varolmak değil, sahip olmak, tüketmek ve gitgide daha çok tüketmek olan insandır. Böylece içindeki boşluğu, edilginliği, yalnızlığı ve kaygıları gidereceğini sanır. Dev projelerin, dev endüstrilerin, politik yalanların, dev medya güçlerinin ve popüler kültürün şekillendirdiği bir toplumda, çalışma konumunu ve koşullarını hiç etkileyemeyen birey, kendini güçsüz, yalnız, bıkkın, sıkılmış ve kaygılı hisseder. Bir yandan da büyük tüketim sanayilerinin kâr ihtiyaçları reklâmlar yoluyla onu ‘obur bir yaratık’ haline getirir; bu müthiş emici yaratık, tüketmek ve hep daha çok tüketmek ister. Onun için her şey (sigaralar, içkiler, cinsellik, filmler, televizyon, geziler ve hatta eğitim, kitaplar, politik mücadele ve konferanslar bile) birer tüketim maddesi olmuştur. Ayrıca üretim çarkının dönebilmesi için yeni uydurma ihtiyaçlar yaratılır, insanın zevkleriyle ve beğenileriyle oynanır.
Tüketen insan, karakterinin aşırı biçimleri iyi bilinen, psikopatolojik bir olgudur. Gizli kaygı ve ruhsal çöküntülerinden kaçmak için aşırı yeme, aşırı alışveriş ve alkolizmden medet uman, bir telâfi arayan pek çok depresyonlu ve kaygılı kişinin öyküsünde bu olgu görülür. […]
Tüketen insan, mutluluk yanılsaması (illüzyonu, serabı) içindedir, oysa bilinçaltında, sıkıntı ve edilginlikten boğulmaktadır. Makineleri daha çok hükmü altına aldıkça, bir insan olarak daha güçsüz ve etkisiz hâle gelmektedir; daha çok tükettikçe, endüstriyel düzenin yarattığı ve canı istediği gibi oynadığı ve nedense(!) hep artan ihtiyaçlarına daha çok bağlandığı bir köle gibi olmaktadır. Heyecan ve tahriki coşku, sevinç ve mutluluk sanmakta, maddi rahatlığı, canlı ve dinç olmakla karıştırmaktadır. ‘Doyurulmuş açgözlülük’ hayatın anlamı olmakta, bunu sağlamak için çabalamak ise, yeni bir din haline gelmektedir. Tüketme özgürlüğü, insan özgürlüğünün özü sanılmaktadır.”[2]
Bu fikirle yetişen bir toplum için her değer tüketilmek için vardır, tükettikçe tükenenin kendisi de artık bir nesneye dönüşmüştür. Fakat bunun öz farkındalığına varacak zihinsel yeterliliğe sahip olma ayrıcalığından mahrumlardır. Yüzlerinde bu nedenle bir utancın ve ya üzüntünün izine rastlayamazsınız, onlar için her şey işe yaradığı ölçüde değerlidir, varlığın anlamını sadece tüketim değeriyle ölçerler. Zihinleri kendi güdülerini ve bencil hırslarını rasyonalize etmekle meşguldür. Bir kanser hücresinin ATP depolarını kullandığı gibi bunlar da çelişkilerle tükenmektedirler. İnsan aklının ucuzluğu, kalitesizliği, duygusuzluğu, ilkel güdüleri rasyonalize etme yeteneğinin sınırları oldukça geniştir. Bu, insanlığımız için belki de en tehlikeli “illüzyon”dur. Homo Consumens’e üzülmek, onlara acımak, onlara bir şey katamadığınız ve bu zehirle kirlenen bir zihne bir şey katamayacak olduğunuz için kendinize kızın ama bu, yeni insana acımak erdemini göstermek; içindeki boşluğu doldurmak için modanın ürettiklerini tüketmek üzere kendine misyon ve toplumsal rol atfetmek isteyenlere yardımcı olmak için yeterli değildir. Çünkü özgürlük sorumluluk gerektirir. Başta kendimize, sonra şifa verebileceklerimize…
Popüler algının zehriyle kirlenmiş bir zihin bunu başarabilir mi? Piyasanın ucuzluk pazarından kendileri için seçtikleri hayatta, kendisi aynı toksinle kontamine olmuş bir ruh, toplumsal sağlığın bir dağıtıcısı olabilir mi? Ya kendisi de bu döngünün çarklarından biriyse ve kendiyle beraber bu birikimleri de savurganca harcayan bir zihne sahipse?
Nasıl başkası için umut olabilir?
Hasan Emir
Dipnotlar
[1] Yanılsama Zincirlerinin Ötesinde, Erich Fromm.
[2] Erich Fromm, “Hümanist Psikanalizin Marx’ın Teorisine Uygulanması”, cafrande.org.
Öneriler:
* Black Mirror: Fifteen Million Merits
*Bir Yanılsamanın Geleceği, Sigmund Freud

1 yorum:

emra tarsuslu dedi ki...

Zihin açan bir yazı olmuş.. Teşekkürler.