Beden: Muharebe Alanı

Ölüm orucu/süresiz açlık grevi eylemlerini “doğru” bulmayanların direnişin ses getirmesiyle, direnişi eleştiren yazıları çoğaldı. Bu yazıların çoğunda da garip bir şekilde meseleye “felsefî” bakma ortaklığı var.
Eylem güçlü, kafalar karışık, vicdanlar sallantıda olunca, pek bilinmeyen kavramlara atıflar, sanırım kendini “güçlü” hissetmenin bir vesilesi oluveriyor: “Ben biliyorum”.
Üstelik dil de direnişçilere ve ilgili Hareket'e çemkirmeye doğru gidiyor biteviye. “Bize ders vermekten vazgeçin” deniyor. Fakat ders almaya hiç mi hiç hevesi olmayanlar, görünen o ki ders vermeye oldukça meraklılar.
Burada sorun da bu zaten. Ölüm orucunu bir yöntem olarak doğru bulmamakta bir problem yok. Mesela devrimci şiddeti de doğru bulmayan solcular var. Fakat bir direniş sürerken, insanlar, kendi bedenleri üzerinden kendi iradeleriyle bir savaşa girişmişken, eleştirileri art arda sıralamak, “bırakın” demek kesif bir koku yayıyor.
Zira ortada, farz-ı misal, sivillere karşı gerçekleştirilen şiddet eylemleri gibi bir durum yok. Bu kadar saldırdığınız nedir?
Buzdolabına kaldırılan “kargadan başka kuş, ölüm orucundan başka eylem bilmeyenler” söylemi tekrar tedavüle sokulmuş. Hâlbuki aynı yapı, Ferhat Gerçek yürüteci, esnaf kooperatifi, halk fırını, huzur evi, spor salonu, rüzgâr türbini gibi farklı farklı işlerle de uğraşan tek hareket. Ama her nasılsa “başka bir şey bilmeyenler” yine onlar oluyor.
Yaprak kıpırdamayan, barikatın adım adım geriye çekildiği ve en son kaldırıldığı bir ortamda ölü toprağını kaldıran bir direniş üzerinden bir Hareket'i “ölüm seviciliği” gibi, devletle ortaklaşan, aptalca bir dille polemik konusu etmek, yazıklanacak bir durum. Bu, Ulaş Bayraktaroğlu'nun şehit düşmesinden sonra, bir taziye bile dilemeden, Rojava meselesindeki eleştirileri düşmanca sıralamaya benziyor.
İnsanların karar verip, cüret edip giriştikleri bir direnişin haklılığı yerine, kendilerinin “direnişçilerin başına bir şey gelirse” üzülecek olmalarını koyanlar son derece sakil duruyorlar. Böyle bir sonda hiç kimse evlatlarının arkasında duran analar ya da direnişçilerin yoldaşları kadar üzülmeyecek mesela.
Fakat gelin görün ki, direnişin d'sini, kavganın k'sini bile hatırlamayanlar için artık salt direniyor olma hâli bile birilerine “sekterlik” sıfatı yakıştırmak için yeterli hâle gelmiş.
“Yaşam hakkının kutsallığı”na bu kadar çok gönderme yapanlar, onurlu bir yaşam için bazen ölümüne direnişlerin göze alınabileceği üzerine de biraz kafa yorabilmeliler.
Ortada vicdan, hüzün, üzüntü gibi duygularla değerlendirilemeyecek politik bir durum var. İki insanın bedeninin muharebe alanı olduğu bir savaş hâli var. Nuriye ve Semih'in alacakları her karara en azından saygı duyabilmeliyiz.
Bunun tersi yerde duranlar, melankoliyle devrimcilere düşmanlaşma arasındaki o meşhur hatta yalpalamaya devam edeceklerdir.
Üzülmekse, hepimiz üzülüyoruz. Bunun için solcu olmaya da gerek yok. Hâl-i hazırdaki duruma üzülen ve solcu olmayan yığınla insan olduğuna emin olabilirsiniz.
İsmail Güney Yılmaz

Hiç yorum yok: