Yaşamak Meselemizdir, Yaşayabilelim!

Daim bir tekrarın bildiğimiz mahvın şablonunda, ol kesintisiz adımların atıldığı bir düzlemin ortasında ortaya çıkan model, herkesin aşina olduğu bir eksiltmeyi bildirmektedir. Devletlinin abecesi, yine yeni ve yeniden karanlık sarmalın imalini bildirir. Var edilen yapım, onca şatafat, gösteriş ve şaşanın kıyısında paramparça edilen sıradanın hayatıdır artık. Sıradanın hayatında konumlandırılan denetim, gözetim ve tahakküm üçlüsünü nihai bir biçimde kalıcı kılmak, tabi sonuç olarak bu paramparça etme halini bildirmek ve illa var etmek kesintisizdir.
Tek adamın ülküsünün ve ülkesinin resmiyet kazandığı, hileli sandık meselinin çoktan rafa kaldırıldığı, öyle ya da böyle cürümlerin sahasının devam olunduğu bir yerdir ol paramparça hali bildirmekte olan. Viran, rezil ve rüsvan ve hiçbir yere benzetilemeyecek dünyanın “karadeliklerinden” birisi bu sahnede imal edilmektedir. Biçimlendirilen pundu bulunup uygulanan ve yeniden tasarlanan o kara deliğin kalıcılığıdır. Harap viran eden, rezil rüsva kılan düzenin bekasıdır mesel olunan.
Kitleleri dönüştürme, onları mutlak teslimiyet çatısı altında buluşturmak ve nihai yıkıma rehin etmek çabasına düşülendir budur karanlığı var eden. Hiç kimsenin burada bir diğerinin derdini de, acısını da, yasını da duymadığı, bilmediği menzil var edilendir. Cumhuriyet bahsinin artık toptan istimlak edilip ona benzeyen ama o bahsin zerresini artık barındırmayan hal, bir tükeniş ediminin icrasıdır paramparça etme halinden türetilen. Direnişin, ses etmenin ve sorgulamanın biatin değil isyanın, hesap sorma hürriyetinin, eşit, adil ve özgür ülke talepleriyle birlikte çöp edildiği bir sarmaldır güncellenen. Cerahat her yerdedir.
Nefretin devlet eliyle binası her an, her şeydedir. Daima bir tekrara dönüştürülen cürümlerin bir aradalığıdır işte. Bir ‘tahayyül’ değil, çürümüş bedenlerin, yakılmış kentlerin, yok edilmiş bir ahlakın ve her şeyi “örten” bir vurdumduymazlık ile yeni Türkiye’deyiz artık, bugün bariz olan budur. Cumhuriyetin yönünü, imkânsız gibi görülen karanlıkla ikame etmek şimdi hakikattir. Ankara’da Yüksel Caddesi’nde geçtiğimiz haftanın başında yaşatılanlardaki kadar belirgin/net ve yalın bir “mahkûmiyetin” sahnesindeyiz.
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın yetmiş günü geride bıraktıkları açlık grevine yönelik “ev baskını” ve gözaltı süreci sonrasında kuş uçurtulmayan (!) İnsan Hakları Anıtı ve çevresindeki çitleme ve gözaltı furyasından belirgin olandır Yeni Türkiye. Daimi bir tekerrür şablonunda cana kasıt için adımların pervasızca atılabildiği bir güncellik imalindedir ol Yeni Ülke. Cerahate rehin edilmiş olan sözdür her şeyden evvel. Yıllar evvel kabul edilmiş olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ndeki ki bugün çoğunlukla yetersiz kalan edimlerin ve tanımların bile “ayaklar altında çiğnendiği” bir uzamdır işte Yeni Türkiye meseli.
Muhalif olmak bir yana, artık emek mücadelesi, adalet ve eşitlik mücadelesini ya da her türlü özgürlük beyanı/talebinin yerle yeksan olunduğu ona kayıtsız kalındığı bir sahadır bugün yeniden imal edilen. Bir hakikatin, diktanın zalimliğinin yeniden var edilmesidir işte. Kenan Evren adlı katilin seksenli yıllar boyunca sürdürdüğü kırımın, doksanlardaki başka isimlere ihale edilen o “köy” yakmalardan, faili meçhul cinayetlere, tehcir ve deportazisyona süreğen kılınmış zulüm, bugün “onunla/yıkımla yüzleştik” diyenlerce var edilmektedir. Cerahatin sahnesidir işte -Yeni Türkiye bu anlamda hep doğrudan.
Dününde var edilenlerin bir başka tezahürünü Ankara’daki “İnsan Hakları Anıtı” çevresini kuşatarak dayanışma eylemlerine saldırarak, bir babanın Dersim’deki çığlığını anca postaya verilmiş kemiklerle, biraz daha “iğfal” ederek, bir riya, binlerce yalan ve dolanla onlarca kez işkence ve gözaltı ile kin kusarak var etmektedir işte. Cerahatin kuşatması, bugün hiç kesintisiz devam olunandır. Cerahatin menzili burasıdır. Var edilmiş olan “şatafatlı kurgunun” tam da kıyısı ve yöresinde bir cürümler iklimi sabitlenmektedir.
Biyopolitik yıkım, artık dört bir koldan, hemen her günde biçimi daha da şiddetli kılınarak var edilmektedir. Bir ülkede değil bir çukurda yaşadığımız kesintisiz kanıtlanmaktadır. Modernizmin iki, üç beden büyük geldiği yıkımın süreğen kılındığı yerde “hayat hakkı” ayaklar altında çiğnenmektedir. Tek adamın ülkesi, bu mahvın döngüsünü güncelleyen bir “replikadır” bugün. Bir koca günde Ankara’yı İnsan Hakları Anıtı çevresinden başlayarak kuşatan, sınırlayan, avaz avaz bağırılan adalet çağrılarını cop, gaz ve plastik mermiyle ve işkence ile kısıtlayan bir mefhumdur bugün ol mesele var edilen ülke.
Gözaltı işleminin, düşmana saldırır gibi sıradana yönlendirilmesidir işte mesele. Daim tekrarın, bariz bir mahvın şablonunda, kesintisiz adımların atıldığı bu yerde geçmeyen geçmiş hortlatılmaktadır. Kâbus hiçbir yere gidemeyendir. Açlık grevi eylemlerinin yetmiş dokuzuncu gününde tutuklanır iki insan, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça. Alanlarda direnebilmek, artık mümkün kılınmayandır. Ankara’da Yüksel Caddesi’ne çıkan her yolda bir başka gözdağı vardır. Devletin gölgesi oradadır. Devletin kendisi, tüm şiddet ile hemhal yüzü sahnededir.
Hayata Dönüş isimli (!!!) operasyon sırasında, kolu kopartılmış olan Veli Saçılık’tan, oğluyla birlikte hâlâ işkenceye tabi tutulan anne Kezban Saçılık’a, Semih Özakça’nın eşi Esra Özakça ve herkese bu taarruz süreğen kılınmaktadır. Bir -milis- olan oğlunun kemiklerini geri alabilmek için doksan gün açlık grevi yapmış olan “Kemal Gün”, kemiklerin PTT Kargo’da olduğunun duyurulup, bir hafta sonra bin bir türlü eziyetle teslim edilen pakettedir ol devletin kendisi. Süreğen kılınan bu bahsin bizzat kendisidir.
Devletin yaslı, yaşlı ve yorgun bir insana reva gördüğü “taziye” bu kadardır. Doksan günlük ağır açlık grevi sonrasında, verilmeyen bir paketi insan parçasını bile esirgeyendir zulüm bu devamlılıktır. 90. günün sonunda devletliden haber çıkagelir. Yedi aydır oğlundan kalanı, nâaşı almaya çalışan, son üç ayını açlık grevinde geçiren bir insana reva görülen ezanın sonunda da “Dersim yerine Erzerom”a gömün diye bir yanıtla çıkagelir devlet.
Devletin oraya kayyım olarak atadığı Vali, Halkın Hukuk Bürosu ve Gün’ün Kızı Bayhan Gün’ün uzunca müzakereleri neticesinde kargodaki kemikler, bir candan artakalanlar Kemal Gün’e teslim edilir. Bunun sözü verilmiştir. Daimi bir tekrardan mutlak ve kati adımların atıldığı cürümler sahnesinde hayata biçilen değersizlik artık alenidir. Dünyaları başa göçertmek, var edilen hataları telafi etmek yerine onları “kanata kanata” sabit kılmak bu ülkenin istikametini, bu hazan halin kısasını bildirmeye kâfi gelecektir. “Ülke budur”.
Kırmızıçizgilerin güncellenmesi, ahın ve ağunun birlikteliği hep buna dair çabalanım o nihai yıkımın rotasını şekillendirmektedir. Yeni Türkiye, aynı can kırıklarının pazarı olmaya devam edendir. Yeni Türkiye, fecaatin güncellendiği bir kırım sahnesi olarak “yeniden” var edilendir. Hayatın çetrefilli değil doğrudan başa göçertilmesi yukarıda anılanlardan bariz olandır artık. Vahamet güncel ve hep canlı olandır. Nurcan Gökdemir’in Birgün Gazetesi’nde yayınlanmış haberinde değindiği hukuk garabetinde ifşa olandır ismi yeni ülke.
Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kapatılan İnsan Hakları Merkezi Müdürü İdare Hukukçusu Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak OHAL Komisyonu’nun zaman kazanmak için uydurulmuş, etkisiz bir hukuk yolu olduğunu söylediklerinde bu kadar absürt olabileceklerini öngörmediklerini ifade eder. “Komisyonun etkili bir hukuk yolu olmadığını, sadece vakit kazanmaya yönelik bir adım olduğunu dile getirmeye çalışmıştık. Bununla birlikte, daha Komisyon kurulup çalışmaya başlamadan bu kez 690 Sayılı KHK ile yapılan yeni düzenlemeler bu görüşümüzü güçlendirmekle kalmadı, bir de son derece absürt bir duruma vücut verdi.”
“685 Sayılı KHK hâlâ daha davanın Komisyon’un kararı aleyhine açılacağını öngörüyor. Bu durumda, idare mahkemesinin önünde ilk kararın, yani ihraç kararının değil komisyonun kararının hukuka aykırılığı ileri sürülecek. Ancak Komisyonun kararını, Komisyon veya onun adına Başbakanlık değil o kararla hiçbir ilgisi olmayan husumet yöneltilen idare savunacak.” Komisyonun işlevsiz kılınması en nihayetinde kesintisizdir. Sürdürülen düzen, tam da bu yerle yeksan etmeyi muhteviyatında barındırandır.
Cürümler ülkesinde bir yol ve rota yoktur. Buna gerek de yoktur. Bu biyopolitik keskinliğe, zehir zemberek günceye, bir teslimiyet söz konusu edilendir, gerisi teferruattır. Tek adam ülküsünün ülkesinin resmiyet kazandığı, hileli ol sandık meselinin çoktan unutturulduğu, bol bol yalanın ve riya ve yıkım döngüsünün ardışık kılındığı sahnedir gözler önünde imal olunan. Bir vahametin sürekli yapılandırılması ol ülkenin yönünü de imlemektedir. Çürüten sadece eksilten bir karanlık artık hikâye değil hakikattir! Bedenlere kurulan tahakkümün artık onarılmayacak kadar çetin ve ağır hamlelerinin vücut bulduğu bir menzildir bugünün ülkesi.
Hak gasplarının ortasında çalınmış hayatlar adına hesap verilmeyen bir menzil bina olunmaktadır. Yapılan her eylem, hamle ve çıkartılan her yasa, bizzat bu kırım döngüsünü güncelleme istencindendir. Yıkım icra olunmaktadır behemehâl anbean her gün ve her yerde. Sistemin muhafazası için taarruzların anlık kılındığı yerde, sıradanın hayat hakkı da olanağı da çalınmaktadır. Budur işte biraz da mesele. Gelecek yerine, dünü yaşamakla meşgul edilen hemen her yandan kuşatılan bir yerde zorbalığın iktidarı söz konusudur. Sabit kılınmak istenen, bu bahistir.
Eksiltmek için hayatı dört yandan, her şekilde taarruz güncellene gelendir. Çalınmak istenen hepimizin hayatıdır. Kuşatılmak, çitlerle sınırı daraltılmak, yerilmek istenen hayatın, bizzat olağan halinin kendisidir. Sıradanın olanın elinde hiçbir şeyi bırakmama çabası eza ve yıkımı süreğen kılarak söz konusu edilmektedir. Bugünün ismi yeni, gerisi tamamen ol eski kılınan/bağdaşık yer bir mübalağa değil bu suç, cürüm beraberliğinden var edilmektedir. Bugünün ismi yeni, geri kalan her şeyi tastamam bir çürütme istencinin takipçisi olan mesken var edilendir.
Bugünün ismi yeni, gerisi topyekûn bir imha sahasının dünden devralınmış olan örneği bariz olandır. Ankara’nın Yüksel Caddesi’ni bir biçimde Merdin’in Nisebin, Amed’in Sûr ya da Şirnex’in Cizir’i haline dönüştürmek bu sefer kazmasız, küreksiz, tank ve bombaya hacet kalmaksızın zor ile polis şiddeti ile birlikte var edilmektedir. İktidarın işgal ve iğfalinin bir rotası, bir kesin hali söz konusu değildir.
Anlık olarak güncellene gelen daim olarak varlığı üstüne didinilen bir tahayyüldür söz konusu olan. Yıkım artık anlık bir meseledir. Anbean her bir yerde direniş mefhumu söz konusu olduğunda tüm o hantallığı bir kenara bırakan devletli, gölgesinden sıyrılarak bir yıkım mekanizması haline dönüştürülür. Bir biçimde bunun kanıtını Ankara’da yapılan her eylemde beliren o şiddet sarmalında, gözaltı furyasında görebilmek ise hâlâ söz konusudur.
En son geçtiğimiz Pazartesi günü Veli Saçılık, Acun Karadağ ve Emir Karakum gözaltına alınır. Basın Açıklaması, oturma eylemi veyahut da sadece seslenmek bile yasaktır. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın resimlerinin üstüne basılı olduğu materyaller, giysi de olsa yasaktır. Sokakta abluka öylesine derindir ki, söz hakkını bildirirken bile gözaltı bahsi ile karşılaşmak artık olağanın ta kendisi ilan edilmektedir. Var edilen yegâne şey, cürüm ile yol bulan bir menzili güncellemektir.
Bir diğer yanda ise mahpushanede hayat mücadelesi sürmektedir. Birgün Gazetesi’nden Burcu Cansu’nun haberindeki Semih Özakça’nın eşi Esra Özakça’nın beyanatlarıdır mesel olunması gereken. Her nasıl bir istikamete yollandığımızı ol kestirmeden gösterecek olan bir ibretlik vesika bildirilmektedir Esra Özakça tarafından. “Avukatlarımız bir saat görüşme olacak demişti, yeni uygulamaya göre FETÖ’cüler yarım saat görüşüyormuş ama biz de yarım saat görüştürüldük. Semih Özakça’nın ve Nuriye Gülmen’in serbest bırakılması talebiyle annem Sultan Özakça ile başlattığımız açlık grevinin 8’inci gününde Semih’i görebildik. Günlerdir görüşmeye çalışıyorduk.”
“Kapalı görüştü, tam göremedim, camın arkasından gördüm. Çok zayıflamıştı, 21 kilo kaybetmiş. Yürümesinde aksama vardı. Saçları ve sakalları uzamıştı. Ancak çok moralliydi, kazanmaya odaklıydı. O konuda tereddütsüzdü, dışarıdaki netliği aynen devam ediyor.” “El konulan B1 vitamininin verilmesini istiyor. B1 vitaminini alamamanın kendisini olumsuz etkilediğini söyledi” diye konuşur. Özakça, açlık grevinin ilerleyen günlerinde B1 vitamininin kesilmesinin tehlikeli olabileceğini vurgulayarak, bir an önce verilmesini istedi.”
Kesintisiz bir biçimde devletlinin şimdisinde var ettiğini örnekleyen bildiren ve güncelleyen bir tezahür karşılaştığımızdır. Söz artık hakkaniyet bahsi gözetilmeden çizilirken bir de hayata kasıt güncellenmektedir. İçerisini dışarısından beter kılmak, dışarısını içerisiyle benzeş koymak, birbirini takip eden bir döngüyü ol fasit daireyi imlemektedir. Hukuksuzluğun nişanesi olan tahakküm çabasının ivedi hallerini yaşamda var etmek söz konusu edilendir.
“Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasının ardından 13 Aralık 2016’da tutuklanan ve duruşma savcısının talebinin ardından mahkeme tarafından oybirliği ile 3 Mayıs 2017’de tahliye edilen HDP Siirt Milletvekili Besime Konca hakkında, Cumhuriyet Başsavcısı’nın itirazının ardından tekrardan ‘yakalama’ kararı çıkarılır. Karar doğrultusunda Batman Havaalanı’nda gözaltına alınan Besime Konca savcılık ifadesinin ardından tutuklanması istemiyle mahkemeye sevk edilir. Besime Konca, mahkeme tarafından tutuklanır.
Avukat Aslı Kazan’ın bildirimidir. Uğur Kurt'un annesi Güllünaz Kurt sanık olarak yargılanacak. “Uğur Kurt'u öldüren polis memurunun avukatı Tolga Yurdakul'un şikâyetiyle, Uğur'un annesi hakkında iddianame düzenlendi, dava açıldı. Evladını öldürene 12.100 TL ceza veren yargı, polisin avukatının saat kordonuna zarar verdiği iddiasıyla acılı anneyi hapisle yargılıyor.” Memleketin halinin ortalaması sadece birkaç satırdaki ortaya çıkan utanç, kötülük ve sonsuz şiddet istencinin nasıl cenderelere dönüştürüldüğüyle yan yana imal edilen, varlığı kesintisiz kılınanda belirendir.
Bir memleket tahayyülünün sınırsız yağması artık aleniyettedir, şimdi güncellenendir. Soluk alabilme çabasına şerh düşülen, yerle yeksan edilmiş hayatların ol Sûr’daki gibi mahrumiyetle tanıştırıldığı, izole edildiği ya da şu yukarıdaki gibi modern ülke, muasır medeniyet masalları anlatılırken Batı’da var edilenler gibi örneklerle bu bahsi artık hiç uzakta değil gözümüzün önünde icra olunmaktadır. Geleceksizlik bahsi, tam da bu korkularla birlikte yol alan ülkenin var ettiği neticedir.
Bir kez daha önümüze serilen yıkımın anılandan surete doğru kalıcılaştırılmış, kesinleştirilmiş olan halidir. Antalya’da Gezi Direnişi eylemlerine katıldığı için terör örgütü üyeliği suçlaması ile doksan sekiz yılla yargılanmak istenirken PKK’ye katılan Ayşe Deniz Karacagil’in Rakka Kuşatması sırasında hayatını kaybettiği bildirilir. Bir memlekette yaşatılmayan insanın yaşamı aramak için çıktığı yolculukta, direnişin kendi doğrusunu aramaya çalıştığı mücadelenin orta yerinde hayatını yitirmesidir anlatmaya çalıştığımız mesele.
Geleceksizlik, hepimizi o körlüğe, karanlığa rehin ettirmek isteyen muktedirin sunduğudur. Can yanması, can kırıklarıyla hayatta kalma mücadelesi ya da ötesi her şey tek karede barizleşendir. Gördüğümüz, bildirdiğimiz, açık bir hayatta var olma mücadelesidir. Devletlinin abecesi olan yıkıma karşı tek safımızdır. Bir kez daha yineleyelim. Devletin gölgesi tam da peşimizdeyken, hayatımızı kuşatırken yaşamak tek kelamda yaşamak meselemizdir. Yaşayabilelim.
İstan’2017

Hiç yorum yok: