Hamas’ın Yeni Siyaset Belgesi’nin Düşündürdükleri

Hamas’ın geçtiğimiz hafta yayınladığı Yeni Siyaset Belgesi, Arap İslam coğrafyasındaki bütün direniş hareketleri açısından, ama özellikle de Filistin direnişinin tarihsel sürecinde önemli bir dönüm noktası olduğu bir gerçek. Ancak bu dönüm noktasının nasıl tecelli edeceğine dair yorumların, bütün gelişmelerin bir arada değerlendirilmesiyle ayaklarını yere basacağını ve daha gerçekçi bir zemine oturacağını düşünüyorum. Bir başka ifadeyle, sadece siyaset belgesindeki ifadelerden ve teorik bir takım değerlendirmelerden yola çıkarak yapılacak yorumların hatalı olması kaçınılmaz gibime geliyor. Dolayısıyla Filistin direnişinin açıklamalarını, direnişi temsil eden isimlerin farklı basın yayın organlarına verdiği demeçlere ilaveten, bölgede direnişi destekleyen tarafların açıklamalarını ve tepkilerini de dikkate alarak bir yorum yapıldığında doğruya en yakın bir noktaya ulaşmak mümkün olur zannediyorum.
İslamî Direniş Hareketi Hamas’ın geldiği noktanın büyük ölçüde Arap Baharı olarak isimlendirilen, doğrusu Arap isyanları olan sürecin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Zira Arap İsyanları, İslam dünyasında bölgede ABD’nin tıkanma noktasına gelmiş politikalarına nefes aldırdı, kâğıtları yeniden karma imkânı verdi. Zira Arap-İsrail çatışması olarak adlandırılan süreç, 1970’li yıllardan beri aşama aşama belirli bir noktaya getirilebilmişti. Önce 1975’te Cezayir toplantısında FKÖ’nün İsrail’i dolaylı olarak tanımayı kabul etmesi, ardından 1978’de Camp David Anlaşması ve 90’lı yıllar, SSCB’nin yıkılması ve soğuk savaş döneminin sona ermesiyle birlikte Ortadoğu’da barışın imkânına inanan aktörlerin de desteğiyle Oslo ve Madrid Süreci... Bu sürecin sonunda ise Filistin’le İsrail ve Ürdün’le İsrail arasında imzalanan iki anlaşmayla birlikte İsrail işgal yönetiminin bölgede meşruiyet kazandırma çalışmaları... Küresel güçler açısından her şey yolunda gidiyordu, geriye sadece Suriye ve Lübnan’ın da barış sürecine dâhil edilerek İsrail’in meşru bir devlet olarak tanınması sürecinin tamamlanması ve bütün İslam dünyasına bunun kabul ettirilmesi kalıyordu.
Bu konuya geleceğiz ama önce Hamas meselesini vuzuha kavuşturalım. FKÖ, İsrail’le anlaşınca, İsrail’in bölgede meşru bir devlet olarak tanınmasının önündeki engelin büyük bir bölümünün kaldırılmış olduğu düşünülüyordu. Ancak Hamas’ın sahaya, Oslo Anlaşması’na itiraz eden güçlü bir halk tabanına sahip politik figür olarak çıkması, hesapları bozan bir rol oynamasına yol açmıştı. Büyük ölçüde İran-Hizbullah-Suriye ekseniyle bu rolünü sürdürebilen Hamas (ve tabii İslamî Cihad) şu ana kadar küresel güçlerin bölgesel projelerinin önündeki en büyük engel sayıldı. Zira İsrail’le girdiği savaşlarda siyonistlerin ihlallerini, katliamlarını ifşa ederek İslam dünyasında İsrail’in kendisinden tiksinilen bir siyasi aktör olarak görülmesine neden oldu. İsrail işgal rejimini İslam dünyasında şirin, masum ve meşru bir güç olarak göstermeye çalışan medya bombardımanına ve ılımlı rejimlerin çabalarına rağmen İsrail’e sempati kazandırılamamış, bu noktada değişen bir şey olmamıştı. İşte Hamas’ın en büyük günahı, küresel sistemin bölgesel projelerinin hayata geçirilmesinin önünde engel teşkil etmesiydi. İsrail, kurulacak olan Yeni Ortadoğu’da merkezî bir rol oynayan ve kilit öneme sahip bir ülkeydi. Bölgesel entegrasyonun olmazsa olmaz koşuluydu. Arafat ve FKÖ meselesinin halledilmiş olması, yukarıda ayrıntılarını ortaya koyduğumuz noktalarda küresel sisteme yeni bir çıkış imkânı sağlasa da Filistin halkının mevcut sürece köklü bir itiraz geliştiren Hamas’ın küresel sistem tarafından dışlanmasına ve cezalandırılmasına yol açtı.
Suriye Faktörü
Peki Suriye neden dışlandı ve cezalandırıldı?
Suriye, barış masasına oturmayı kabul ettiği hâlde, tutumu biraz farklıydı. Siyonist işgal rejimi, Ürdün lideri Abdullah ve FKÖ lideri Arafat’la yaptığı anlaşmanın bir benzerini Suriye’deki Baas yönetimiyle de imzalamak istedi. Suriye müzakere süreçlerine onay verdi, masaya oturmayı kabul etti, ancak gerçek anlamda bir barıştı istediği, yani savaşta kaybettiklerinin tamamını geri almak. Ancak Baas yönetiminin Golan taleplerinden asla geri adım atmaması ve İsrail’in istediği şekilde bir imzaya yanaşmaması, sürecin tıkanmasını beraberinde getirdi. Planlanan şuydu: Arap ülkelerin tamamının İsrail’le bir şekilde anlaşmasının sağlanması, ardından Arap dünyasındaki bütün siyasal sistemlerin, ılımlı Arap rejimlerinin örnek alınarak yeniden kurgulanması, dünya sistemiyle eklemlenmesi geciken ve şartlar olgunlaşıncaya kadar ertelenen küresel kapitalist sisteme entegrasyon meselesinin uygulamaya geçilmesi ve son aşama olarak da söz konusu sisteme entegrasyon konusunda sıkıntı çıkaran İran, Suriye, Libya gibi ülkelerin yaptırımlara maruz bırakılmasıydı. Tabii entegrasyon konusunda sıkıntı çıkarmasa da adaptasyon konusunda doğal bir takım engellere sahip, azgelişmişlik nedeniyle küresel ekonomik sisteme entegre olamayan, sınırlı yeraltı zenginliklerine sahip ve bu yüzden de hızlı kalkınma şartlarını haiz olamayan Yemen ve Sudan gibi ülkelerin ise en azından politik uyumunun sağlanması, ekonomik uyumun ise daha uzun vadeye yayılmasıydı. İşte neden sürekli olarak Suriye meselesini konuştuğumuzun, mevcut jeopolitik sistemde kilitlenmenin neden Suriye’de gerçekleştiğinin yanıtı. Aslında Suriye’ye uygulanan yaptırımların Hamas’ın cezalandırılmasıyla tamamen örtüştüğünü, bu ikisine yönelik cezalandırıcı yaklaşımların tamamen aynı nedenle gerçekleştiğinde şüphe yok.
Arap İsyanları ve Hamas
Arap İsyanları öncesinde Arap dünyasında İsrail’in hayatiyetinin devamından yana olanlarla buna karşı olan rejimler ve politik aktörler olarak ikiye ayrılmış, özellikle de İsrail’i meşru bir devlet olarak tanımayan siyasi figürlerin görüşlerinin İslam dünyasında sempatiyle karşılandığı bir süreç yaşanıyordu. Arap İsyanları’ndan önce bakıldığında bölgede istikrarsızlık faktörünün büyük ölçüde Amerikan’ın Irak işgali ve bu işgalden meydana gelen el Kaide ve türevi örgütler olduğu görülecektir. Ancak halkların diktatör rejimlere ve onursuz yöneticilere karşı haklı değişim talebiyle patlak veren Arap isyanları, işte küresel sistemin tıkandığı tarihsel momentte gerçekleşti. Halkların isyan ve sokağa çıkmadaki hedefi olumlu yönde bir değişim yaratmak iken ortaya çıkan sonuç ise istenenden oldukça farklıydı. Diktatörlüklerin yerini bitmek bilmez iç savaşlar ve kaos almıştı. Kaos, beraberinde dengelerin bozulmasını ve İsrail’in meşruiyetini tanıyanlarla tanımayanlar şeklindeki kutuplaşmanın yerini bu kez farklı kutuplaşmaların almasını beraberinde getirdi. Küresel sistemin yanında yer alan politik aktörlerin mevcut konumunu tahkim edecek, onların duruşuna İsrail ve küresel sistem karşısındaki teslimiyetçi tutumunu temize çıkaracak yeni maskelerin ve kamuflajların üretilmesi, mezhep, etnisite ve aşiret temelinde oluşan bu yeni kutuplaşma biçimleri sayesinde mümkün hâle gelebildi.
Dolayısıyla mevcut bölgesel projeler çerçevesinde hadiselere bakıldığında, Hamas’ın geçtiğimiz günlerde yayınladığı Yeni Siyaset Belgesi’nin küresel entegrasyon sürecinde gerçekleştirilmiş önemli bir manevra olduğunu, ancak bu adımın bütünüyle bir teslimiyet anlamına gelmediğini düşünüyorum.

Hiç yorum yok: