“Hemfikir” Olmak

Bulunduğunuz grubun söylemleriyle sessizce hemfikir olduğunuzda kendiniz olabilir misiniz? Sizi siz yapan özellikleriniz, bir grubun aldığı çoğunluk kararı ile törpülenebilir mi? Özgünlüğümüz ve bizi biz yapan özelliklerimiz klişeler ile normalleştirilirse, hâlâ var olma mücadelemizi sürdürebilir miyiz? Bazen doğru sorular sormak, doğru cevaplar bulmaktan iyidir.
Günlük pratiklerde birden fazla insanın birden fazla bakış açısı yaratması ve hemfikir olmaması oldukça olası bir durumdur, ancak gerçek böyle değil. Bireyler oldukça öznel tanımlanması gereken konularda bile bazı koşullarda hemen hemen aynı cevabı vermek zorunda kalıyorlar. Nedir bu bazı durumlar? Birey, neden kendine ait bir düşünceyi anlatmakta “zorunda” kalır ki?
Örneğin cansız ve değişime uğramayacak bir nesneyi düşünelim; çay bardağı. Çay bardağını birden fazla insana gösterdiğimizde, birden farklı tanım alabiliriz. Bu tanımların aslında hepsi doğru olacaktır. Fakat bu tanımlar, bireyin özgün tanımları olacaktır. Aslında oldukça nesnel bir tanım çıkabilecekken bile bireyler kendi özgünlüğünü anlatmak isteyeceklerdir. Ama birer “birey” iken!
Bir çay tiryakisi için oldukça güzel tanımlar ortaya çıkabilecekken, babasını Çernobil faciasının etkileri ile kanserden kaybetmiş biri için oldukça kötü tanımlar ortaya çıkacaktır. Nesnel bir olgu için bile farklı bireylerde farklı tanımlar ortaya çıkıyor. Grup iken neden bu özgünlükler kayboluyor?
Bireylere bir grup olarak bu soru sorulduğunda, hepsinin hemen hemen aynı yanıtı verdiği görülecektir. “Çay içilen nesne” bu kadar! Bu kadar nesnel bir olgu olan çay bardağında bile farklı tanımlar yapabilecekken, aynı yanıtı veren grup üyelerinin değişen ve canlı olan yaşamsal pratikleri aynı değerlendirmesi ile kaybolan ve silinen özgünlüklerini bir düşünün.
Yani bu tanımlamalar, cansız bir nesne üzerinde değil de sürekli hareket eden ve değişen “toplum” olgusu için ele alınırsa, çok fazla tanım ve öznel birçok kelime ortaya çıkacağı şüphesizdir. Bir çay bardağı tanımı yaparken bile binlerce tanımın ortaya çıkacağı bireylerden canlı ve hareket eden bir insanlık için herkesten aynı tanımın çıkması pekte normal değildir. Burada esas olan şey, bireyler tarafından söz konusu inancın gerçekleşme olasılığının kabulü, çok büyük kitlelerin ona inanmış olmasına bağlı olmasıdır. (Effect,1848) Bir grupta çalışan insanlar gruptaki diğer üyelerle arasındaki ahengi koruyacak davranışlara yönelir. Ahengi korumak adına doğru bir karardan saparak başka kararları onaylayabilir. Bu durum, bireyin kendinden olan özelliklerden ödün vermesi ve bunları törpülemesi gerektiğine dair bir uyarıdır.
Bireylerin gruba uymasının en büyük sebeplerinden birisi de, yalnızlık korkusudur. Eğer zihnimiz korkularla dolu olmasaydı, her zaman mantıklı ve berrak düşünmeye yönelirdik. Eğer kararlarımız tam olarak mantıklı temellerde değilse, gözümüz kapalı olarak diğerlerini takip etmeye yöneliriz. Çoğunluğa eşlik edenlerde, kolektif katılım ve çoğunlukçu kabullerin inançlara daha ağır basması söz konusudur. Bu davranış, çoğunluk düşüncesinin yanlış olduğu bilinse bile gerçekleştirilir.
Grubun genel görüşleri sürekli tekrarlandığında herkesin tanım ve değerlendirme ölçütlerini etkileyecektir. Bu yüzden neden-sonuç ilişkisi kurarak olguları ve pratikleri değerlendirmeli ve öğrenmeyi sürekli pekiştirmeliyiz. Bu öğrenme sürecinde ise bizi biz yapan özelliklerimizden, mesela çocukluğumuzdan, kültürümüzden getireceğimiz özgünlükleri asla unutmamamız ve sürekli “bilgi” ile harmanlamamız gerekmektedir. Akılcı düşünce ve söylemle meşgul olmak istiyorsak, gerçekleri kabul etmeliyiz. Alternatif gerçeklere dair olguları gösterebilecek insanlara sürekli olarak seslenmeliyiz.
Ali Eren Demir 

Hiç yorum yok: