Düşler Cumhuriyeti

Düşler Cumhuriyetinin Ötesine: Devrimci Örgütlenme, Demokrasi ve Devlet Meselesi
Sokakların tek bir cümleyi, “halk rejimin devrilmesini istiyor” şiarını haykırmasını sağlayan kalabalıklar, bugün birliğin, kendi farklılığı içinde, bir tür zehirleyici birlik hâline geldiğini görüyorlar. Bu “halk” tasavvuru, 18 günlük ayaklanmanın sona ermesi ardından varlığını muhafaza edemedi. Esasında takip eden yıllarda karşımıza en az üç rakip “halk” tasavvuru çıktı. Üçü de bugün Mısır sokaklarındaki kalabalıkların üzerinde birer hayalet gibi geziniyor.
İhvan’ın “halk” tasavvuru, Batı hükümetlerine, onların hâkim oldukları uluslararası finans kuruluşlarının, ülke ve bölgedeki kapitalist sınıfın ilgisini çekecek uygun bir tasavvur. Söz konusu “halk” tasavvuru, sadece seçim dönemlerinde tecessüm ediyor. Tüm itaatkârlığı ile sıraya giriyor, uygun kutucuğun içine çarpı atıp evine dönüyor. Ama seçimlerarası dönemde kemerlerini sıkıca bağlıyor, omuzlarını üretim çarkına dayıyor ve küresel kriz ile tasarruf tedbirlerinin hâkim olduğu bir dönemde, fedakârlıkları ve kesintileri kabullenmekle yetiniyor.
Diğer, nispeten daha eski olan “halk” tasavvuru ise 30 Haziran 2013’teki gösteriler esnasında dirildi ve Abdulfettah Sisi’nin politik hırsları belirli bir biçime kavuşmaya başladıkça, güç kazandı. Bu “halk” tasavvuru, ordunun milletin koruyucusu rolünü takdir etme ve bu role sadakatle bağlı kalma konusunda kararlı. Sokaklara döktüğü kalabalıklar, Müslüman Kardeşler’in gaspettiğini düşündükleri devletin millî ve seküler niteliğini savunmak için yaptıkları yürüyüşlerde Cemal Abdulnasır veya Abdulfettah Sisi’nin resimlerini sallıyorlar. Elbette bu müsamerenin özgün versiyonunda halk ve devlet arasında belirli bir değiş tokuş söz konusu: servet, devletin halka ait o politik sese el koyması karşılığında yeniden dağıtılıyor. Şimdi Nasırcı dönemin sınırlı reformları bile neoliberalizm eliyle yürürlükten kaldırılmış durumda, dolayısıyla “halk”ın kemerlerini bağlayıp üretim çarkının dönmesini sağlamaktan başka seçeneği yok. Diğer yandan Sisi’yi savunanlarsa, Mısır’ın yabancı yatırımları hoşça karşılayacak bir “temsilî, çoğulcu demokrasi”ye dönüştüğünü görmediği için Batı medyasına fırça atıyorlar.[1]
Üçüncü “halk” tasavvuru ise İslamcıların, liberallerin ve Nasırcıların kurgularından hayli farklı. Burada “halk”, Mısır’ın en geniş çoğunluğunu ifade ediyor: Şehir ve kırsaldaki yoksullar; küçük tüccarlar ve zanaatkârlar; sanayide, taşımacılık sektöründe ve büro işlerinde çalışan işçiler; öğretmenler ve sağlık emekçileri. Ocak Devrimi’nin kalbi de ruhu da bu insanlardı. Bu kitapta geliştirilen ana argümanlardan birisi şu idi: “Örgütlü işçi sınıfı, ‘halk’ın çoğunluğu değildir, o ancak ‘halk’ın stratejik çekirdeğini teşkil edebilir.”
Bu “halk” tasavvurunu, “halk” kavramının bir dizi versiyonunu tartışan 1917 tarihli, Devlet ve Devrim isimli broşürün yazarı Lenin’de de bulmak mümkün.[2] Lenin’e göre “halk”, sadece o günkü Rus toplumunda küçük bir azınlığı teşkil eden işçilerden oluşmaz. O, işçi ve yoksul köylülerin bileşimidir. Bu kesimi birleştirense, onların devletin “bürokratik-askerî mekanizması”nca ezilmesi, zulme uğraması ve sömürülmesidir. Mısır’da da yoksul çoğunluğun karşısında benzer bir “bürokratik-askerî mekanizma” bulunuyor ve bu mekanizma bu yoksul çoğunluğun ortak düşmanı. Bu düşman, Mısır kapitalist sınıfının bölge ve dünya piyasalarında rekabet etmesine imkân vererek, sömürü süreçlerini daha da derinleştirmek amacıyla devlet ve özel sermaye arasında yeni bir amalgamı kendince tahkim ediyor.
Bu üçüncü tip “halk” tasavvuru, teorik bir inşanın sonucu ya da egemen tarih okumasına karşı başka bir tarihsel tahayyülün uydurduğu bir şey değil. İşçi sınıfının kendi kendisini kurması gibi[3], bu “halk” da Lenin’in kastettiği manada, politik ve toplumsal mücadelelerin kaynaştığı momentlerde bir biçim alabiliyor. Söz konusu “halk” tasavvuru, “Scarab sandalcıları”nın, balıkçılarının, işportacıların, demiryolu, memurlar, çelik işçileri ve tekstil işçileri ile birleştiği işçi hareketinin ilk rüşeym hâlindeki aşamasında zımnen mevcuttu. O, yoksulların çocuklarının sırtına bir tür vergi olarak konmuş olan özel derslerin kaldırılması ve daha iyi çalışma koşullarını talep eden öğretmen grevlerinde, Menşiyet Bekri gibi devlet hastanelerinde sağlık hizmetlerine dönük demokratik kontrole yönelik adımların durdurulmasında ve kamu taşımacılığı alanına yatırım yapılması için metro işçilerinin yaptığı eylemlerde örtük olarak vardı. Bu tasavvur, metro işçilerinin demiryollarındaki arkadaşlarının askere alınmasına karşı başlattıkları eylemde, Kahire Havalimanı’ndaki sivil yönetimin işçilerce dayatılmasında ve İskenderiyeli konsey işçilerinin seçimle gelmemiş generale kıyasla yerel hükümetle daha iyi iş yapacaklarını güvenle iddia etmelerinde örtük olarak varlığını koruyordu.
Mısır Devrimi’nin ilk saatlerinde hepimizin sorması gereken soru şuydu: halk mı devleti kendi suretinde yeniden kurar yoksa devlet mi halkı? Bırakalım Ocak Devrimi’nin farklı taleplerini gerçekleştirebilecek türde bir devleti tartışmayı, bu soruyu sormayı bile çok az insan cesaret edebildi.
Demokrasi Sorunu
2011-14 tecrübesi, Ocak Devrimi’nin demokratik yönünün açığa çıkardığı özel güçlüklerin keşfedilmesinin önemine vurgu yapıyor. Ordunun Sisi liderliğinde, kitlesel gösterilerin sahip olduğu enerjinin bir kısmını Mursi’ye karşı yönlendirebilmiş olması ve böylelikle birçoklarının Cemal Abdulnasır ile toprağa gömüldüğünü zannettiği otoriter popülizm ideolojisine cansuyu katması, bu meselenin acilen ele alınması gerektiğini gösteren bir olgu. Toplumsal bağlamı dâhilinde bile bakılsa, Sisi rejimi, Abdulnasır’ın değil, Mübarek rejiminin yeniden kalıba dökülmüş hâlidir. Bu ideolojinin devrimci moment üzerindeki güçlü varlığı inkâr edilemez bir gerçekliktir. Bunun en açık örneği, Temerrüd hareketinin kurucularının bazılarının Sisi’nin cumhurbaşkanlığı adaylığını alkışlayan birer şakşakçıya dönüşmesidir.[4]
Nasırcılığın işçi hareketi içerisindeki özel direnci üzerinden bakıp, Mısır tecrübesi üzerinden genele teşmil edilmesi muhtemel popülist otoriteryanizmin direncine ilişkin dersleri fazla abartmamak gerekir. Bu noktada net olarak görülmektedir ki (Seattle’daki 1999 gösterileri ardından açığa çıkan anti-kapitalist hareketin ilk günlerinden itibaren atılan slogana atfen) “demokrasi neye benzer?” gibi kapsamlı sorular, bugün Mısır dışında geçerliliğini korumaktadır. Neoliberalizmin kapitalizmin merkezindeki burjuva demokrasisinin toplumsal içeriğini kuruttuğu, bir yandan da dünyanın önemli bir kısmında farklı türden otoriter rejimlere yetki verip bunların güçlerini arttırdığı bir dönemde, “ileride neoliberalizme diktatörlüğe karşı halk hareketleri ne türden demokratik talepler dillendirmelidirler?” sorusu geçerli ve sorulması gereken bir soru hâline gelmektedir.
Ortadoğu devletleri, bölgenin sahip olduğu doğal kaynaklar, nispeten daha yakın bir zamanda Körfez sermayesinin sermayenin finansallaşması sürecinin ivmelenmesinde oynadığı rol sebebiyle bu sürecin sert bir biçimde görünür olmasını sağladı.[5] Adam Hanieh’nin doğru bir biçimde ifade ettiği üzere, Ortadoğu’daki otoriter devlet formu bir tesadüf ya da çarpıklık değildir; o, hem ülke içinde hem de dünya genelinde hüküm süren kapitalist yönetici sınıfların hâkimiyeti için gereklidir.[6] Mısır örneğine bakılacak olursa, neoliberalizmin burjuva demokrasisinin içeriğini gerçek mânâda genişlettiğini veya güçlendirdiğini düşünmek (Eberhard Kienle’nin doksanlardaki reformlarla ilişkili ifadesine atıfla) büyük ölçekte bir vehimden başka bir şey değildir.[7]
2011-13 döneminde Mısır’da uygulanan parlamentarizm zayıftır. Parlamentarizm bir fikir olarak sahip önemlidir ve gösterdiği direnç anlamlıdır. Süreç içerisinde “devrimin meclisi”ne dönük hayal kırıklığı, süratle kök salmış, İhvan da orduya bağlı hâkimlerin tasfiyesine ilişkin her türlü iddiasını hızla terk etmiştir. İlgili süreçte seçimle gelen cumhurbaşkanı, bir yıl sonraki meclisle aynı kaderi paylaşmıştır. Sorun, çok sayıda Mısırlının, bu süreçten nispeten daha demokratik, yoksullara sosyal adalet getirebilecek bir hükümet formunun gerekli olduğuna dair bir sonuç çıkartmış gibi görünmesidir. Ama bu kitle, karşısında tek bir seçenek bulmuştur, o da boş bir toplumsal reform vaat edip “istikrar”ı sağlayacağını iddia eden, ordu liderliğindeki otoriteryanizmin restorasyonuna razı gelmekten ibarettir.
Marx’ın düşüncesinin 1848 devrimleri sürecinde yaşadığı evrimle ilgili tespitinde Hal Draper, yeni ortaya çıkan işçi örgütlerinin yüzleştikleri güçlüklerden birinin, demokrasiye ait unsurlar içerisinde “halkın kontrolünü en geniş mânâda artıranlar”dan burjuva hasımlarına yarayanları nasıl ayıracakları ile ilgili olduğunu söyler.[8] Yaşadıkları ihanet ve yenilgiyle yüklü acı tecrübe üzerinden işçiler, demokratik formların işçilerin kolektif hedefi olduğunu ve müttefikleri olan liberallerin ikiyüzlü hareket ettiklerini anlamaya başlarlar. Bir açıdan bu liberaller, ülkedeki giderek kabaran tutkulara mani olan bir emniyet subabı, bir “kazık”tır.[9] başka bir açıdan bakıldığında ise “esasen mücadele, her şeyin ötesinde, tabandan gelişen, tüm toplumun örgütlenmesine politik yüzeyden neşet eden demokratik formların uygulanması sürecinin genişletilmesini gerekli kılan halk kontrolünün uç demokratik biçimlere doğru itilmesi suretiyle, sürece demokratik toplumsal (sınıfsal) bir içerik kazandırma mücadelesidir.”[10]
Mısır Devrimi tecrübesinin de ortaya koyduğu üzere, “ayıklama”yla ilgili benzer bir sürecin en az iki boyutta işlemesi gereklidir. İlki, çok önemli bir süreçtir ve işçilerin kendilerine ait, devletin demokratik reforma tabi tutulması ile ilgili gündemlerini içerir. Bu noktada pek bir şey yapmak istemeyen liberal ve İslamcı demokrasi versiyonlarına karşı bu programın dillendirilip savunulması için bağımsız kimi araçlar lazımdır. Marx’ın 1850’de ifade ettiği üzere, bu türden bir reform programı, “burjuvazinin kabul edeceği sınırları sürekli aşmaya çalışmalı”[11], bunu da halkın tabandan gerçekleştireceği kontrolün tüm toplumsal ve politik alanlara doğru mümkün olan en geniş ölçü dâhilinde yaymayı talep etmek suretiyle yapmalıdır. Bu, basit mânâda kenarda durup propaganda faaliyeti yürüterek olmaz. Aksine, örgütlü işçi sınıfının günün en kapsamlı politik mücadeleleri dâhilinde taraf tuttuğu özel, belirli taleplerin doğru biçimde tanımlanmasını gerektirir.
İkinci boyut ise, halkın hareketliliği noktasında daha az faydalı olsa da, demokratik uygulamalara ve kurumlara doğru geliştirilebilecek, tabandan yükselen halk mobilizasyonu tecrübelerinin “ayıklanması” ihtiyacı ile ilgilidir. Sokaklarda çok sayıda insan olması, tabana ait, demokratik bir özörgütlenme sürecinin ifadesi de olabilir, kalabalıkları mevcut düzeni alkışlamaları konusunda seferber eden otoriter idarenin özel bir pratiğinin etkisini de yansıtıyor olabilir. Mısır’da 2011-14 döneminde yaşanan tecrübenin de ortaya koyduğu üzere, taban demokrasisi kendisine ait uygulamalara ve kurumlara ihtiyaç duyar: burada, devrimcilerin mümkün olduğu yerde uygulamaya çalıştıkları demokratik pratiklerden ve devlet iktidarına ait organlara alternatif olacak yapıların çekirdeğini teşkil eden kurumlardan bahsedilmektedir.
Mısır Devrimi esnasında taban demokrasisine ilişkin ne tür bir geçici bilanço çıkartılabilir? Bu kitapta da tartıştığımız üzere, taban demokrasisine ilişkin en zengin tecrübelere işyerlerinde tanıklık edilmiştir. Az sayıda da olsa kimi işyerlerinde işçiler geçici süre doğrudan demokratik kontrolü ele geçirmiş, birçok işyeri ise örgütlenme süreci üzerinde doğrudan demokratik kontrolü tecrübe etmiştir. Devrim ve sonrası yılların en önemli kazanımlarından birisi budur. Yüz binlerce insan, güçlü ve zengin bir tecrübenin parçası olmuştur. Bu tecrübenin işyerlerindeki mücadelelerde belirli karşılıkları olmuş, bu mücadeleler, işçi liderlerinin temsilciler değil, delegelerce seçilmesi gerektiği fikri üzerinden yükselmiştir. Yaşanan tecrübe, yürütme ve yasama otoritesini kaynaştırmış, burjuva demokrasisinin dayattığı politik ve toplumsal mücadeleler arasındaki sınırı aşmıştır. Burada diğer türden demokrasi tecrübelerini gereğince ele alacak yerimiz olmadığından, 18 günlük ayaklanmadan hemen sonra mahallelerde kurulan halk komitelerinin tecrübelerine değinemiyoruz. Ancak gene de ifade etmek gerekir ki bu türden demokratik örgütlenmeler, devrimin ilk birkaç ayından sonra bir dizi güçlükle yüzleşmiştir. Ülke genelinde halk komitesi ağları kurma girişimleri, 2011 başında belirli bir ilgi görse de sonrasında hızla gündemden düşmüştür.[12] Aynı şekilde sokak gösterileri ve kamu meydanlarının işgali üzerinden edinilen demokrasi tecrübesinin de dikkatle incelenmesi gerekir. Bu tecrübeler kitapta ele alamadığımız önemli bir konu başlığıdır. Gene de bu konuda bir şeyler söylemek gerekirse; Mısır örneğinde bu türden “sokak demokrasisi” pratikleri kurumsal bir form kazanmaya karşı inatçı bir direnç geliştirmiş, kurumsal varlığa sahip olmaması onu dış baskılara açık hâle getirmiştir. İspanya’daki 15 Mayıs hareketi veya 2000’de Arjantin’de yaşanan neoliberalizm karşıtı isyanın kurduğu halk meclisleri türünden diğer sokak merkezli hareketlerin demokrasi tecrübeleri ile kıyaslandığında, Mısır’daki örnek nispeten daha cılız görünmektedir.[13]
Mübarek devletinin güvenliğe ve askere sırtını yaslayan devletinin dirilip saldırıya geçmesi karşısında Mısır devrimcileri, en zor sınavından toplumsal ve demokratik mücadeleler bileşkesi başlığı altında geçecek gibi görünmektedir. Binlerce birbirinden ayrı işyerinde toplaşmış bile olsa, işyerlerindeki demokratik örgütlenme tecrübesi sömürülenlerin-mazlumların tamamı için demokrasi ile aynı şey değildir. Mısır tecrübesinin de ortaya koyduğu üzere, işyerlerinde doğalında gelişen demokrasiyi halk için demokrasiye dönüştürmek, iki sürecin genele yayılmasını gerekli kılmaktadır. İlk süreçte mevcut tecrübenin işyerlerinde siyasetle ilgili kararları neden işçilerin alması gerektiğine dair, sürmekte olan tartışmayı kazanması şarttır. Başka bir deyişle, işçiler işyerlerinde kendilerini kimin ve nasıl temsil edeceğine, ne tür bir yönetimin oluşturulması gerektiğine, genel siyasi özgürlükleri mi yoksa diktatörden mi yana olacaklarına, belirli demokratik girişimleri ve kampanyaları ne zaman ve hangi şartlarda destekleyeceklerine kendileri hep birlikte karar vermelidirler. İkinci süreçte ise alınan bu kararların işyerlerinin dışına taşınmasını ve en geniş mücadeleye dâhil edilmesini gerekli kılmaktadır. Bu da gösterilere heyet göndermek gibi girişimler aracılığıyla, grev komitesi delegeleri kongresinde demokratik taleplerin tartışılması, politik müttefiklerle grev ve sokak eylemlerini birlikte gerçekleştirmek için işyerlerine delegeler gönderilmesi suretiyle yapılmalıdır. Bu türden (Trotsky’nin ifadesiyle) “proleter yöntemler”le liberal demokratik reformlar için mücadele etmek, “işyerleri demokrasisi”ni dikkatli ve basiretli bir rehberliğe bağlar, böylece müzakere etmek, meclise seçilmek ya da farklı demokratik kurallar üzerinden (ya da kurala bağlı olmadan) işleyen diğer türden forumlara delegeler göndermek gibi durumlarda öne çıkan isimleri bu rehberliğe tabi kılar.
Oysa 2011-14 tecrübesi, aynı zamanda toplumsal bir ruha sahip olmayan bir demokrasinin mevcut rejimi alt etmek için gerekli olan kitle desteğini kazanamayacağını ortaya koymuştur. İhvan iktidardayken bu dönemi neoliberal referanslarını hâkim kılmak için kullanmıştır. Mursi’nin de son konuşmasında ısrarla üzerinde durduğu biçimiyle, “Mısır devrimi açların devrimi değildir.”[14] Mursi iktidarının ilk yılında yaşanan en acı ve en tuhaf durum, eski rejimin güçler ayrılığına saygı denilen liberal talebe dair o kılıfın altında hareket etmesi ve İhvan’ın ise destekçilerini seçilmiş cumhurbaşkanının meşruiyetini savunmaları için sokağa dökmesi karşısında ülke siyasetinde hiç kimsenin neoliberalizmle bağları kopartıp aynı zamanda da orduya karşı koymak suretiyle her iki tarafın altını oyacak bir dizi talep dillendirip, toplumsal olanı taban demokrasisinin içerisine yerleştirmemiş olmasıdır.
Devrimci Örgütlenmenin Sorunları
Mısır Devrimi’nin 2011 ile 2014 arası süreçte oluşan aşaması, derin bir toplumsal ve politik dönüşümün henüz fiile çıkmamış, kuvve hâlindeki bir dizi imkânla yüklüydü. Örgütlü işçilerin ve en geniş mânâda yoksulların karşılaştıkları önemli sorunlardan biri, örgütsüz olmalarıydı. Bağımsız örgütler inşa etme konusunda onca zengin tecrübeye karşın işçiler politik bir sesten mahrum kaldılar. Bu nedenle biz burada Mısır bağlamında yaşanan, ama bir yandan da devrimci sosyalist politikanın mevcut geleneği içerisinde kökleri bulunan özel kimi güçlükleri ele alacağız.
Devrimci örgütün işyerlerindeki köklerinin belirlenmesi ilk öğeyi teşkil eder. Örgütün temsilcilerinin özel türden örgütçüler olmaları, işyerlerindeki doğal demokrasinin mevcut sınırlı ufkunu aşmak için her fırsattan istifade etmeyi bilmeleri gerekir. Böylece ikinci öğenin eşiğine gelip dayanmış oluyoruz: işyerlerindeki demokrasinin “halk” için ve “halk”a ait alternatif politik yetki araçlarına dönüştürülmesi. “Halka ait” olan araçlar bağlamında bu demokratik uygulamaların ve rüşeym hâlindeki kurumların tabandan, Mısır’ın sömürülen-mazlum ekseriyeti içerisindeki belirli bir kesim eliyle kurulması gerekir. “Halk için” olanlar bahsinde ise bu dönüşüm, ancak işçilerin sadece kendileri için hareket etmemeye, kapitalist sınıf ve devlete karşı “halkın devrimci liderleri” olarak belirli bir rol üstlenmek suretiyle ikna edilmesi sayesinde gerçekleştirilebilir. Üçüncü öğe ise ikincinin gerekli kıldığı bir öğedir: böylesi bir devrimci örgüt, “devlet gibi düşünen” bilinçli kadın ve erkeklerden oluşmalıdır. Belli bir yere kadar her türden devrimci azınlığın yenmek istediği devlet gibi düşünmesi zorunludur. Bu örgütün küçük güçlerini belirli bir merkeze toplaması, kaynaklarını dikkatle harekete geçirmesi ve belirli bir zaman-mekân boyunca ortaya konulan pratik üzerinden edinilmiş dersleri genelleştirmesi şarttır. Örgüt, bu noktada sınıflar arasındaki güçler dengesini kendi lehine nasıl kullanacağına bakmalı, işçi sınıfı içerisinde ittifaklar kurup varolanları dağıtabilmelidir. Her şeyin ötesinde böylesi bir örgüt, sınıf mücadelesi içerisindeki güçler dengesini değiştirmeye yetecek noktalara güç biriktirebilmiş insanları birbirine bağlayan bir örgüt inşa edilmesini ifade eder.
Böylelikle dördüncü öğeye geliyoruz. Devrimciler, ayrıca varolan devletin ötesine bakmalı, hep birlikte farklı bir devlet tahayyül edebilmeli, Ocak ayaklanmasının ilkeleri uyarınca reforma tabi tutulmuş ya da yeniden kurulmuş bir devlete bel bağlamamalıdır. Bu devlet tahayyülü, özgürlüğün, sosyal adaletin ve insanî haysiyetin devleti olmalıdır. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, Mısır Devrimi’nin ilk saatlerinden itibaren asıl şu soru sorulmayı beklemektedir: halk mı devleti kendi suretinde, yeniden kurar yoksa devlet mi halkı? Dolayısıyla mevcut devletin ötesini düşünmeye ve Tahrir’deki “Düşler Cumhuriyeti” ile onun zincirlerinden boşanmasını sağladığı bir dizi tazir mücadelesi içinden parıltılı bir hayalet gibi çıkan, olması gereken devlete dair tahayyülü ete kemiğe büründürmeye başlayanların sayısını artırmak çok önemli bir meseledir.
Son öğe, aynı zamanda devletin ötesini farklı bir yoldan düşünmeyi içermektedir. Ocak 2011 devrimi, ulusal, bölgesel ve küresel düzeylerde yaşanan krizlerin kesişmesinin bir sonucudur. 18 günlük isyanın milliyetçi ve enternasyonalist yorumlarının yapılması mümkündür, zira Tahrir Meydanı’nda birçok gösterici her ikisinden yararlanmıştır. Ancak Mübarek rejimine karşı yaşanan başkaldırı esnasında Ocak 2011’de her yeri saran Mısır bayrağına ait yaygın sembolizm, ordunun kolayca mülk edinebileceği bir konudur. İster batılı STK çalışanları ister gazeteciler isterse Suriyeli ve Filistinli mülteciler olsun, “yabancılar”dan duyulan korkuyu kışkırtan kimi kampanyaların başlatılması da bu sürecin en açık tezahürlerinden birisidir. Karşı-devrim ile yabancı düşmanı milliyetçiliğin kesişmesi, Mısır devrimcilerine bilinçli ve aktif bir enternasyonalizmi benimsemek için güçlü bir sebep sunmaktadır.
Anne Alexander
Mustafa Bessiyuni
Dipnotlar
[1] Mahmoud Badr, ‘Reply to Egypt’s Detractors’, Ahram Online, 27 Nisan 2014.
[2] Vladimir Lenin, The State and Revolution (1917), 1. Bölüm 1, s. 46.
[3] E.P. Thompson, The Making of the English Working Class, Londra: Penguin, 1991.
[4] ‘Tamarod Movement to Turn into a Political Party after Presidential Elections’, Ahram Online, 29 Nisan 2014. Ahram Online, 11 Şubat 2014; Badr, ‘Reply to Egypt’s Detractors’.
[5] Adam Hanieh, Capitalism and Class in the Gulf States, Basingstoke: Palgrave Macmillan, 2011; Adam Hanieh, Lineages of Revolt: Issues of Contemporary Capitalism in the Middle East, Şikago: Haymarket Books, 2013.
[6] Hanieh, Lineages of Revolt, s. 9.
[7] Eberhard Kienle, A Grand Delusion: Democracy and Economic Reform in Egypt, Londra: I.B. Tauris, 2000.
[8] Hal Draper, Karl Marx’s Theory of Revolution, Volume 2: The Politics of Social Classes, New York: Monthly Review Press, 1978, s. 286.
[9] A.g.e., s. 366, 305.
[10] A.g.e., s. 310.
[11] Neil Davidson, How Revolutionary Were the Bourgeois Revolutions?, Chicago: Haymarket Books, 2012, s. 147.
[12] Anne Alexander, ‘The Growing Social Soul of Egypt’s Democratic Revolution’, International Socialism Journal 131 (Haziran 2011).
[13] 15 Mayıs hareketinden kimi eylemcilerin benimsediği meclisi hızlandırma pratikleri ile karar alma rehberi için bkz.: Carolina, ‘Quick Guide on Group Dynamics in People’s Assemblies’, 31 Temmuz 2011. Mahalle meclislerinin örgütlenmesine ilişkin Arjantin’de edinilen tecrübeyle ilgili zıt yönde bir değerlendirme için bkz.: Chris Harman, ‘Spontaneity, Strategy and Politics’, International Socialism Journal, Cilt. 2, Sayı. 104 (9 Ekim 2004); Marina Sitrin, Everyday Revolutions: Horizontalism andAutonomy in Argentina, Londra: Zed Books, 2012.
[14] Hazel Haddon vd., ‘Live Updates: Millions on Streets in Egypt as Defiant Morsi Addresses Nation’, Ahram Online, 2 Temmuz 2013.

Hiç yorum yok: