Birikmiş Öfkeler Caddesinde Ezilmiş Bildirge Anıtı

Sokağa girdiğimde kuş serinliğinde bir hava sarıp sarmalamıştı Yüksel Caddesi’ni. Fonda Tuncel Kurtiz “Geçit yok” diye haykırıyordu. Sabahın erken saatlerinde Kızılay’da usul usul yürümek gibisi yoktur. Bir Sait Faik havasında yürüyorum. Ağzımda tütünüm, ellerim ceplerimde, acı bir sabah türküsü dilimde bir bir geçiyorum sokakları. Hava güneşte umutlu, gölgede direniş kokuyor.
Oturuyorum bir köşeye. “Gün dönüyor, varoşlardan akıyor hayat. Taze bir bahar havası sokaklarda.” Ellerinde bir parça simit, daha uyanamamış adımlar geçiyor önümden. Yaşam kavgası başlayacak birazdan…
Yüksel’le Konur’un kesiştiği noktada sokağın sahiplerinden biri olan, elinde İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni okuyan bir kadın heykel var. Etrafını papatyalar karanfiller sarmış bugünlerde… Gelip geçenin koşturmadan heykeli görecek vakti yok gören de merak etmez pek. Ama tam olarak 185 gündür bu heykelin önünde oturup, 65 gündür de bedenini açlığa yatıran iki insan yağmur çamur rüzgâr kar demeden onurlarının ve emeğinin peşindeler. Bir heykel gibi görmemezlikten gelindiği için 185 gündür oradalar. Yolun bitmeye yakın olduğu yerde kamuoyu desteği ile görünür gibi olmaya başladıkları anda bedenleri erimeye başladı. Ama her şeye rağmen nasıllar? İradeyi açlıkla terbiye ederken gülüşünü böyle güzel ayarlayamazsın değil mi? Ayarlıyorlar be kardeşim. Dünyanın en güzel çiçekleri gibi gülümsüyorlar işte akıp giden sokakta.
Ne diyordu bu uluslararası şekilde ayaklar altında ezim ezim ezilmiş bildirgede?
Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tabi tutulamaz.
“Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malumat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını içerir.”
“Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.”
Ben bu satırları yazarken, polisin yukarda bahsettiğim anıtın önündeki çiçekleri dağıttığını ve nöbet tutan kişileri gözaltına aldığı haberini alıyorum. Yani bildirge hep bize bildirge onlara değil. Kurallar bize, kurallar onlara değil. “Onlar” diyorum çünkü hiç “bir” olmadık. Çiçekleri, akademisyen cübbelerini ayaklarının altına alanlarla bir olunmaz.
Beden bir yere kadar dayanır elbet. Bu hukuksuzluğun bir an önce giderilmesinin tek yolu var, bir olmak. Göz göre göre eriyen bedenlerini izlemek utanç verici. Elimizden kayıp giderlerse nasıl geçerim o anıtın önünden bir daha. Nasıl yürürüm o sokaklardan bir daha.
“Taşı sıksak un ederiz a dostlar
Omuz versek kaldırırız dağları
Balık olsak doldururuz gölleri
Ya nedendir ya nedendir a dostlar
Kanımız sebil, alınterimiz pul bizim?”
Bizim şu davalar divana kalmasın artık. Sorulsun bu biriken hesaplar. Alınsın kangren olmuş bedeller. Kalmasın öfkemiz yırtık bir afişte. Bu sabahların sahibi olduğu hatırlatılsın.
O divân bizden başkası değil a dostlar.

Hiç yorum yok: