Doğu-Batı

Sabahın Topraklarında Tan Yeri Akşamın Ülkelerinde Gün Batışıyla Atar[1]
Kendi kendini bilen ve diğerlerini tanıyan, burada da kavrayacaktır: Doğu ve Batı artık ayrılamaz.
[J.W. Goethe]
Modern zamanlarda, çoğu Ortadoğulunun bilinçlenmesindeki başat etken, önce Avrupa’nın sonra da genel olarak Batı’nın yarattığı etki ve bununla gelen dönüşüm –kimilerine göre de köksüzleşme– olarak ifade edilir. Batıdan gelen yenilikler öyle yerleşmiştir ki, bunların Batıdan alındığı neredeyse unutulmuştur.
[Bernard Lewis]
Sanki insanlık bir mahşer günündedir. ‘Kültürler çatışması’, kültürler savaşı’, ‘kültürler çarpışması’. İnsanlığın içinde bulunduğu durumu betimlemek için istenilen kavram seçilebilir. Bilindiği gibi kavramın yaratıcısı Samuel P. Huntington’dır. İngilizce the clash of civilizations kavramının mümkün farklı Türkçeleştirme biçimleridir bunlar. Aralarındaki fark yalnızca nicel olacaktır; ayrıntıyla ilgilidir yani. Fakat bu kavramlar nitel bir durumu betimliyor. Günter Grass’ın bir tabiriyle belirtecek olursak; zıvanasından çıkmış dünyada insanlığın bütününü oluşturan toplumlar, uluslar, etnik gruplar, büyüklü küçüklü tüm halklar birbirine girmiş durumda. Onların adına hareket eden devletler, örgütler, gruplar kelimenin gerçek anlamında birbirlerini boğazlıyorlar, katlediyorlar. Her türlü şiddet aracına başvurarak kan akıtıyorlar oluk oluk. ‘Kan gövdeyi götürüyor’ sözleri çoktan mecaz olmaktan çıkmış ve ne yazık ki, 20. yüzyılın sonlarından beri hakikatte karşılığı olan ve halimizi betimleyen bir kavrama dönüşmüştür.
Bu yazının amacı, Huntington’un kuramlaştırmaya çalıştığı ve Batı’da olduğu gibi Doğu’da da çok yaygın olan, Doğu’yu ve Batı’yı çok kaba bir şekilde karşı karşıya getiren günlük düşüncenin bir yanılsama ve çarpık bilinç durumu olduğunu göstermektir.
Ezeli Doğu Sorununun Yeniden Dönüşü
Alman Bild gazetesi, Amerika’nın bombalama harekâtını, Donald Trump’ın Suriye’de “gazla öldürülen çocukların intikamını alma” eylemi olarak duyurdu. Fakat bu intikam eyleminde de ağırlıklı olarak yine çocukların ve diğer sivillerin öldüğünü tahmin etmek zor değil. Bazı hükümetler, harekâtı desteklediklerini ve devam etmesi gerektiğini açıkladı. Amerika’nın harekâtını bölgede yaşayan insanların çoğu protesto ediyordur. Harekât Amerikan hükümetinin bir kararı üzerine gerçekleşmiş olsa da bölgede yaşayan birçok insan bu harekâtı da kötü ruhlu ve ilkesel olarak Doğu düşmanı Batı’nın Doğu’ya karşı bitmez tükenmez eylemlerinden birisi olarak algılanıyor. Durum, günlük bilinçte bu kaba karşıtlığın kurulmasına çok müsaittir. Bu günlük bilinç hâlinin oluşmasına sebep olan tarihsel arkaplanın anlaşılması için, Karl Marx ve Friedrich Engels’in farklı bir bağlamda, fakat aynı konuda 19. yüzyılın ikinci yarsındaki durumu betimlemek için 7 Nisan 1853 tarihli New-York Daily Tribune gazetesinde yayınladıkları bir yazıda yaptıkları bir tespiti hatırlamak yararlı olabilir. Şöyle diyorlardı Marx ve Engels: “Daima eğer devrimci saldırı rüzgârı bir an için dindiyse, sürekli yeniden gündeme gelen bir sorunun ortaya çıkacağından emin olabiliriz: ezeli ‘Doğu sorunu’.”[2] Genel olarak 1990’ların dünyada “devrimci saldırı rüzgârı” olarak adlandırılan uygarlık ve kültür bakımından ilerlemeci dalganın kesin olarak dindiği, hatta durup büyük adımlarla geriye doğru gittiği bir dönem olduğunu belirtilebilir. Öyleyse ezeli Doğu sorunu geri dönmeliydi… Ve döndü kendisini çok bekletmeden.
Ezeli Doğu sorunu. İtalyan filozofu Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nde işaret ettiği gibi, Batı’nın Doğu üzerinde ilk hâkimiyet kurma çabası, Carolus Magnus dönemine, yani ta 8. yüzyılın ortalarına kadar gerilere gider.[3] Yirminci yüzyılın sonunda aslında “ezeli Doğu sorunu”nun yeniden gündeme gelişini duyuran Huntington, başlığında türetmiş olduğu kavramı kitabında şöyle diyor: “Bu dünyada en sert, en önemli ve en tehlikeli çatışıklıklar, toplumsal sınıflar, zenginler ve yoksullar veya ekonomik olarak tanımlanmış başka gruplar arsında değil, tersine farklı kültürel birliklere ait halklar arsında yaşanacaktır.”[4] Huntington’ın bu belirlemesi, Doğu’da ve Batı’da aynı zamanda çok yaygın olan, ilişkilerine ikilemci yaklaşımın günlük bilinçteki hâlinin kuramlaştırılmaya çalışılmasıdır. Aynı yerde şöyle diyor Huntington: “Bu yeni dünyada yerel politika etnikliktir, dünya politikası kültür halkalarının politikasıdır. Büyük güçlerin rekabetinin yerini kültürlerin çatışkısı almaktadır.”[5] Bu durumu Batı için bir ölüm kalım meselesi olarak değerlendiren Huntington, “Amerikalılar”a şu çağrıyı yapıyor: “Batı’nın hayatta kalması, Amerikalıların kendi Batılı kimliklerini güçlendirmesine ve Batılıların kendi kültürlerinin biricik olduğunu, fakat evrensel olmadığını kabul etmelerine ve bu kültürü yenilemeleri ve Batılı olmayan toplumların karşısında korumak için birleşmelerine bağlıdır.”[6] Huntington’ın bu sözleri, Oswald Spengler’in 20. yüzyılın başlarında türettiği “Batı’nın çöküşü” kavramını andırıyor ve aslında kavramın en geniş anlamında başta Doğu’ya karşı olmak üzere tüm batılı kültürlere karşı bir savaş çağrısını içeriyor.
Goethe mi Yoksa Kipling mi?
Her şeyden önce, yaratılan sözüm ona uzlaşmaz Doğu ve Batı karşıtlığı çok kaba ve soyut bir izlenimdir ve birçok bakımdan bir manipülasyon veya hileli yönlendirme eseridir. En azından ne tek bir Batı ve ne de tek bir Doğu ile karşı karşıya bulunuyoruz. Ne Doğu’dan bağımsız bir Batı ne de Batı’dan bağımsız bir Doğu vardır. Yazının girişinde ithaf olarak Goethe’den aktardığım dörtlük, büyük olasılıkla Batı-Doğu Divanı başlığı altında toplayıp, ilk olarak 1819 yılında yayınladığı şiirler kapsamında kaleme alınmış ve ancak ölümünden sonra yayınlanmıştır. Dörtlükte Goethe, fiziksel olarak zaten bütünsel olan dünyanın kültürel olarak da bütünlüklü düşünülmesini öneriyor. Diğer bir deyişle, Amerika’nın Nobel edebiyat ödülü almış şairi Joseph Rudyard Kipling gibi “Doğu Doğudur, Batı Batıdır” deyip, Doğu ile Batı’nın hiçbir şekilde ve hiçbir zaman biraraya gelemeyeceğini ileri sürerek, “Beyaz Adamın” emperyalist hayallerini kışkırtmak için sanatı kötüye kullanmak yerine[7]; Goethe yukarıda aktardığım dörtlükte Doğu’nun ve Batı’nın ayrılmaz bir bütünlük oluşturduğundan ve ayrılamaz olduğundan hareket eder. O yıllarda Amerika’nın başkanı olan Roosevelt, Kipling’in şiiri için ‘kötü şiir, fakat yayılmacı politikalar için iyidir’ dermiş. Kipling’in “Beyaz Adamın Yükü” adlı emperyalist yayılmacı politikaya çağıran şiirinde Friedrich Nietzsche’nin örneğin Ahlakın Köken Öğretisi Üzerine adlı kitabında dillendirdiği “sarışın vahşi hayvan” sloganının alttan alta çalıştığını görmemek mümkün değildir. Şöyle diyor Nietzsche:
“Bu nedenle tüm bu seçkin ırkların yırtıcı hayvanının, gösterişli, ganimet ve zafer hazlarının peşine takılmış sarışın vahşi hayvanın tanınmaması mümkün değildir; bu saklı nedenden dolayı zaman zaman boşaltılması gerekmektedir, hayvanın yeniden dışarı çıkması gerekmektedir, vahşete geri dönmesi gerekir; Romalı, Arap, Cermen, Japon soyluları, Homeros’un kahramanları, İskandinav Vikingleri – bu gereksinim bakımından hepsi aynıdır. Gittikleri her yerde tüm izlerinde ‘barbar’ kavramını geride bırakanlar seçkin ırklardır.”[8]
Nietzsche, burada kendi jargonunda halkların uluslararası dayanışmasının karşısına tüm toplumların üst tabakasına ait sözüm ona seçkinlerin uluslararası dayanışmasını koyuyor ki aslında bu mümkün değildir, çünkü “yırtıcı hayvanların” işbirliği ganimet elde edilinceye kadar sürer. Karşıt yere yıkılıp ganimete dönüşünce onun parçalanıp bölüşülmesi gerekir. İşte, tam da bu nokta da “vahşi hayvan”ların birbirleriyle ganimet uğruna önce hırlaşmaları ve sonra birbirleriyle ‘it dalaşı’ başlar. Bu, ta ki ganimet tükeninceye kadar sürer. Nietzsche’nin bu önerisini her toplumun sözüm ona seçkinlerinin sözcüleri kendi toplumlarına uyarlar. Bu nedenle Nietzsche’ye göre, tüm toplumların ve kültürlerin seçkinlerinin ortak temeli budur. Fakat birbirleriyle veya birbirleri için değil, birbirlerine karşı. Bu, birbirlerine karşılık, halklar için çekilmez bir cendereye dönüşür hep. Bunun iyi kavranması gerekir. Kipling, bunu Amerikan şiirinde temsil ediyor. Friedrich Hayek gibi neoliberal iktisat teorisinin temsilcileri bunu iktisat kuramında yapıyor.
Buna karşın Goethe diğer Batı’nın sesine tercüman olur. Halkların ve kültürlerin kardeşliğini temellendirir. Burada diğer Batı’nın sesine tercüman olmak demek, nereden ve kimden gelirse gelsin, her türlü yayılmacılığa karşı olmak demektir. “İyi Geceler!” başlığını taşıyan şiirinde ebedi barış arzusunu da dile getirdiği bir dörtlükte şöyle der Goethe:
Tanrı’nındır Doğu!
Tanrı’nındır Batı!
Kuzeyli ve güneyli toprak
Duruyor onun ellerinin barışında.
Burada Doğu’nun ve Batı’nın Tanrı’nın mülkiyeti olarak tanımlanması, aslında tüm dünyanın tüm insanlığın ortak mülkiyeti olarak tanımlanması anlamına gelmektedir. Mevlânâ’ya adamış olduğu ve “Celâleddîn-i Rûmî” başlığını taşıyan şiirinde ise kendini beğenmiş Batılılara seslenir ve Doğu’da ve Batı’da aynı zamanda ve aynı şekilde yaygın olan nefreti eleştirir. Şöyledir dörtlük:
İtiraf edin! Doğu’nun şairleri
Büyüktür biz Batı’nınkilerden
Ama onlara tamamıyla ulaştığımız,
Bizim aynımız olanlara nefrettedir.
Bilindiği gibi Goethe, bu nefret sarmalından çıkılması için üzerine düşen entelektüel ve politik görevi yerine getirmeye çalışmıştır. Bir Alman olarak Lessing, Bilge Nathan’da yüzyıllardan beri dışlanmış ve horlanmış Yahudileri tanımaya ve onlarla barış içinde yaşamaya çağırırken; Goethe Batı-Doğu Divanı’nında Doğu’yu tanımaya ve Doğu kültürleri ve başta İslam olmak üzere tüm inançlarla barışık olmaya ve bir arada yaşamaya çağırır. Bertold Brecht’e uzanan barışçı, özgürlükçü ve eşitlikçi gelenek budur ve bu gelenek bizde Nazım Hikmet’e tekabül eder. Bu büyük ve çok daha derinden akan gelenek, bugün hâkim politikanın dışında olduğu, yani muhalif olduğu için, sesi geniş halk kitleleri tarafından duyulamıyor. Algılanan, ne yazık ki, Kipling ve onun çizgisinde olanların sesi ve doğrudan yıkıcı sonucuyla karşılaşılan Huntington ve onun çizgisinde olanların politik edimidir.
Edward Said’in Oryantalizm Eleştirisi ve Sınırı
Edward W. Said, 2003 yılında yayınlanan Oryantalizm adlı eserinin Penguin baskısına yazdığı önsözde “resmi Batı”nın yayılmacı politikasının aldığı boyuta dair gözlemini şöyle özetliyor: “Washington’da ve başka yerde üst düzey resmilerin, Ortadoğu’nun haritasının değiştirilmesinden bahsetmeleri sık duyulur; sanki antik toplumlar ve çok nüfuslu halklar bir kavanozda bulunan birçok fıstık gibi çalkalanabilir.”[9] Fakat, diyor Said, “bizim liderlerimizin ve onların entelektüel dalkavuklarının anlamadığı, tarihin bir siyah tahta gibi silinip temizlenemeyeceğidir, öyle temiz ki ‘biz’ orada bizim geleceğimizi yazsın ve bu küçük halklara bizim yaşam biçimlerimiz takip edilmek üzere dayatılsın.”[10] Öyleyse, Edward Said’in betimlemesine göre, Batı’nın resmi temsilcilerinin anlayışlarına göre tarih Batı’nın değerlerinin nüfus bakımından daha küçük, ekonomik ve politik bakımdan daha az güçlü ve kültür ve sanat bakımından daha az etkin halklara dayatmak üzere vardır. Said’e göre, “Doğu” olarak tanımlananın başına hep bu gelmiştir. Napoleon’un Mısırı işgalinden, yani 18. yüzyılın sonlarından beri Doğu’nun “yarı-mistik kurgusu” defalarca yeniden ve yeniden yapılmıştır. Resmi bakış açısına göre bu, “Doğu’nun doğası”nda vardır ve ona karşı ancak bu şekilde davranılabilir.[11]
Batı’nın Doğu’ya dair bu resmi bakışının karşısında Said yeni bir perspektif sunar. Buna göre iki bilgi durumu söz konusudur. Bunlar: “anlayışın, merhametin, dikkatli inceleyip araştırmanın ve kendisinden başka bir amacı olmayan analizin sonucuna dayanan diğer halkların ve diğer zamanların bilgisi ile kendi kendisini tasdik eden genel bir seferberliğin, münakaşanın ve açık savaşın parçası olan bilgi -eğer bilgi bu ise- arasında bir fark vardır.”[12] Bu iki bilgi durumu arasındaki ayrımı böylece açık bir şekilde belirledikten sonra, bunlardan ortaya çıkacak birbirine zıt iki perspektife de işaret eder: “Nihayet bir arada var olmak ve dağarcıkların genişletilmesi amacıyla anlama isteği ile kontrol etmek ve dışarıdan hükmetme isteği arasında derin bir fark vardır.”[13] Sonuncu yol, bugün resmi Batı tarafından gidilen yoldur ve Said’e göre Amerika’nın ilgisiz ve yavan yayıncılarının ürettiği, kurak bir peyzajdan başka bir şey olmayan bir Doğu kurgusuna dayanır. Bu yayıncılar dış siyaset adına konuşur, fakat hakkında konuştuklarına dair hiçbir canlı kavramları bulunmamaktadır, gerçek halkın gerçekten konuştuğu dilden de haberleri, hatta doğru dürüst bilgileri bile bulunmamaktadır. Bu Doğu kurgusu Amerika’ya orada bir “serbest piyasa demokrasisi” inşa etmek üzere oluşturulmuş bir “yedek” kurgudan başka bir şey değildir.[14]
Bu, kanımca yerinde gözlemlerden sonra Said’in oryantalizm eleştirisinin sınırına ulaşıyoruz -bu, ikinci yola alternatif olarak geliştirilen birinci yola dairdir. Said, her şeyden önce kendisini bu kurgu karşısında sunabileceği “gerçek” bir Doğu modeli olmadığını söylüyor. Fakat diğer taraftan sadece Batı’da değil, aynı zamanda Doğu’da da toplum içinde yaygın olan şöyle bir gözleme işaret ediyor: “Çağdaş Arap ve Müslüman toplumlarına karşı, geri kalmışlıklarından, demokrasinin olmayışından ve kadın haklarını kısıtlamasından dolayı yoğun ve hesaplanmış agresif bir saldırı vardır.”[15] İşte, Said’in oryantalizm eleştirisinin gücü de zayıflığı da burada başlıyor. Aslında bu nokta, sap ile samanın birbirinden ayrıldığı en çetrefilli noktadır da.
Batı hükümetlerinin demokrasi ve insan hakları retoriği karşısında, yukarıda belirttiğim gibi, Arap ve Müslüman toplumlara yönelik bu saldırı sadece Batı’dan gelmiyor, bizzat Arap ve Müslüman toplumlarının içinden de ağır eleştiriler geliyor. Batı hükümetlerinin bu eleştiriyi “retorik” olarak kendi yayılmacı politikaları için kötüye kullanması, Doğu toplumlarına yönelik bu eleştiriden geri durmamızı veya vazgeçmemizi gerektirmiyor. Bunu yapmak oryantalizm sarmalına düşmek anlamına gelmiyor. Zira eleştiri, durumu iyileştirmeyi ve baskı altında tutulan, dışlanan, horlanan herkesi özgürleştirmeyi amaçlamaktadır. Tersine, bunu yaparken Batı hükümetlerinin Doğu toplumlarında süren bu durumu muhafaza edici işbirlikçi politikalarını ve bu konuda ikiyüzlülüklerini ve emperyalist emellerini de teşhir etmek gerekiyor.
Şimdi Said’in oryantalizm eleştirisinin güçlü yanına dönebiliriz. Said, yukarıda işaret ettiğim gibi, “benim savunabileceğim ‘gerçek’ Doğu’m yoktur” dedikten sonra devam ediyor. Fakat, diyor Said: “Bölgenin haklarının, ne oldukları ve ne olmak istediklerine dair kendi görüşleri uğruna mücadele ve kabiliyetleri karşısında çok büyük bir saygıya sahibim.”[16] Doğu halklarının arzuladığı da bu değil midir? Kendileri, kendi kendilerini keşfetmek, özgürlüklerinin önündeki engelleri kaldırırken, kimsenin himayesine girmeden kendi başına kalma hakkını, yani özgürlüğünü korumak. Zira halklar kazanacakları özgürlüklerine ancak bu şekilde saygı duyulacağını biliyor. Bu nedenle kendi özgürlüklerinin yine kendi eserleri olmasını istiyorlar.
Dipnotlar
[1] Yazının başlığı Almancada Doğu (Orient) yerine kullanılan “Morgenland” (Sabah Ülkesi) ve Batı (Okzident) yerine kullanılan “Abendland” kavramlarından esinlenerek formüle edilmiştir. Yazı, Gamlı Baykuş adlı sanat ve edebiyat dergisinin 3. sayısında yayınlanmıştır.
[2] Karl Marx ve Friedrich Engels, “Britische Politik – Disraeli – Die Flüchtlinge – Mazzini in London – Türkei” (Britanya Politikası – Disraeli – Sığınmacılar – Mazzini Londra’da – Türkiye), Marx-Engels-Werke, c. 3 içinde, Berlin 1985, s. 5.
[3] Antonio Gramsci, Gefängnis Hefte (Hapishane Defterleri), Argument-Verlag, Hamburg, 1998, c. 8, s. 2022.
[4] Samuel P. Huntington, Kampf der Kulturen (Kültürler Mücadelesi), Münih ve Viyana 1997, s. 24.
[5] Huntington, age., s. 24.
[6] Huntington, age., s. 19/20.
[7] Kipling’in “Beyaz Adamın Yükü” başlıklı emperyalist sanat anlayışı ve politika tarzı için manifesto niteliği taşıyan şiirinin İngilizcesi için bakınız (Almanca çevirisi ile).
[8] Friedrich Nietzsche, On the Genealogy of Morality, yay. Keith Ansell-Pearson, Cambrdige University Press, 2006, s. 23.
[9] Edward W. Said, Orientalism, Penguin Books, 2003, s. xii.
[10] Said, A.g.e., s. xii.
[11] Said, A.g.e., s. xii.
[12] Said, A.g.e., s. xiv.
[13] Said, A.g.e., s. xiv.
[14] Bkz. Said, A.g.e., s. xiv.
[15] Bkz. Said, A.g.e., s. xiv.
[16] Bkz. Said, A.g.e., s. xiv.

Hiç yorum yok: