Serdengeçtiler

Lale Devri Karşısında, Serdengeçtiler/Patrona Halil Kıyamı (Eyyamullah)
“Ümmet ne zaman zevk ve sefaya düşer, bolluğa kavuşur, maddenin çekiciliğinde boğulur, dünya hayatının süsüne kapılıp zorluklarına katlanmayı unutur, tehlikelere katlanmaktan kaçınır ve hak yolunda cihad etmekten geri durursa, böyle bir ümmetin itibar ve emellerinden bir şey kalmaz.” (İmam Hasan el-Benna)
Hasan el-Benna’nın bu sözlerini hatırımızda tutarak, Osmanlı’nın en renkli dönemlerinden birine, Lale Devri’ne gideceğiz. Bu sözlerin tezahürlerini Osmanlı halkı da Lale Devri ve sonrasında net bir şekilde görecektir.
Lale devrini tasvir etmek için Abdi Tarihi’ne göz atalım:
“Alem hayrette kalmıştı. Makam mevki sahibi olanların çoğu gece gündüz zevk u sefa, çeng u çegane ile toplantı düzenliyordu. Osmanlı devleti değil harap olmak, dört bir yanından -Allah korusun- düşman istila etmek istese belki biz zevkimizde olalım derlerdi.”
Vakâyinâmelere ve arşivlere bakılarak denebilir ki dönemin sadrazamı İbrahim Paşa’nın düzenlediği bu sefahat âlemleri, öncekilerden çok daha fazla abartılıydı. Halk işsizlikten, yoksulluktan ve artan yangınlardan perişanken; İbrahim Paşa ve Sultan III. Ahmet aynı bahçede ya da sarayda üst üste Çırağan eğlenceleri düzenlemekten haz etmiyorlardı. (Aktepe, 1958, s. 157)
Devlet büyüdükçe ahlak küçülüyorsa, bu tür büyümenin sağlıklı olduğu söylenemezdi. Çünkü, bu durum çözülme ve kokuşma sürecini hızlandırıcı etki yapardı. Osmanlı’nın cihan devleti olma yolunda ilerlerken yaşadığı paradoks da buydu. Devlet dışa doğru büyüdükçe, içte kokuşma hızlanıyordu. İçteki bu kokuşma, çok geçmeden uluslararası alanda da kendini hissettirdi. (İslamoğlu, 2007, s.114) Hasan el-Benna’nın da ifadesiyle ümmet itibar ve emellerini kaybediyor, dışarıda da gerek diplomatik gerek askeri kayıplar yaşıyordu.
Hz. Ömer’in de söylediği gibi ümmet dar ve zor zamanlardaki imtihanı geçebilmiş ancak bolluk ve malla olan imtihanında sınıfta kalmıştı. Bu durumu bir fert için ele aldığımızda; kişinin malının artması ve bundan dolayı dünyaya ve lezzetlerine aldanması, en başta kişinin kendi nefsine zulümdür. İnsan dünyaya daldıkça, imanî hassasiyet ve reflekslerini kaybeder. Dünyaya yani geçici şeylere olan zafiyeti artar ve dünyaya dair kaybettiği şeylerde çok daha şiddetli acılar yaşar. En önemlisi de huzuru kaybeder. Parasının çokluğundan dolayı etrafında birçok yalaka insan vardır ve bu insanlar, kişi hata yaptığında asla onu uyarmaya yeltenmezler. Bir yandan onu sömürürken bir yandan yok oluşunu arzularlar. Kişi bunun farkına vardığında insanlara güvenini de kaybeder. Farkına varamazsa daha büyük bir bataklığa sürüklenir.
Aynı olayı şimdi bir devlet için düşünelim. Devlet erkânının sefahate dalması, çok daha feci sonuçlar doğuracaktır. Çünkü yönetenler sadece kendilerine değil halka da zulmetmiş olur. Ve burada yapılacak zulmün niteliği sonraki nesilleri de olumsuz etkileyebilir. Elbette eğlenceye düşkün yöneticilere, kişisel menfaatine ve rahatına düşkün zayıf ahlaklı kimseler de eşlik edecektir. Yöneticileri daha çok şımartma yarışına girecek bu insanlar, ne devletin bekasını ne de halkın durumunu düşünecektir. Ellerinden geldiğince hazineyi sömürecek en ufak bir zorlukta da tası tarağı toplayıp kaçacaktır. Devlet söz konusu olunca dış mihrakları da eklemek gerekir. Her hareket takip altındadır ve ‘düşman ülkenin’ yöneticilerinin, uykuya dalıp zevkine düşkün olması onlar için bulunmaz bir fırsattır.
Bu devlet bir İslam devleti ise, -en azından öyle olduğunu iddia ediyor ise- durumun vahameti zihnimizde daha da netleşecektir. Allah’ın hükümlerine, Peygamber’in sünnetine de bir ihanet söz konusudur zira. Burada dinin temel kurallarına karşı bir kayıtsızlık ve zulümden de söz edebiliriz. Bunca zulme halk sesini çıkarmazsa ne olur peki? Allah’ın kanuna olan ihanette onlar da ortak olur. Böyle bir durumla karşılaşan halkın vazifesi de yönetimi uyarmak ve bu zulümle Allah adına mücadele etmektir. Burada ince bir çizgiden de bahsetmek gerek. Halk kendi yaşadığı sıkıntı giderilene kadar sesini çıkarıp, para tekrar eline geçince de susmayı tercih ederse aynı ortaklık devam eder. Yani aslolan kendi rahatı için değil, Kur’an ve sünnet çiğneniyor diye başkaldırmaktır. Yoksa sus payı verilen halk, bir kenara çekilirse bozulma daha da arttığı gibi helak da yakınlaşır. Ayeti Kerimede de buyrulduğu gibi; “Ve Biz, onun halkı zalim olmadıkça (zulmetmedikçe) ülkeleri helâk edici olmadık.” (Kasas, 59)
Lale devri her kaynakta bir ‘yozlaşma’ olarak görülmemiş elbette. Lale devrini; Osmanlı’da batıcılığın ilk nüvelerinin atıldığı dönem olarak ele alırsak, Batılı kaynaklar söz konusu dönemi çağdaşlaşmanın ilk adımı sayarlar. (İslamoğlu, 2007, s.119) Zaten hep böyle olmamış mıdır? Batı kendisine benzediğimiz ölçüde bizim sırtımızı sıvazlamış, bizi övmüş, birtakım ödüller(!) vermiş; kendisine karşı çıktığımız, uyumu ve entegre olmayı reddettiğimizde de bizi gericilikle, yobazlıkla suçlamış ve bizi dışlayıp yalnızlaştırmaya çalışmamış mıdır?
Maalesef bizim tarih kitaplarında ya da isyanı anlatan eserlerde durum bundan farklı değildir. Lale devrini yeterince garblılaşamamakla eleştirenler, Patrona İsyanı’nı da kötülemekte batılılardan geri kalmamışlardır. (bkz. Koçu, 2003, s.293-297) Batılı kaynaklarda Damat İbrahim Paşa çokça sevilen bir kişilikken; Patrona da hakaret edilen, baldırı çıplak, gerici, ayak takımından biri olarak tasvir edilmiştir. Ancak Patrona Halil İsyanı mahiyeti itibariyle farklı bir ayaklanmaydı ve halkın huzurunu bozan kötü ahlaklı cahil kimseler tarafından yapıldığı söylenemezdi!
Öncelikle bu kıyam, Osmanlı sarayının ve onu destekleyen bürokrat ve aydınların ideolojik tercihlerine karşı, halk-ulema-asker üçlüsünün koordineli bir tepkisidir. Hareketin merkezine ve işleyişin yönlendirmesinde bizzat ulema yer almıştır. Patrona Halil ve diğer 16 serdengeçti fetvasız hareket etmemişlerdir. Bu kıyam dinamikleri, yönelişleri ve hedefleri açısından İslami bir harekettir. Harekete karşı çıkanlar ülkenin maddi ve manevi değerlerini talan eden ‘mutlu azınlık’ iken, harekete katılanlar maddi ve manevi değerlere sahip çıkan ezilmiş ve mustaz’af kitledir. Bunlardan dolayı da Patrona Halil hareketini İslami hareketler içerisinde değerlendirmek gerekir. (İslamoğlu, 1992, ss.)
Osmanlı’da özellikle 17. yy’da yaşanan yeniçeri ve celali ayaklanmalarından farklı olarak, bu kıyam ulufe dağıtımı ya da cülus bahşişi için değil, batıcılık ve onun değerlerinin halka yerleştirilmeye çalışılmasına karşı çıkmıştır. Bu kıyamın bir diğer özelliğiyse isyan ahlakının İslam’a uygun bir şekilde uygulanmasıdır. Örneğin; Münir Aktepe’nin ifadesiyle, Patrona Halil çapulculara şiddetle mukabele ettiğinden, kimse yağmacılığa cesaret edememişti. Bütün hapishane ve zindanlar açılarak, İstanbul’da ne kadar haşarat varsa hepsinin serbest bırakılmasına rağmen, Patrona’nın bunlar üzerinde esaslı bir hâkimiyet tesis ettiğini görüyoruz ki bu da onun nüfuz ve iktidarına delil teşkil ediyordu. (Aktepe, 1958, s. 157)
Kıyamın haklılığı ve halkın da bu kıyama desteği karşısında korkan Damat İbrahim Paşa halkı manipüle edecek bir metod bulur. Bu metod Hz. Ali’yi alt etmek isteyen Muaviye’nin taktiğine benzemektedir. Halkın dini duyguları ve hassasiyetlerini kullanarak durumu lehe çevirmek. Mızrak uçlarına takılan Kur’an sahifeleri misali sancak-ı şerif Bab-ı Hümayun kulesine dikilir. Sancak altına gelenlere para verileceği de duyurulur. Halk bu kez oyuna gelmeyecek ve Sancak-ı Şerif’i ziyaret edip salavatlar getirir ancak tarafını değiştirmeyecektir. (İslamoğlu, 2007)
Bu durum tarihi bir gerçekliği de bizlere göstermektedir. Geçmişte de kendi sefahatini devam ettirebilmek, güç ve iktidarını güçlendirebilmek için halkın dini duygularını istismar eden yöneticiler çıkmıştır. Buna ilahi dinlere mensup toplumlarda gördüğümüz gibi diğer dinlerle inanan toplumlarda da şahit oluruz. Tarih halkın inanç, yetenek ve hassasiyetlerini kullanmak isteyen şahıs ve grupları yazmaya devam edecektir, ancak burada asıl sorumluluk halkın ve mustazafların üzerine düşmektedir. Bir süreliğine zafer elde edilse ve zulüm işleyenlerden haklar alınsa bile; halk gözünü açık tutmalı ve yeniden gelecek saldırılara hazırlıklı olmalıdır. Patrona Halil gibi insanları istemeyen, rahatlarının bozulmasından dolayı hak ve adalet üzere ilerleyen insanlara karşı diş bileyenler mutlaka çıkacaktır.
Nitekim serdengeçtilerin varlığından rahatsız olan zümre sayısı kıyamdan kısa bir süre sonra üçe çıkmıştır: Padişah kendi monarşisine ortak oldukları için onları istemez, bürokratlar serdengeçtileri zevk, sefa ve sömürülerine engel olarak görür, yeniçeriler ise onlar yüzünden serbest hareket edemediklerinden yakınırlardı. (İslamoğlu, 1992, s. 253) Nihayetinde Patrona da, kıyamın asıl lideri İbrahim Efendi de, Zülali Hasan Efendi de bir suikasta kurban gider.
Ne üzücüdür ki ne tarih derslerimde Lale Devri ve Patrona Halil kıyamını işlerken ne de edebiyat derslerimde Nedim’in divanını okurken bizlere bu sefahat âlemlerinden ve kıyamın haklılığından bahseden oldu. Çekilen diziler de ne hikmetse bu gerçeklerin tam aksini gösterdi. (bkz. Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam) Kaynakları tararken bu kadar çelişki ve zıtlıklarla karşılaşmak üzücüydü. Hâkim düşünce Batı kaynaklı eserlerden alınma idi. Ve bizim yetiştirdiğimiz tarihçilerimiz burada adaletli hüküm verememişlerdi. Temennim tarih alanında da Müslüman bilim adamlarının ve araştırmacıların yeni çalışmalar ve projeler ortaya koymasıdır. Ve bunu yaparken İslam’ın kendi terminoloji ve felsefesiyle hareket etmeleridir.
Kaynakça
İslamoğlu, M., İslami Hareketler ve Kıyamlar Tarihi I-II, Düşün Yayıncılık, İstanbul 2007.
İslamoğlu, M., İslami Hareket Anadolu I, Denge Yayınları, İstanbul 1992.
Aktepe M., Patrona İsyanı, İstanbul Edebiyat Fak. Basımevi, İstanbul 1958.
Koçu R.E., Patrona Halil, Doğan Kitap, İstanbul 2003.

Hiç yorum yok: