Nazım Bizim Kaybımız Olmayacak

Topraktan ve ateşten doğan ozan: Nazım Hikmet.
Bu tanımlama Nazım Hikmet’e en büyük haksızlık. N. Hikmet, toprağın ve ateşin çocuğu olarak “doğal” bir gelişme sürecinin mitolojik nitelendirmeleri ile değerlendirilmemeli.
Ona vatandaşlık kazandırmaktan, adına “Mutlu ol” vakıfları kurmaya kadar birçok pratik, onun da içinde yer aldığı toplumsal-sınıfsal mücadele süreçlerini gölgelemekten başka işe yaramıyor. N. Hikmet’i yıllarca kapatan anlayışın oluştuğu sınıfsal, siyasal, ekonomik ortamın özü değişmeden varlığını sürdürmekte olmasına karşın bu olgulara ışık düşürülmüyor. 1936-1938 arasında Türkiye’de yaşanan siyasal, ekonomik, askeri süreçler olanca açıklığı içinde ortaya konulup tartışılmadan N. Hikmet’in konumu, yapay hasretler, içi boşaltılmış umutlar, özü olmayan kavgalarla kuşatılan, renkleri silinmiş bir kartpostala dönüştürülmekten kurtulamayacaktır.
Bu çerçeve içinde Nazım’ın şiirinin kaynağını “Gayeli şiirler yazınız” diyen M. Kemal’e taşıma çabaları ortaya çıkabilmektedir. N. Hikmet’i kapatan düzenin ve o düzenin önderlerinin Nazım’a bu kadar yakınlaştırılması doğru mudur? Nazım, tüm şiir serüveni boyunca kimi zaman gündelik politikanın açmazlarına düşmekle birlikte, insanın özünü parçalayan özel mülkiyet, iktidar, para hırsı ve devlet zorbalığının her türlüsüne karşı çıkmıştır.
Bu bağlamda N. Hikmet’i, reddettiği düzene içerme çabalarına karşı çıkmak gerekiyor. 1936-1938 yıllarında yaşanan bazı gelişmeleri notlamak, bu karşı çıkışta ve N. Hikmet’in gerçek siyasi, sanatsal değerini ortaya koymak da oldukça önemli. O halde bu çabaya katkı anlamında bazı olguları anımsayalım. 1936 yılı TKP açısından kendisini tasfiye etmenin başlangıcıdır. M. Tuncay’ın anlatımıyla “Eski TKP’lilerden biri, bana 1936’da bir Komintern temsilcisinin parti MK üyelerine hitaben, konuşmasına, şu sözlerle başladığını anlatmıştı:
“Söylediklerimi işitince, beni M. Kemal’in casusu sanacaksınız, ama değilim! Temsilcinin getirdiği direktif, Türk partisinin dağıtılması anlamına geliyordu. TC hükümetinin resmi dış politikası, Sovyet yanlısı olduğu için, şimdi işçi hakları gibi konularda bu hükümeti zorlamanın sırası değildi. Komünistler demokrasiyi savunmak için legale çıkmalı, CHP gibi siyasal örgütlere girmeli, yasal basında yer almalı idiler. TKP’ne verilen bu direktif, hiç kuşkusuz, geçen yılki 7. Kongre’de benimsenen her ülkede Anti-Faşist Halk Cepheleri kurma politikasının Türkiye koşullarına uyarlanmasıyla ilgiliydi.”
M. Tuncay bu noktada ilginç bir soru ortaya atıyor ve cevaplıyor:
“Başka komünist partilerine de böyle bir işlev değişikliği yaptırılmış mıdır? Bunu şimdilik bilmiyorum; ama TKP örneği benzersiz görünüyor. Partinin bu konuda sonradan yaptığı ender açıklamalardan birinde şöyle denilmektedir: Komintern’in 7. Kongresi, partimize yeni bir faaliyet devri açacak anahtarı verdi. Parti, kendisine yeni bir savaş yolu tayin etti. O zaman ki İsmet İnönü hükümetinin, memleketin milli bağımsızlığına, sosyal gelişmesine hizmet eden, memleketin ve halkın yararına olan bütün icraatında aktif olarak desteklenmesine karar verdi.” (Türkiye’de Sol Akımlar, C. II s. 126)
Bu tespitlerin gösterdiği gibi, TKP’nin yeni çizgisi TKP’nin karşı çıktığı Kadro dergisi anlayışının doğrulanmasıydı. Bu nedenle parti içinde N. Hikmet muhalefetine kemalist işbirlikçisi diye karşı çıkmanın da anlamı kalmıyordu. Ancak bu kadar da değil, TKP’nin desteklediği CHP iktidarında 1936’nın Aralık ayında yapılan bir toplantıda Mareşal Fevzi Çakmak’ın huzurunda, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın başkanlığında yapılan Umumi Müfettişler İçtiması’nda (1. Abidin Özmen, 2. General Kazım Dirik, 3. Tahsin Üzer, 4. General Abdullah Alpdoğan), Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer, komünizmin gelişmesinin önlenebilmesi için her yüz işçiye bir polis gerektiğini ileri sürüyordu.) (R. Nuri İleri, Atatürk ve Komünizm, s. 353)
TKP kalıntısı kadroların bugün içinde bulunduğumuz siyasi ortamda SHP’ye verdiği destek ve “Mutlu ol Nazım’’ kampanyalarının oldukça köklü bir uzlaşma geleneğine dayandığı görülüyor. N. Hikmet’in bu uzlaşma anlayışının dayattığı politikasızlık ortamında nasıl kurban edildiğini Dr. Hikmet Kıvılcımlı anılarında şöyle anlatıyor:
“Derken dostun düşmanın, beklediği gün geldi. Nazım Efendi ’nin bir telefon vuruşu ile 1.Şube’de açtığı Askeri Mahkeme çığırı, Donanma Kor Mahkemesi’ne dek gelişti. Ben Yavuzda 15 yıl denizin dibine indirildim.
Bir yıl yatmadık. Aman paşa bir kanun yolu bul çatlağından, 6 ay tebdil-hava çıktık. Ben kimseye başvurmadım. Nazım’ın sonradan anlattığı: O, bizim Stalin adayına uğramış. Stalin adayı, ‘Haayır’ buyurmuş. Kimsenin 15 yıl hükümden kaçmamasını, besbelli ‘Parti’ adına dikte etmiş. Nazım, tekrar yakalanıp içeriye atılmaları nedenini, R.F’ın o direnişine uymak zoruna bağlıyordu. Oysa, ben kendisine, son polis müdürü yoklamasından sonra, bir dakika bile eğlenmemesini öğütlemiştim.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı- Günlük Anılar, s.206).
Bu gelişmelerin bir başka cephesinde cumhuriyet kadroları arasındaki iktidar kavgası bulunmaktadır. 1936 yılı Atatürk’ün hastalığının ilk belirtilerinin ortaya çıktığı, 1937 yılında sağlığının tümüyle bozulduğu yıldır. Böylece 10 Kasım’a doğru kısa zamanda kendini belli edecek bir iktidar mücadelesi başlamaktadır. Bu iktidar mücadelesi, Atatürk’ün ölümünden sonra cumhurbaşkanlığı yetkileri dolayısıyla tek şef, -tek parti- tek ulus çerçevesinde somutlanan siyasi yapının başına kimin geçeceği temelindeydi.
İnönü’nün hatıralarına göre;
“iki -üç ay türlü şayialar çıktı. Haberler hep halefler üzerinde dolaşıyordu. Mareşal (F. Çakmak), Fethi Okyar, Celal Bayar. Bir aralık ve sonraları Dr. Aras ve bilhassa Şükrü Kaya.” (İnönü’nün Hatıra Defteri, s. 52).
Ancak bu iktidar mücadelesinin önemli odaklarından biri de eski başvekil İnönü ve çevresidir. Bu iktidar iddiasında İnönü’nün başvekillikten ayrıldıktan sonra TBMM, hükümet, CHP ve devletin askeri-sivil bürokratik kadrolarında yandaşlarının tasfiye edilmemiş olmasının rolü büyüktür. Bu destek güçlerden en önemlisi belki de ittihatçı geçmişi ve radikal hareketlere duyarlılığı ile Harbiye idi. Harbiye’nin o dönemdeki siyasi atmosferini 27 Mayısçı Dündar Seyhan anılarında şöyle anlatıyor:
“Başvekil Celâl Bayar ve Atatürk’ün yakın arkadaşları olarak bilinenlerin, Atatürk’ü sevenler ve ona bağlı gençlik indinde pek makbul şahsiyetleri yoktu. Bu, belki de, o devirdeki kulak gazetesinin propaganda tesiridir. Ne olursa olsun, o zaman iktidardan uzaklaştırılmış bulunan İsmet Paşa’ya karşı büyük bir hayranlık ve itimat besliyorduk. Biz, Harbiye olarak, İsmet Paşa’yı daima sevmiştik (…) İnönü, Başvekillikten uzak bulunduğu günlerde Harbiye civarında sık sık at gezintisi yapardı. Onun geçtiğini gören biz Harbiyeliler hangi durumda olursak olalım, hemen pencerelere fırlayarak büyük tezahürat yapardık. Hülasa, İnönü sevgisini, Onun başvekillikten uzaklaştırılması bizim genç kalplerimizden söküp atamamıştı. Harbiyeli olarak, Atatürk’ün yerine mutlaka İnönü’nün geçirilmesini istiyorduk. Atatürk’ten ayrılmanın ağır hüznü ve ruhi baskısı altında Harp Okulu iç bahçesinde toplanıyor ve bu arzumuzu açıkça belirtiyorduk.” (Dündar Seyhan, Gölgedeki Adam, s. 8)
Bu iktidar mücadelesinde CHP Genel Sekreteri ve Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın konumunu Cemal Kutay şöyle tanımlamaktadır:
“İsmet İnönü ile zamanlardır ihtilaf halinde olan devrin ünlü şahsiyeti… Şükrü Kaya’nın, Atatürk’ün ölümünden sonra ülkenin yolu üzerinde belirgin fikir ve arzuların sahibi olduğu ısrarla söylenen ve rivayet sınırını aşan olaydı. (Şükrü Kaya, Atatürk’ün Son Günleri, s. 22)
I. İnönü’nün siyasal rakibi cumhurbaşkanı adayı, CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya 1936 parti kongresinde partinin genel sekreterliğine getirilmiştir. TKP’nin CHP’nin kuyruğuna takıldığı yıl olan 1936’da yapılan kongreyi partinin ünlü bürokratlarından Hilmi Uran anılarında şöyle değerlendiriyor:
“Partinin İnkişafını artırmak ve hızlandırmak için bundan sonra; parti faaliyeti ile hükümet idaresi arasında daha sıkı bir yakınlık ve daha ameli bir beraberlik temin edilmesine genel başkanlık kurulunca karar verilmiş; bu maksatla dahiliye vekili (Şükrü Kaya) genel yönetim kurulu üyeliğine alınmış ve kendisine partinin genel sekreterlik vazifesi verilmiştir. Bütün vilayetlerde, vilayet parti başkanlığına, vilayetin valisi memur edilmiştir…
Bu, zaten hükümet reisi olarak çalışan ve daima hükümetin yürüyüşüne ayak uydurarak vazife gören partinin artık zahiri istiklâline de son vermek kararı idi. Bu itibarla şüphe yok ki, iç bünyemizde hükümetin kendi partisi varlığına bile tahammül edemeyerek daha dar bir rejime gidişi idi.” (H. Uran, Anılar, s. 295).
CHP’nin proto-faşist yöneliş içinde “Duçe”, “Führer” benzeri bir otoriter şef rejimine geçişi ve bunun altyapısını hazırlaması, TKP’nin kemalist rejime destek adına likidasyonunu engellemiştir. CHP’nin proto-faşist yönelişi ile TKP likidasyonunun eşzamanlı oluşu önemli bir açıklığa işaret ediyor. Bu dönemin açıklıklarından biri de Nazi Almanyası ile ilişkilerdir. 1930’lar Türkiyesi’nde, dış ticaretin tek bir ülkeye yönlenişi bakımından önceki ve sonraki zaman aralıklarında görülmeyen bir yoğunlaşma ortaya çıktı. Balkanlar ve Ortadoğu’da iktisadi genişleme politikası güden Nazi Almanyası, 1930’ların sonuna doğru Türkiye’nin ticaretinin yarısını kendine kanalize edebildi. Nazi Almanyası’nın, Türkiye’nin ihracatının cari değerindeki payı 1932’de %15’ten, 1934’te %39’a çıktı; 1935-1938 ortalaması %44’ü buldu. Almanya’nın Türkiye’nin ithalatının cari değeri içindeki payı ise 1932’de %25’ten 1934’te %36’ya yükseldi; 1935-1938 ortalaması %46 oldu. (Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi 1923-1950, Y. Sezai Tezel, s. 160).
1930’ların Kemalist devletçi Türkiye’sinde, aydın-bürokrat kadrolarca gerçekleştirilmiş bir bağımsız kalkınmacılık arayan ve kemalist siyaset pratiklerini kapitalist enternasyonalin faşist özünden soyutlayan genellemeler bu anlamda gözden geçirilmelidir. Türkiye tarihinin başka dönemlerinde görülmemiş derecede bir emperyalist güce bağımlı olma olgusu Atatürk’ün sağlığında ve kemalizmin asrı-saadet çağının içinde yatmaktadır. Takas-Kliring gibi ikili siyasi ve iktisadi ticaret anlaşmalarına dayanan Kemalist iktidar, çok taraflı piyasa ilişkilerinin yerine Nazi Almanyası’na bağımlı bir iktisadi hat kurmuştur. Nazi emperyalist gücünün iktisadi ve siyasi yayılmacılığı, politikanın sürekliliği içinde algılanmış. Bu anlamda Bayar hükümeti döneminde bürokratik yönetim içinde radikal, anlamlı, önemli bir değişiklik yapılmamış. İsmet İnönü de iktidar mücadelesi süreçleri temelinde, özel mülkiyet rejiminin gerekleri ile uyumlu olarak Milli Şef yetkilerini Nazi etkinliği ortamında içermiştir. Ancak ittihatçı kalıntısı kadrolarla gerçekleştirilen Kemalistler arası mücadele, zaman zaman oldukça sertleşmiştir. Bu konuda dönemin siyasi atmosferine ışık tutan bir anıyı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan izleyelim:
“İtiraf ederim ki, o anda şaşkınlık sırası bana gelmişti. Bu gizli kapalı çağrı neden icap ediyordu? (…) Bunların cevabını, kendi kendime ben ancak birkaç gün sonra verebilecektim. Ankara’da dolaşan söylentilere göre. İsmet Paşa’yla buluşup görüşmek ya da böyle bir arzuyu göstermek birçoklarınca büyük bir cesaret sayılmakta imiş. Meğer, İsmet Paşa ‘tecrit’ olunmuş, göz hapsine alınmış bir durumda imiş! Şu halde, İsmet Paşa’nın kendisi de buna inanmış olacaktı ki, -başıma bir şey gelmesin diye- beni evine gizlice alıp götürmek gibi bir ihtiyat tedbiri almayı lüzumlu görmüştü.” (Politikada 45 Yıl, s. 135-136).
Bu karmaşık iktidar denklemi içinde en önemli siyasi aktörlerin başında CHP Genel Sekreteri ve Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın geldiği görülmektedir. Şükrü Kaya, mevcut meclisin İnönü yanlısı olduğunu düşünmekte ve seçimlerin yenilenmesini istemektedir. Celal Bayar meclis içi gruplaşmayı da şöyle anlatıyor:
“Duyuyorum ki, mecliste aleni gruplaşmalar oluyor. Ben bu durumda aleni ve kapalı gruplaşmaların aleyhindeyim. (…) Buna rağmen buna Şükrü Kaya da dahil oluyor. İsmet Paşa’ya karşı olanlar bir grup kurmuşlar, buna bizim Şükrü Kaya da girmiş… Ali Çetinkaya da katılmış.” (Celal Bayar, Atatürk ve İnönü’yü Anlatıyor, Tercüman 16.8.1981).
Bu arada her türlü siyasi dolandırıcılığa hazır ittihatçı artığı Kemalistler Atatürk’ten, başta Şükrü Kaya olmak üzere yerine geçecek kişiyi belirlediği bir siyasi vasiyet elde etmeye de çalıştılar. Tam bir Osmanlı entrikacılığı içinde, göstermelik parti ve sözde çağdaşlık kuramlarına rağmen Kemalist kadroların yöntemleri gangsterlik boyutundaydı. Birbirlerinin yaşamına kastetmek de bu politik çınlayışın karakteristik niteliği sayılırdı. İnönü anlatıyor:
“Teşrinisani günleri beni İstanbul’a götürmek için Şükrü Kaya ve onun tertibinde ansızın bir fazla gayret belirdi. Ben de candan istiyordum. Fakat Şükrü Kaya tertibindeki bu gayret yakın arkadaşlarımın dikkatini çekti. Katiyen bırakmadılar. Onlar haklı ve isabetli çıktılar. Şükrü Kaya, İstanbul’a son anda götüremediği için pek hiddetli idi. Bu sırada, Recep Zühtü’nün, İnönü’yü öldüreceği, söylentileri oldukça yaygındır. O nedenle İnönü’nün evi ve kendisi bir suikast olasılığına karşı koruma altına alınmıştı. Yukarıda çizilmeye çalışılan iktidar mücadelesi panoramasında Nazım Hikmet ve Harp Okulu Davası’nı en iyi özetleyecek cümleler bu siyasi denklemlerin kurucu öğesi olan Atatürk’te bulunabilir. Atatürk Şükrü Kaya, Nâzım’ı takmış parmağına onunla uğraşıyor… Şükrü Kaya Müşiri de (Çakmak) kandırmış askerlerin arasında onun yazılarına benzer yazılar uydurup dağıtmışlar (K. Sülker, N. Hikmet Dosyası).
Mareşal Çakmak’ın, Şükrü Kaya’nın eğer kendisi cumhurbaşkanı olamazsa İnönü’ye karşı cumhurbaşkanı adayı olduğu bilinmektedir. İktidarın güçlü adamı Kaya’nın 1937-1938 yıllarında tüm siyasi enerjisini Atatürk’ten sonra cumhurbaşkanı olmaya yönelttiği görülmektedir. Dönemin önemli, önemsiz siyasi olayları iktidar denkleminin çözümünde kilit mevkii olan cumhurbaşkanlığı ve dolayısıyla “şeflik” olgusuna göre şekillenmektedir. Bu bağlamda Nazım Hikmet’in İstanbul Emniyet Müdürlüğü Komünist Masası şefi olan Komiser Salih Tanyeri’ne kendisini ziyarete gelen Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz’i bildirmesi iktidar mücadelesinde yeni bir aşama ve tasfiye sürecini başlatmıştır. İnönücü kadroların etkin olduğu Harp Okulu’na yönelik ciddi bir tasfiye süreci başlatılmıştır. Bu dava süreçlerinde önplanda tutulan iddialar, Nazım’ın siyasi kimliğine yönelik değildir. Bunu bizzat N. Hikmet’te belirtir. 1936 yılında Komintern’in aldığı TKP’nin, CHP hükümetlerini destekleme kararına bağlı olduğunu göstermektedir. Nazım, Ömer Deniz’le ikinci karşılaşmada şunları söylediğini mahkemede açıklamaktadır:
“Oğlum, dedim bu arkadaşa, bizim gibilerin arkasından koşmayı bırakın, vazgeçin bundan. Bir şey kazandırmaz bu size. Okuyun, çok okuyun, durmadan okuyun. Altıok nedir, cumhuriyetçilik nedir, demokrasi nedir, öğrenin, bunları benimseyin ve benimsetin.” (1938 Harbokulu Olayı ve Nazım Hikmet, A. Kadir).
Nazım’ın, Kemalist anlayış ile örgütsel disiplin temelinde ve yakın akrabası Ali Fuat Cebesoy’un kişiliğinde bazı kesişme noktaları olduğu açık. Bu açıklığı F. Rıfkı Atay şöyle değerlendiriyor: “İnönü, Cebesoy’un ve bizim söylediklerimizi iyi karşılamıştır. Affedilecek ve Ankara’ya gelip adı ‘Ulus’a değişen eski Hakimiyet-i Milliye kadrosu içinde çalışacaktı” (K.Sülker, N. Hikmet Dosyası, s: 9).
TC’nin iktidar klikleri çevresinde gelişen diktatoryal yetkilere sahip cumhurbaşkanlığını ele geçirme mücadelesinde sıkışan tarihi, Temmuz 1938’de deniz harp okulu davasıyla yeni bir veçhe kazandı. Bu davada kilit adam, cumhuriyetin kurucu kadrolarından Ali Fuat Cebesoy’a yakınlığı, siyasi kişiliği, parlak şair nitelikleri ile seçilen Nazım Hikmet’ti. Siyasi konjonktür davası olmanın tüm özelliklerine sahip her iki harp okulu davasında da Nazım’ın başı üzerinden taraflar birbirleriyle konuştular. Bu arada harpokullarına yönelik ciddi bir tasfiye yanında, CHP içinde çalışabilecek TKP kalıntısı kadrolara da CHP’nin proto-faşist yapısı anlatılmış oldu. Bu mesajı N. Hikmet’in bile anladığı kuşkulu, zira Atatürk’e yazdığı mektup yanında, Kuvay-ı Milliye Destanı ile milli eğitim bakanlığı tercümelerinden her ay aldığı para, Kemalizmden kopamadığını gösteriyor. Ancak bunu 1936 kararlarına dayanan bir parti disiplini anlayışının sonucu olarak görmek de olası. Bu bağlamda belirtmemiz gereken bir başka konuyu ise Türkoloji uzmanı Erik Jan Zürcher’den izlemekte yarar var. İTC içinde M. Kemal ve diğerlerinin rolünü araştıran Zürcher’e göre:
“Bu yapının altında gayrı resmi bağlantılar vardır. Bunlar üstüne hiçbir çalışma yapılmamıştır. Modern Türk tarihini inceleyen herkesin Türk toplumunda kişisel ilişkilerin öneminin bilincinde olması gerektiğini düşününce bu daha da şaşırtıcı gözükmektedir. Benim izlenimim, ancak akrabalık, dostluk, eğitim ve himaye üzerine kurulan bu gayrı resmi ilişkileri kavradığımız zaman Türk siyasal hayatını tam olarak anlayabileceğimiz yolundadır.” (Milli Mücadelede İttihatçılık, s. 92).
Bu çerçevede Teşkilat-ı Mahsusa Üyesi CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya ve yönettiği iktidar kliğinin siyasi yöntemleri ile karşı tarafın durumuna yüklenen siyasi-sosyal değerler bir miktar daha açıklık kazanıyor. Bu kapsam içinde düşünüldüğünde Ali Fuat Cebesoy’un akrabası olan Nazım Hikmet için İnönü’nün: “Nazım’ın hapiste olmasına canım yanıyor” demesi, oldukça içeriden ve cumhuriyet aristokrasisinden bir bakışı simgeliyor. Bir siyasal konjonktür davasının tüm özelliklerini içeren harbokulları ve N. Hikmet dosyası, “Milli Şef’ döneminin otoriter, proto-faşist ortamında ve soğuk savaş döneminde sürekli açık tutuluyor ve Nazım Hikmet kapatılıyor. Bu arada Şükrü Kaya kliğinin ordu içi tasfiye süreçlerini başlatmaları tersine çevrilerek emir-komuta zinciri işletiliyor. İttihatçı geleneğin yöntemlerine uygun biçimde 1. Ordu Komutanı Orgeneral Fahrettin Altay tüm askeri erkanıyla birlikte Ankara’ya geliyor. Ama öncesinde I. Ordu’da kolordu ve tümen komutanlarıyla toplantı yapılıyor ve İnönü’nün cumhurbaşkanlığı üzerine karara varılıyor. Bu süreci değerlendiren Atilla İlhan’a göre “Bab-ı Ali Baskını ne ise, İnönü’nün cumhurbaşkanı olması da odur. Ordu ağırlığını koymuş ve İnönü cumhurbaşkanı seçilmiştir.”
Cumhurbaşkanının seçildiği TBMM Genel Kurulu’na Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ile 1. Ordu Komutanı F. Altay ve kurmay heyeti de katılmışlar ve Şükrü Kaya ekibinin ordu içi tasfiye süreci emir-komuta hiyerarşisi ile İnönü’nün lehine çevrilmiştir. Tüm bu siyasi tablo içinde “adli hata” aramanın Kemalistlerin bir bölümünü aklamaya yönelik olduğu açık. Ancak görüldüğü gibi, emperyalist metropollerle bağlantılı, ittihatçı kalıntılarına dayalı, özel mülkiyet rejiminin siyasi aktivitelerini Osmanlı entrikacılığı-gangster karması bir konumda algılayan, iktidar hırsını en güçlü odak olan ve ordunun kontrolü ile bütünleştiren bir siyasi sistem ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bu sistemin en önemli dayanaklarının proto-faşist şefler hiyerarşisi ve ebedi şef olduğu düşünülürse, böyle bir yapıda siyasi davalarda adli hata olamayacağı anlaşılır. Ancak böyle bir sistemi desteklemenin siyasi gerekçelerini “Mutlu ol Nazım” veya N. Hikmet’in yurttaşlık hakları ile gizlemenin en az “adli hata” tespiti kadar “bilinçli” olduğu görülüyor.
Tarihin akışı hızlandırılıp akış anlaşıldıkça verdiğimiz kayıplar azalacaktır. N. Hikmet “bizim” kaybımız haline getirilemeyecektir. O bizim zaaflarımız, umutlarımız, kavga ve çözülmelerimizin en saf çocuklarından biridir, öyle kalacaktır. “Tarihimiz” bizimdir, sadece iyi yanlarıyla değil bütününe sahipleniyoruz.
Yeni İnsan
Ağustos 1994, Sayı: 25

Hiç yorum yok: