İslamcı Hâfızada “Emek” Sorunu

İslamcı Hâfızada “Emek” Sorunu: Türkiye’de 1980-2000 Arası İslamcı Dergilerde Sosyal Adalet Söylemi
Çalışmamızın merkezinde İslamcılığın 1980 sonrası koşullardaki radikalleşme tecrübesi ve bu tecrübenin Türkiye’nin siyasal ve ekonomik sömürü süreçlerine verdiği tepki ve cevaplar yer almıştır. Bu radikalleşmeyi filizlendiren ve besleyip büyüten tarihsel koşullar 1980 yılının öncesine dayandığı için bunları katedebileceğimiz genel bir İslamcılık tarihi anlatısının da bu tezin kapsamına alınmasının uygun olduğu düşünülmüştür. Bu bağlamda şu tespitlere yer verilmiştir:
1. Türkiye’de İslamcılık, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yeni düzeni tesis etme amaçlı yürürlüğe konan baskı politikalarının sebep olduğu çeyrek yüzyıllık bir kapanmadan sonra, çok partili sisteme geçiş evresinin ve özellikle Demokrat Parti döneminin göreli ferahlama ortamında temkinli ve gücü azalmış bir söylemle toparlanmaya girişmiştir. 1960’lı yılların ortalarına kadar kendine özgü, bağımsız bir söylemden ziyade, söylemini milliyetçi/mukaddesatçı/muhafazakâr bir terminolojiye bağlı kalarak üretmiştir. Dolayısıyla buradan bakıldığında İslamcı olarak addedilen isim, kuruluş ve yayınların o dönemde kendilerine bu vasfı yakıştırmadıkları, muhaliflerinin de onları daha ziyade resmî ideolojinin kurucu ötekilerinden birini ifade eden “irtica” yahut “gericilik” gibi kavramlarla tarif ettikleri bir vakıadır. İslamcılık, bu dönemde Müslüman/dindar/muhafazakâr halk kesimlerinin uzun süren bir sekülerleşme projesi sırasında kaybettikleri mevzileri tekrar kazanmaya yöneldikleri bir “makas kapatma” evresi yaşamıştır. Tek Parti döneminin baskıları karşısında DP’nin açtığı kısmî özgürlük alanlarını kullanmaya başlarken, gündelik hayatın içine dindarlığıyla daha fazla girmeye başlayan kesimler için devletle, bürokrasiyle ve siyasal partilerle girilen ilişkiler de bu dönemde çeşitlenmiş, kurucu ideolojinin sebep olduğu huzursuzluklar bu ilişkilerin doğurduğu cazip imkânlar tarafından yatıştırılmıştır. Soğuk Savaş koşullarında Türkiye’nin Batı bloğuyla (özellikle muhafazakâr bir iktidar döneminde) yakın münasebetinin bir sonucu olarak anti-komünist söylemin yaygınlaşması, “dinsizlikle-Allahsızlıkla mücadele” retoriğini seferber ederek Türkiye Müslümanlarını da bu reaksiyoner söylemin ateşli taraftarları haline getirmiştir. Belki “pre-İslamcılık” olarak adlandırmanın daha uygun olacağı bu evre, 1960’ların ikinci yarısına dek aşağı yukarı sağ-muhafazakâr-mukaddesatçı bir bütünlüğe sahne olmuş, bu tarihten itibarense hem milliyetçi hem gelenekçi aidiyetlerinden ricat etmeye koyulmuştur.
2. Bu ricatın koşulları, 27 Mayıs darbesinin ardından solcu ve milliyetçi gençlik hareketlerinin ve buna bağlı olarak ideolojiler arasındaki entelektüel murakabenin derinleşmesi, ülkede emekleme dönemi yaşayan öz kaynaklara dönüş taraftarı kıpırdanışların yanında büyük ölçüde Mısır ve Pakistan’daki İslamî hareket öncülerinin kitaplarının Hilal dergisi ve yayınevi gibi kuruluşlarca tercüme edilmesi, ayrıca her ne kadar nicel etkisi fazla olmamışsa da ilk özgün İslamcı örneklerden birini temsil eden Hizbu’t-Tahrir topluluğunun Kur’anî bilinçlendirme faaliyetlerinin üniversite gençleri arasında karşılık bulması, muhafazakâr genç kitlelerin taşradan merkeze kayarak Yüksek İslam Enstitüleri’nde ve imam hatip okullarında kentli ve eğitimli bir hayatın içine atılmaları, bunun kolaylaştırdığı bir gelişme olarak 1965’te Milli Türk Talebe Birliği’nin dindar öğrencilerin yönetimine geçmesi ve nihayetinde 1960’lı yılların sonunda Necmeddin Erbakan’ın sağcı siyasal akımlardan koparak İslamcı vurguları daha yoğun olan Milli Nizam Partisi’ni kurarak meclise girmesi gibi birbirinden kopuk gözüken ancak İslamcılığın ivme kazandığı bir momentin birbirini tamamlayıcı gelişmeleri şeklinde ifade edilebilir. 1970’lerin ortalarına kadar yavaş yavaş İslamcılığı müstakil bir çizgi hâline getiren bu gelişmeler arasında özellikle Seyyid Kutup ve Mevdudi’nin tercüme eserleri (öne çıkanlar: Yoldaki İşaretler ve Kur’an’a Göre Dört Terim) fikrî uyanış bakımından çok önemli olmuştur. Bu eserler, geleneksel İslamî inanışların ve saltanatçı, mezhepçi, “üstatçı” yahut tasavvufî bağlılıkların sorgulanmasını beraberinde getirdiği gibi “iktidar” mefhumuna yönelik yeni bir bilinci de gün yüzüne çıkartmıştır. Böylece bundan böyle İslam’ın hem kapitalizmden hem sosyalizmden, hem yerelci hem milliyetçi dünya görüşünden farklı, bunları aşan toplumsal, siyasal ve evrensel bir “nizam” olduğu fikri yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu bakımdan İslamcıların 1970’lerin ikinci yarısında Türkiye’nin laik devlet düzenini doğrudan hedef alabilen ve İslamî bir devlet talebini dillendiren radikal bir söyleme kavuştuğu görülmektedir. Bu talepler, İslamcıların 1979’da gerçekleşen İran İslam Devrimi’ni niçin coşkuyla karşıladıklarını anlatabilir.
3. Bu bağımsızlaşma ve radikalleşme sürecini tercüme eser yayıncılığı yanında aktüel/entelektüel tartışma zeminleri olan dergiler üzerinden incelediğimizde karşımıza ilk elde Büyük Doğu ve Hareket gibi, kavramsallaştırdığımız anlamda İslamî bir radikalizm düzeyine henüz ulaşmamış yayınlar çıkmaktadır. Yine de sonraki kuşaklar için İslamî canlanışın hep ilk referansları olarak hatırlanacaklardır. Önce Diriliş ve Edebiyat, sonrasında Mavera dergileri çevresinde toplanan genç edebiyatçılarsa daha özgün, daha evrenselci (ancak son kertede edebî naiflik düzeyinde) bir İslamcılığın temsilciliğini yapmışlar ve İslamcı kuşakların edebiyatla –bilhassa şiirle- derinden irtibat kurmalarına yardımcı olmuşlardır. İslamcılığın sağcı-milliyetçi-mukaddesatçı çizgiden kopuşunu en aşikâr biçimde ilan eden 1980 öncesi dergiler ise (1961-70 arasındaki Hilal’i bir kenara koyarsak) Düşünce, Ölçü/Yeni Ölçü, İslâmi Hareket, Gölge, Akıncılar, Akıncı Güç, Kriter, Vesika, Şura, Tevhid ve Hicret ve sair dergilerdir. “İslam’ı hayata hâkim kılma”, “İslamî hükümet”, “İslamlaşma”, “İslam toplumu”, “İslam nizamı”, “İslamî hareket” gibi bu dergilerde sık rastlanan terkipler 1975-80 dönemi İslamcılığındaki kendini “beşerî ideolojilerden özgürleşme” şeklinde tanımlayan tavrı net bir biçimde göstermektedirler. Bu yayınlarda ayrıca Filistin sorunu, gayrimeşru addedilen Suud hanedanlığının sorumluluğundaki Kâbe’nin statüsü, Afganistan cihadı ve İran’daki devrim öncesi ve sırasındaki gelişmeler yakından takip edilmektedir. Özellikle bu son ikisi, İslamcıların evrensel bağlarını ve anti-emperyalist duyarlılıklarını pekiştiren olaylar olmuşlar ve 80 sonrasındaki tartışmaları da çokça etkilemişlerdir. Bu dergilerin bir kısmı 12 Eylül askerî darbesinin hemen öncesinde, birçoğu da darbeyle beraber kapanmak durumunda kalmıştır. Darbe ülkenin siyasal atmosferini derinden sarstığı ve dönüştürdüğü gibi, tezin konusuyla ilgili olan çok önemli toplumsal ve ekonomik altüst oluşların da kapısını açmıştır.
4. 12 Eylül darbesi, beraberinde Türkiye’nin ekonomik yapısını küresel piyasalara açık ve uyumlu hâle getirecek, planlama ve devlet müdahalesi gibi savaş sonrası Keynesgil refah devleti uygulamalarını ıskartaya çıkaran 24 Ocak kararlarını engelsiz bir biçimde tatbik etmeye başlayacak, büyük sermaye gruplarıyla işbirliği içinde sendikal faaliyetlerin kısıtlanması ve emekçi kesimlerin sermayeciler aleyhine sahip oldukları hakların ellerinden alınması yönünde yasalara imza atacaktır. Özal’ın 1983’te iktidara gelmesiyle bu süreç yeni boyutlarıyla daha da ileri götürülmüştür. Özal liberal siyasette, ekonomide ve toplumsal yaşamda liberal bir çizginin savunucusu olmuş, bir kısım serbestleşme hamlesiyle dindar-muhafazakâr kesimlerin desteğini almışken, öte yandan modernleşmeci-kalkınmacı pratikleriyle de önemli düzeyde bir seküler topluluğun beklentilerine karşılık verebilmiştir. Özal’ın “transformasyon”, “dünyaya açılma” ve “serbest piyasa ekonomisi” gibi sembolik dilsel gücü yüksek kelimeleri barındıran lügatçesi, reel imkânlarla da birleşince farklı toplumsal gruplardan geniş bir kesimin bu neoliberal koşullara ayak uydurmasını kolaylaştırmıştır. Üstelik bütün bunlar, Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı umdesinde, darbe öncesinin büyük partilerinin 1987’ye kadar yasaklı olduğu, toplumsal muhalefet kanallarının birçok siyasal kesim için sekteye uğradığı, sermayedar sınıfın büyümesinin önündeki engellerin ise birer birer kalktığı bir vasatta gerçekleştiği için söz konusu dönüşümlerin tatbiki nispeten kolay olmuştur.
5. İslamcılar, 1980 sonrasında radikal tonlarını arttırarak, hem darbe cuntasına, darbenin ortaya çıkardığı siyasal mahrumiyetlere, Kemalizmin/Atatürkçülüğün restorasyonuyla sınırları yeniden belirlenen resmî ideolojiye ve en genel anlamıyla “laik düzen”e, hem de Turgut Özal iktidarının bir yanıyla muhafazakâr din anlayışını okşayan, ılımlı ve uyumcu bir dindarlığı teşvik eden yaklaşımlarına (“İslamîzasyon”), Amerikan taraftarlığına, dizginsiz liberalleşme dalgasının ortaya çıkardığına inanılan ahlaki yozlaşmaya ve en nihayetinde rant, faiz, hayali ihracat, emek gaspı, ihtişam, israf ve yoksullaştırmaktan müteşekkil olduğu düşünülen söz konusu neoliberal ekonomiye, düzenin gayri İslamîliğini ve laik-seküler yapısını yoğun biçimde öne çıkararak itiraz ettiler.
6. İran’daki devrim 1980 sonrasında İslamcıların tartışma gündemlerini önemli derecede etkilemiştir. Bunu 1983-1995 döneminde çıkan dergilerden okumak mümkündür. Ayrıca 80 sonrası İranlı ulema ve entelektüellerden tercüme edilmiş çok sayıda kitap da bunu doğrulamaktadır. Devrim, İslamcıların anti-emperyalist ve ABD karşıtı söylemlerini keskinleştirmelerinde onlara yüklü bir gramer sağlamış, İslamî bir siyaset ve hükümetin varolabilirliği konusunda da tecrübî ve reel bir örnek sunmuştur. Bu deney, beraberinde düzenin mevzi mücadeleleriyle değiştirilemeyeceği, topyekûn bir düzen değişikliğinin mecburi olduğu yönünde sistem-dışı ve/veya sistem-karşıtı bir tavrı da beslemiştir. İslamcıların ABD’nin öncülük ettiği küresel kapitalist/emperyalist egemenliğe duydukları öfke, onun “yerli işbirlikçileri” olarak anılan laik bürokratik elitlere ve büyük sermaye gruplarına da teşmil edilmiş, böylece İslamcılar başörtüsü yahut ifade mahrumiyetleri gibi sorunlar üzerinden kimliksel bir hak arama bilinciyle birlikte emek süreçlerine olan ilgilerini de arttırmışlardır.
7. Fakat bu ilgi, 1990’ların başına dek kendini temkinli bir dil üzerinden göstermiştir. Zaten 1980 sonrasında radikal yönelimli İslamcı dergilerin Türkiye’nin farklı bölgelerinde peş peşe yayınlanmaya başlaması 1984-85 yıllarını bulmaktadır. Bu tarihlerden 1990’ların başına kadar geçen sürede dergilerde daha çok a) Batılılaşma, modernleşme/modern bunalım, sanayi toplumu, emperyalizm, oryantalizm, sömürgecilik, demokrasi, kapitalizm, teknoloji, dünyevileşme gibi soyut düzeydeki sorgulamaların, b) İslâm’da kadın, şefaat, içtihad, akıl-nakil tartışması, Kur’an’ın anlaşılabilirliği, hadis rivayetleri, sünnet, mezhepler, tasavvuf, saltanat, şirk ve tevhid vb. konular üzerinde “kaynaklara dönüş” odaklı yeni kavrayışların ve bu kavrayışlardan neşet eden, iktidar ve yönetim mefhumlarına ilişkin geleneksel itaat anlayışının altını oyacak (tevhid-şirk/cahiliyye ikilemindeki) yeni yorumların, c) ve nihayetinde Kemalizm, laiklik/laik düzen, resmî ideoloji, sağcılık, devletçilik, milliyetçilik gibi kavramların ve bunların Türkiye gerçekliğine yansıyan biçimlerinin tartışıldığı siyasal değerlendirmelerin, d) son olarak da “evrensel istikbar” şeklinde tanımlanan ABD emperyalizminin yaşattığı zulümlere ve “evrensel İslamî hareket” olarak kavramsallaştırılan İslam dünyasındaki uyanış ve direniş süreçlerine ilişkin gündemlerin yer aldığı görülmüştür. Tezde, 12 Eylül’ün ve Özal’ın ekopolitik hamlelerinin acı semeresi kendisini 1980’li yılların sonlarına doğru hissettirdiğinden ve emek meselesinin Türkiye gündemine tekrar girebilmesi de 1980’li yılların sonunu bulduğundan ötürü, bu dönemin İslamcı dergilerinde Türk kapitalizminin doğurduğu aktüel sorunların ve emek sömürü süreçlerinin cüzi bir yer tutmuş olması kısmen anlaşılabilir bir durum olarak değerlendirilmiştir. Bu dönemde kapitalizm ve emek sorunları tartışıldığı vakit ya İslam ekonomisi bağlamında, ya İslâmî fıkıh geleneğinde yer tuttuğu kadar ve soyut bir düzlemde, ya ahlaki çözülme açısından ya da modernleşme, Batılılaşma ve transformasyon gibi emek meselesinin arkasından dolanan meseleler yoluyla müzakere edilmiştir. Bu, İslâmcıların bu dönemde ekonomik sömürü süreçlerinden hiç bahsetmedikleri anlamına gelmemekle beraber, yazılanların oranının başka konulara nazaran oldukça düşük olduğu ve dergilerde siyasal süreçlerin merkezde olduğu yaklaşımların yoğunluk kazandığını göstermektedir.
8. Bu çalışmanın vardığı önemli sonuçlardan biri, İslamcı dergilerde emek sorununa ilişkin duyarlılığın 1990-95 yılları arasında daha önce hiç olmadığı kadar keskinleşmiş olmasıdır. Bu dönemde yayın yapan Objektif, Dünya ve İslam, Tevhid, Yeryüzü/Yeni Yeryüzü ve Haksöz dergilerinde bu belirginleşen hatların sık örneklerini görmek mümkündür. İslamcıların İran İslam Devrimi’nin lügatçesinden ödünç aldıkları ve ezen-ezilen çelişkisini çağrıştıran temel kavramsallaştırmalarının başında mustazaf-müstekbir ikilemi gelmektedir. Kavramlar, esasen Kur’an menşeli olmakla birlikte, bunların kurtuluşçu bir İslamî siyasal tasavvurun kurucu cüzlerinden biri olarak 1980’li yılların ortalarından itibaren yaygınlaştığı görülür. İslamcılar mustazaf (zayıf bırakılmış) kavramını hem Müslüman kimliğinden ötürü Türkiye Cumhuriyeti devletinin laikçi baskılarına maruz kalan (“İslamî özgürlüklerini kullanması sahte ilahlar tarafından yasaklanmış olan”), hem Kürt kimliğinden ötürü resmî ideolojinin etnosentrik politikalarına muhatap olan, hem de “düzenin ekonomik zulmü”nün kurbanı edilmiş kesimler için kullanmışlardır. Konumuzla ilgili olarak, bu kesimler arasında kapitalist düzenin öncelikli muhatabının işçi sınıfı yani “ücretli köle” tanımına uygun emekçi kesimler olduğu şeklinde bir tanım yaparak istizaf kavramını alınteri sömürüsü ve modern kölelik gibi terkiplerle izah etmişlerdir. Küçük bir azınlıktan müteşekkil büyük patronların veya en genel anlamıyla sermaye sınıfının ise para, şiddet ve yasaların kılavuzluğunda hâkimiyet süren, toplumun egemen/müstekbir tabakasını temsil ettiği düşünülmektedir. Dolayısıyla, bu döneme kadar çoğunlukla “şirk/cahiliyye” yahut “zulüm düzeni” tarzında yapılagelmiş genel ve muğlak tamlamalardan, istikbar ve istizaf kavramlarını toplumsal çelişkiler zemininde somutlaştıran bir söyleme geçiş yapıldığı görülebilir. Üstelik istizaf, egemen devlet düzeni ve kapitalist sermaye sınıfı karşısında verilecek İslami bir mücadelenin sonucunda ortadan kalkacak bir zillet durumu olarak yorumlanmıştır.
9. İslamcılar, emek sorununun, laik-kapitalist düzenin karşısında uyanış ve direniş namına ortaya konan söylemler ve pratikler bütünü anlamındaki “İslamî hareket”in ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini söylemişlerdir. Bu bağlamda kendi geçmişlerine dair bir özeleştiri yapmışlardır. İslamcılar, işçi sınıfına olan ilgisizliğin nedenlerini, muhafazakârlığın yıllardan beri anti-komünist bir aşırılığı teşvik etmesinde, 1970’lerin ikinci yarısından sonra radikalleşen ve bağımsızlaşan İslamcılığın ise “sistem-dışı” kalma yahut “önce tevhidî akideyi kurma ve sağlamlaştırma” gibi kaygılarında aramışlardır. Bu ilgisizliğin bir başka nedeni de, kapitalizm-işçi sınıfı-grev-sendikacılık gibi meselelerde sol/sosyalist örgütlenmelerin yadsınamaz sembolik (entelektüel) ve pratik (siyasal-toplumsal) hegemonyası olmalıdır. Böylesi soru başlıkları dindar/muhafazakâr/İslâmi muhayyilede çoğu zaman “solculuğu” çağrıştırmıştır. 1990’larla birlikte İslamcıların geçmişlerindeki bu “açık”ları kapamaya çalışan bir söylemle karşımıza çıktığı gözlenmektedir. Kabaca söylersek, siyasi veya itikadi olduğu gibi sosyal ve ekonomik de olabilen tüm “şirk unsurları”na karşı çıkacak, ifsadı ve “egemen müstekbir kurumları” Kur’anî ilkelerle dönüştürme hedefindeki davetçi bir İslâmî hareketin toplumdaki hiçbir nesnel ve insani olguya ilgisiz kalamayacağı şeklinde yaygın bir fikir dolaşıma girmiştir. İslamcılar, mağdur, mazlum yahut mustazaf yığınlara uzaktan ve araçsal kaygılarla değil İslam’ın özgürleştirici ilkelerini pratiğe dökerek ulaşılabileceği öngörüsünü sıklıkla dillendirmeye başlamışlardır.
10. Çalışmada bu söylemin dinamikleri belli başlı örneklerden hareketle anlamaya çalışılmıştır. Bunların başında asgari ücret sorunu gelir. İslamcıların söyleminde yoksulları “sermayenin kulları” haline dönüştüren bir ekonomik ve sosyal sistem olarak, işçi-emekçi kesimin, ürettiği artı değerin gaspedilerek asgari ücrete mahkûm edilmesinden kapitalizm sorumlu tutulmakta ve sermaye sınıfı “vurguncu seçkinler yığını”, “Karun’un mirasçıları”, “kâfir kapitalistler”, “müstekbir güç odakları” gibi sıfatlarla tavsif edilmektedir. Ayrıca 1980-90 arasında sürekli düşüş gösteren reel işçi ücretleri söz konusu edilmekte, toplu iş görüşmelerinde talep edilen ücret artışlarının ülkenin hayrına olmayacağı yönünde baskılar yapan kapitalist işverenlerin ahlaksızlığından ve ikiyüzlülüğünden dem vurulmaktadır. Ancak son kertede hatırlatılmalıdır ki asgari ücret meselesi İslamcılar için, salt ücret talebine odaklanan maddeci bir kaygıdan ziyade, hem kapitalist düzende sermayenin yanında yer almadıklarını gösteren, hem de emek-sermaye sahipleri arasındaki çelişkiyi ifşa etmelerine yarayan bir söylemsel araçtır.
11. 1986’dan sonra NETAŞ’taki gibi mahallî, 1987’de Petrol-İş’in örgütlediği “63 grev” tarzında daha katılımlı, 1988’de yerel sayılabilecek fakat ülke çapında etkiler doğuran SEKA grevi, 1989’da ise 1,5 milyon kamu işçisinin ülkenin farklı şehirlerinde grev dışı etkinliklerle ortaya koyduğu Bahar Eylemleri, 1991’de Zonguldak’taki büyük madenci grevi ve yürüyüşü, yine aynı yıl Paşabahçe cam fabrikasında kazanımla biten direniş, büyük MESS grevleri, memur eylemleri ve irili ufaklı birçok eylem ve grev 12 Eylül sonrası emekçi kesimler üzerindeki baskıların biriktirdiği tepkilerin kitlesel dışa vurumu olmuşlardır. İslamcılar bu eylemlere özellikle Bahar Eylemleri’yle birlikte dikkat kesilmiş ve 1990 sonrası yaşanan emek mücadelelerini coşku ve takdirle takip etmişlerdir. Çalışmada Zonguldak ve Paşabahçe direnişleri bu ilgiye mazhar olan önemli örnekler olarak ayrıntısıyla anılmıştır. Dergilerde eylemlerin Müslümanlarca kucaklanması gerektiği yönünde sayısız yazı çıkmıştır. Ayrıca eylemlerin dergilerde sunumu da İslamî bir gramer ve dağarcığın işe koşulmasıyla gerçekleşmiştir. Bu çaba, İslamcıların, İslamcı bir emek söylemiyle birlikte “laik-kapitalist” düzen karşısında dirençli bir Müslüman/İslamcı öznenin inşasını hedeflediklerini göstermektedir.
12. 1990’ların ilk yarısı grevlerle dolu olduğu kadar, belki onları da tetikleyen üzücü iş facialarına da sahne olmuştur. Çalışmada iki örnek olay (68 kişinin öldüğü Amasya/Yeniçeltek ve 263 kişinin öldüğü Zonguldak/Kozlu maden faciaları) üzerinden İslamcıların bunları ne tür bir söylemi kullanarak değerlendirdiği incelenmiştir. İslamcılar bu olayları kapitalist “sömürü düzeni”nin sebep olduğu “katliam”lar şeklinde okumuşlardır. Meseleleri münferit ihmaller etrafında okumaktan ziyade, Türkiye’de emeği ve işçiyi değersizleştirmenin doğal bir neticesi olarak görmüşlerdir. Kapitalizmin “daha fazla kâr hesabı” yönünde kışkırttığı sermayeci hırsların uzantısı sayılan bu “cinayet”ler, en nihayetinde İslamcıların kapitalist egemenlik sahiplerinin önünü bizzat açtığını düşündükleri “laik düzen”e hamledilmişlerdir. Burada dikkat çekici olan İslamcıların ekonomik süreçleri siyasal sistemin zaaflarından bağımsız değerlendirmeme şeklindeki duyarlılıklarıdır.
13. Bu incelemenin önemli sonuçlarından bir diğeri ise, kapitalist piyasaya dindar/İslami kimlikleriyle dâhil olan ve bu pazarın dayattığı koşulları içselleştiren muhafazakar sermayenin de tıpkı seküler büyük sermaye gibi İslamcı emek söyleminin hedefinde olmasıdır. İslamcı eleştiri, bu sermaye sahiplerinin laik devlet düzeni karşısındaki çekingen ve uyumcu tavırlarının sermaye ilişkileri ve büyüme hedefleri karşısındaki hırslı ve girişken tavırlarıyla birebir ilişkili olduğunu ve zaten bu iki tavrın birbirini gerektiren/birbirinin önkoşulu olan konumlar olduğunu savunmuştur. Ülker, İhlas, Yimpaş, Kombassan, Tekbir, Müsiad vd. sermaye grupları veya işveren örgütleri, farklılaşan tonlarda bu eleştirilerden nasiplenmişlerdir. Birçoğu 12 Eylül sonrası koşullarla ve Özal’ın himayesi ve teşvikiyle kendine piyasada yer açan, daha sonrasında ise Müsiad gibi işveren örgütleriyle temsil gücünü arttırmaya başlayan muhafazakâr sermaye çevreleri her ne kadar 28 Şubat gibi kriz dönemlerinde devletin Kemalist baskıcılığına muhatap olmuşlarsa da, bu vakte kadar genel olarak devletle çatışmacı bir ilişkiye girmekten imtina etmişler ve pazarın bölüşümünden mümkün olduğunca pay kapabilecekleri bir uyum stratejisi izlemişlerdir. Ülke çapında üretilen değer ve kazancın daha adil paylaştırılması yönünde muhafazakâr/İslamî sermayenin kaygı ve önerileri olmamış değildir elbette fakat bunlar çoğunlukla emek odaklı olmaktan ziyade sermaye odaklı eleştiriler olmuşlardır. Üretim biçiminin, üretim ilişkilerinin, kapitalist koşullarla dayatılan büyüme mantığının, zenginleşme ve servet birikiminin ise bu muhafazakâr sermaye tarafından köktenci bir sorgulamaya tabi tutulduğunu görmek mümkün değildir. Muhafazakârların “Müslümanların mahrumiyet ve aşağılıktan kurtulmalarının zenginleşip güçlenmekle mümkün olacağı” şeklindeki önermelerine İslamcılar keskin bir dille karşı çıkmışlardır. Çalışmada incelediğimiz örneklerin en göze çarpıcı olanını ise Ülker’in işçi çıkartmaları ve ardından gelen grev etrafında yapılan değerlendirmeler oluşturmuştur. İslamcılar, söylemlerinde Ülker ve benzerlerini “Karun ahlakıyla ahlaklanmış patronlar” şeklinde tavsif etmekten çekinmemişlerdir. Refah Partisi veya en genel anlamıyla Milli Görüş çevresinin ve Erbakan’ın teşvikiyle kurulan MÜSİAD’ın da yer yer benzer bir söylemle suçlandığı görüşmüştür.
Özetle, bu on iki maddelik dizi 1980-95 arasında radikal İslamcılık ve emek meselesinin kesiştiği sahanın söylemsel analiziyle ortaya çıkmış sonuçlardan oluşmaktadır. 1994’teki yerel seçimlerin Refah Partisi’nin ezici zaferiyle sonuçlanması, ardından 1996’daki genel seçimlerden aynı partinin en yüksek oyla çıkarak Necmettin Erbakan’ın başbakan olması, 28 Şubat’a ve sonrasına kadar uzanacak olan bir sürecin -başlangıcı değilse de- önemli dönüm noktalarını teşkil eder. Türkiye’de askerî vesayetin siyasal süreçlere yönelik geleneksel müdahaleci tutumu, “laikliği/Atatürkçülüğü/çağdaşlığı koruma” ve “irticayla savaş” iddiasıyla bu dönemde bir kez daha gün yüzüne çıkmış, medya ve bazı sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü bilinçli kampanyalar da bu tutuma katkı sunmuşlardır. Türkiye’de 1985-95 arasındaki, partisel mücadelenin çevresinde, kıyısında yahut dışında yükselen müstesna radikalizm dalgası irtica odaklı bu kampanyalardan en fazla etkilenen eğilimi teşkil etmiştir. Esasen 28 Şubat’la teşahhus eden darbe, 1980’lerin ikinci yarısından 1990’ların ikinci yarısına kadar, İslamcılığın siyasal taleplerinin veya düzen karşıtı radikalizminin yükselişiyle eşzamanlı gelişen Kemalist/Atatürkçü huzursuzlanmaların zirve noktasını oluşturmuştur. Dolayısıyla kaba bir dönemlendirme yapacak olduğumuzda, İslamcıların 1995 sonrasında İslamî kimliklerine yönelen saldırılar karşısında bir “aciliyet” siyasetine yöneldikleri anlaşılmaktadır. İslamcı yayınlarda elbette bu tarihlerden itibaren de 2000’lerin başına kadar sürecek olan ekonomik sıkıntıların ve krizlerin konu alındığına rastlamak mümkündür, ancak siyasal gündemin bunları son derece baskıladığı ve gölgelediği de açıktır. İslamcılar, yoğun olarak savunma hattına çekildikleri 28 Şubat sürecinde başörtüsü sorunu, laiklik, gericilik, İHL’ler, ifade özgürlüğü, DGM’ler, Kur’an kursları, “kartel” medyası, tutuklamalar, işkence, yayın yasakları ve çok çeşitli dava süreçlerine dair tartışmalara odaklanmak durumunda kalmışlardır. Yani öncelikli gördükleri “kendi” sorunlarına dönmeye icbar edilmişlerdir.
Bu aciliyet durumunun, başka sebepleri bir kenara koyacak olursak, İslamcıların emek söylemindeki belirginleşmeye ket vuran önemli duraklardan biri olduğunu savunabiliriz.
Zaten radikal İslamî söylem muhafazakâr ana akım anlayışların egemen olduğu toplumsal koşullarda kendi alanını zorlayarak açmaya çalışırken, rejimin siyasal baskı süreçleri, yükselişte olan ancak toplumsal anlamda kendi tabanını kuracak bir güce henüz kavuşamamış bu muhalefet dilinin önünü iyice tıkamıştır. Son tahlilde şu söylenebilir: İslamcı emek söylemi derinleşmeye fırsat bulamadan etkisizleşmiştir. 28 Şubat Türkiye’de radikal İslamî yönelimler açısından derin bir sessizleşme, geri çekilme veya yer yer şok etkileriyle karşılık bulmuştur. Bunda farklı İslamcı kesimlerin, isim ve kuruluşların devletin baskı, sindirme ve uzaklaştırma politikaları tarzındaki “dışsal” etkenlere maruz kalmalarının payı büyük olduğu gibi, tüm bu süreçlerin hayal kırıklığı, muhasebe yahut vazgeçme şeklindeki “içsel” kırılmalarla neticelenmesinin de bununla ilgisi vardır. Nihayetinde 2000 sonrasında İslamcıların büyük çoğunluğu radikal, köktenci veya düzen karşıtı siyasal taleplerini askıya almak durumunda hissetmiş, hem muhafazakâr hem de neoliberal tonların başarılı bir meczinden oluşan AK Parti’nin kurulması ve iktidara gelmesiyle beraber ise İslamcı bir emek söyleminin zemini büyük ölçüde bulanıklaşmış, söylemsel sivrilikler törpülenmiştir.
Fakat İslamcılığın “eleştirellikten uyuma” yönelmesinin yalnızca rejimin baskılarının ürünü olmadığı açıktır. Şunu unutmamakta fayda var: radikal İslamcı söylemin yükselişte olduğu 1985-1995 yılları aynı zamanda muhafazakâr sermayenin de serpildiği ve kurumsallaştığı bir döneme işaret etmektedir. Eşzamanlı yürüyen ve 28 Şubat’ın ayrım gözetmeden bütün dindar/muhafazakâr/İslamcı kesimleri hedefe oturttuğu mecburi ve tedirgin (ancak kısa) bir bekleme molasından sonra radikal yönelimlerin aleyhine neticelenen bu süreçler, 2000 sonrasında demokrasi, liberalizm ve girişimcilik taraftarı konformist bir muhafazakâr-sermayeci söylemin meşruiyet alanının genişlemesini beraberinde getirmiştir. Bu tezin incelediği dergi yayınları ise bu süreçte bahsini ettiğim sindirme politikalarıyla ya kapatılmış, ya sürekli olarak soruşturma ve kovuşturmaya maruz kalmış, toplatılmış, sahipleri yahut yazarları para ve hapis cezalarıyla karşılaşmış ve söylemsel bir gelenek oluşturacak bir devamlılığı sağlayamamışlardır. (Bunun istisnalarından olan Haksöz çevresinin ise[1] günümüzde AK Parti iktidarının çekim alanıyla mesafesi oldukça daralmıştır.)
O halde, AK Parti’nin seküler olsun muhafazakâr olsun sermayenin etkinlik ve güç sahasını genişlettiği, muhafazakâr/dindar/İslamî kesimlerin ise bu alana hararetle iştirak ettiği, hatta bu iki grup arasındaki iktisadî pratiklerin veya yaşam tarzına ilişkin ayrımların giderek silikleştiği 14 yıllık süreçte, kapitalizm ve emek/sermaye sorunu namına ortaya konan İslamcı hiçbir itirazın olmadığını mı söylemiş oluyoruz? Tam olarak böyle sayılmaz. 2000’lerin ikinci yarısının ortalarından itibaren, kabaca AK Parti’nin ikinci kez iktidara seçildiği 2007 sonrası süreçte, önce İhsan Eliaçık’la daha sonra Emek ve Adalet Platformu, Antikapitalist Müslümanlar ve benzeri irili ufaklı oluşumlarla birlikte, kapitalizm karşıtı ve sosyal adaletçi bir İslam yorumunun tekrar gündeme geldiği görülür. Ancak bu yeni söylem, 1985-95 yılları arasındaki radikal İslamcı söylemin aynen devamı şeklinde algılanmamalıdır. Esasen benzerlikler vardır. Bu gruplardan bazıları köken ve söylem olarak ana akım radikal İslamî çizgiye yaslanmaktadırlar. Fakat mevzubahis grupların teşekkül ettiği zemin, söylemlerinin dozajı, terminolojisi ve referansları, girdiği ittifaklar, bünyesindeki insan profili vs. (bu gruplar da kendi içlerinde farklılıklar arzetmekle birlikte) oldukça değişmiştir. Yeni söylemin oluşumu, genellikle kendi özgeçmişlerine özeleştiriyle yaklaşan sosyalist ve Müslüman kesimlerin müşterek bir hak mücadelesinde (özelde emek sorunu bağlamında) kolektif bir söz ve eylem üretme arayışının ve bunun sağladığı yakınlaşmanın bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır.[2] İslamî bir repertuvar hâlâ yürürlüktedir ancak devlet ve toplum merkezli total bir siyasal talepler dizisi etrafında olmaktan ziyade daha yerel gündemlere yoğunlaşmakta ve ekseriya emek sorunu etrafında ve bazen İslam dışı referansları da bünyesine katabilerek tezahür etmektedir.
Ayrıca AK Parti’nin muhafazakâr/dindar kimliğinin bu grupların karşı bir İslamî söylemi sahiplenmelerinde etkili olduğu, çünkü İslamî terminoloji ve söylemlerin toplumsal sorunların tanımlanmasında, meşrulaştırılmasında veya eleştirilmesinde 2000 öncesine nazaran çok daha yaygınlık kazandığı ve murakabe halindeki bazı kesimlerin ortak referansı haline geldiği de iddia edilebilir. Ancak burada, kaba bir değerlendirme yapacak olursak denilebilir ki, 1985-95 arasındaki, “evrensel İslamî hareket” söylemine yaslanan otantik, müstakil ve kendinden menkul bir İslamcı söylemden ziyade, farklı mücadele akımlarının ortaklaşmasına dayanan ve yer yer sosyalizan çağrışımları kuvvetli olan bir çizgi belirginleşmiştir. Bu yeni tecrübenin ürettiği söylemin gerçeklik değeri ve İslamcılığın geleceğine dönük olası etkileri ve getirileri ise başlı başına bir çalışmanın konusu olmalıdır.
Bu çalışma bir hafıza yoklaması yaparak hem İslamcılığın hem de emek tarihinin literatürüne mütevazı bir katkı sağlamayı amaçlamıştır. Ancak 1980-1997 arasındaki bütün emek süreçlerini katedemediği gibi, incelediği dönemde faaliyet yapmış bütün İslamcı dergileri kuşatabildiği iddiasında da değildir. Bu bakımdan, sözü bitirmeden evvel, konuyla alakadar olacak sonraki araştırmacılar için birkaç hususu öneri mahiyetinde sunmanın önemli olduğu düşünülmüştür:
1. 1985-95 yılları arasında farklı evrelerde yayınlanmış olan Kalem, İnsan, Kelime, Çizgi, İmza, Müslüman Genç, Umran, Değişim, Yeni Zemin, Bu Meydan, Ülke, Tezkire, Bilgi ve Hikmet vd. dergiler bu çalışmanın kapsamına alınmamıştır. İlgili araştırmacıların bu dergilerde meseleye ilişkin metinlere rastlaması mümkündür.
2. Bu çalışma çok büyük ölçüde, İslamcıların ortaya koydukları yazınsal/söylemsel malzemeden istifadeyle hazırlanmıştır. İslamcılığın çok özel bir evresini teşkil eden 1980-97, daha daraltılırsa 1985-95 döneminin düzen karşıtı cephesinde yer alan radikal İslamcı yazar, dergici, gazeteci, entelektüel, aktivist, sendikacı, işçi, sermayedar vb. aktörleriyle yapılacak derinlemesine mülakatlar, alanın bütün yönlerine ışık tutacak etnografik çalışmalar yahut sözlü tarih çalışmaları, bu radikal ‘patlama’nın emek sorununa ilişkin hafızasına dair çok daha geniş, çok daha katmanlı ve meselenin pratik boyutunu da gözeten çok daha yetkin bir saha araştırmasının ortaya çıkışını mümkün kılacaktır.
3. Kapitalizm/emek sorunu haricinde ve dergiciliği odağa alarak konuşursak, söz konusu dönemin İslamcı dergilerinin başka birçok siyasal olgu ve olayı konuşup tartıştığını, dolayısıyla ilgili araştırmacılar için fikir ve aktüelite dergilerinin bir siyasal hareketin/akımın düşünsel kodlarını anlamak açısından bulunmaz bir hafıza sunduğunu hatırlatmamız gerekir. Bu dönemin dergiciliği, henüz çok büyük ölçüde bâkir bir alandır ve İslamcılığın geçmişine yönelik kazı yapmak isteyen hevesli araştırmacıları beklemektedir.
Mustafa Ammar Kılıç
Dipnotlar
[1] Dergi, 1999 yılında kurulan Özgür-Der bünyesinde, hâlihazırda yayınlanmaya devam etmektedir.
[2] Bu gruplarla ilgili yapılmış birkaç tez çalışması için bkz. Bayram Koca, “Türkiye’de İslam ve sosyalizm ilişkisi bağlamında Emek ve Adalet Platformu ve Antikapitalist Müslümanlar”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Hacettepe Üniversitesi SBE, 2013); İlknur Karanfil, “The evolution of social justice discourse of Turkish İslamism and anti-capitalist Muslims”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2013); Güneş Gümüş, “Fatih ile Taksim arasında Müslüman anti-kapitalistler”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi SBE, 2014); Yusuf Ekinci, “Müslüman, proleter, muhalif: Türkiye’de Anti-Kapitalist Müslümanlar”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep Üniversitesi SBE, 2014).

Hiç yorum yok: