Bu Memleket Kimin?

Deneysel bir tahayyülün değil, hayatın ortasında “özneyi”, onu var edeni bir hiç addetmek için icat edilen bir mefhum olarak insana karşı “bu vatan bizim, size ne” jargonu, şimdi yeni yeni diye anılan ülkenin istikametini bildirmektedir. Dünden devralınmış facia ile “memleket” denilenin, yahut da ondan artakalanın çürümesinde kat edilen yol ve açılan eşikler kâfi görülmediğinden, yepyeni yaraların var edilebilmesi için el altında tutulan söylem hâlen güncellenmektedir. Yol ile köprüleri, hastaneleri, camileri yaptılar. İyi de tüm bunlar -vergilerimiz ile zaten normalde yapılması gerekenler değil mi- cümlesine alınan yanıtta bariz olandır mesel.
Sağlık hizmetleri artık devletin teminatında, hiçbir sıra derdi yok, doktorları beklerken ölüm riski yok. Bu bahis güvencesizler için de geçerli midir, ya bin bir türlü kanser ve adları söylenirken bile zorlanan tedavisi çok ağır hastalıklarda da durum böylesi midir? Birbirini takip eden icraatlar düzeneği içerisinde ister tek ister her gün hâlihazırda hep sıradan olanın lehine olması gerekenler birer lütuf gibi öne sürülmektedir. Bu yapılanlar, edilenler ve türetilenlere yönelik en ufak itiraz ise doğal bir tepkime gibi “bu vatan bizim, size ne” ile karşılana gelir. Artık iyi ve kötü karşıtlıkla değil, siyasanın liberal yıkımında da başrol, bu ayrımındır.
Büyük ve güçlü “ülke”, yenilendiği, eskisinin tüm kötülüğünü de alt ettiği öne sürülen ülkenin şimdisinde, herhangi bir eleştiri bu yafta ile karşılanmaya devam edilmektedir. Dahası vardır, her anlamda, yeni farklı bir söylemi içeriğinde barındırıyormuş gibi görünse de dünü bizatihi ol eskiyi kalbinde yaşatmaya devam etmektedir. “Büyüme hızımız artık dünyaca biliniyor. Herkesin başını sokabildiği evler yaptık. İşsizlik hiç abartıldığı gibi değil. Memlekette olağanüstü hâl varmış gibi konuşuyorlar. Barışın fedaileri biziz, biz!” Olup biten gerçekte olmakta olan, hayatımızı kapsayanların, anlatılanların ters köşelerinde olduğu muhakkaktır, bu bahistir -dikkat- çekilmesi gereken. Buna dair fikirler sıralandı mı ya da çekinceler öne sürüldü mü bir ‘otomatik yanıt’ hâline dönüşen bir mesajdır, “bu vatan bizim, size ne!”
Yaşamın alenen erk, muktedir eliyle yağmalanması, biçeminin her gün yeniden inşası sahiciyken, yara belirgin bir hâldeyken, ‘istikamet’ barizken, itirazın her neyi bu olana itirazın ki vatan dışı sayılmaktadır o hâlihazırda muammadır. Cürümlerin “orta yerinde” her günün çok daha beter hâllere rehineliği güncellenirken yol, hayat bir “hayır-evet” tiradından çok daha ağır baskılarla sınırlandırılırken şimdi, “neden?” diye sormak nasıl imkânsız kılınabilir? Yaftalamak bir koca asırdır değişmez bir erk tavırdır. Tahribatı kalıcı kılmak için önyargılara tutunmak düzenli bir tahayyüldür. Olan biten ve yine yeniden var edilen cürmün eksenidir; "bu vatan bizim, size ne!" Koca bir yargı olarak hepimizin hayatında yükseltilen bir devletli akdini bildirmektedir o ikaz.
Akla fikre çok açık bir biçimde kast eden, hayatın kuşatılmasını imleyip göstere gelen bir aynadır tek kez değil, iş bu menzilde her gün yeniden tüm bu had bildiren bir satırlık ünleme. Ercan Aktaş’ın Evrensel’de yayınlanmış olan, Cizir görüşmelerindeki bahisler yıldırı düzeninde onca cümle kurulurken kin ile asıl her ne kaybediliyor bunu bildirecek olan. Kuşatılmış, fethedilmiş yerle yeksan olunmuş, hâlen açık bir mahpushane olmaya devam eden Cizir’in onca gözetim altında yaşayanların meramında görünendir mesele. Baskılardan dolayı ismini bildirmeyen bir insanın görüşleridir. “Yaşadıklarımız ortada. Cizir’e ve çocuklarımıza yapılanları unutmak mümkün mü? Artık ne olacaksa olsun, yeter ki bu baskıdan kurtulalım. Baskıdan kurtulmanın tek çaresi de referandumda hayır oyu vermektir. Bu yaşadıklarımız bitsin diye hayır oyu kullanacağım.”
Cizirli bir gencin sözleriyse tam da vatanın her ne hâlde “başkanlık” kılıfsız bildirmektedir. Çürü-t-menin sonucu göz önündedir. “Bodrumları ve onca yaşananları unuttunuz mu? Bakın tüm bunları bu kadar yetkisi olmadan tek adam yaptı. Şimdi anayasa değişir, başkan olursa eline geçireceği yetkilerle neler yapacağını düşünemiyorum.” Bir deneysel tahayyülün değil, hayatın tam orta yerinde insanı dışlayan, bir bildiren olarak “bu vatan bizim” jargonunun asıl ortaya çıkarttığı geriye artakalan yıkım işte bu sözlerdedir. Ortak iradenin üzerinde yükseltilen, var edilen tahakküm gölgesinin meselesidir cisimleşen.
Dünden devralınmış olanı, 1890’ların sonundan, belki de ta meşrutiyetin ilanındaki “temel hakları” ve demokratikleşme reformlarına varma mücadelesi sırasında ülkeyi tek tipleştirmek için Ermeni halkından başlanarak kurulan tüm yok etme düzeneğinin her yerde ve her şekilde yeniden var edilmesidir mesele. Tam anlamıyla bunun devamlılığındaki hâldir o tacizlerdir bu vatan bizim size ne ya hu! Nihai çözümü, Siyasal İslamcı dalgayı enine boyuna güncelleyerek devletin ol sabık tehditkâr hâlindeki Türk olmayana “hayat yok” ilavesini bir daha benimseyerek çürüme bir kez daha kesintisizleştirilmektedir.
Ragıp Zarakolu’nun bahsiyle “Anayasa halk oylaması ile 150 yıllık, ‘tiranlık sistemine’ dönüp dönmeyeceğimiz belirlenecektir bir yerde.” Anayasa hukukçusu olduğu zikredilen, Erdoğan’ın danışmanlarından Burhan Kuzu’nun dilinin altından çıkandır. “16 Nisan referandumunda evet çıktığında ülke yeniden doğmuş gibi dinamizm kazanacak. Hayır, çıktığında olacakları düşünmek bile istemiyorum.” Kendini hep tekrarlayan akıl bu tehdit mesajının paralelinde, anlık manevralar her defasında daha feci olanı var etmek için değerlendirmeler tam da ol menzili “vatanı” güncellemektedir. Burası kimin vatanı olarak sayılıyor bu bahis hâlâ yanıtsızdır.
Olmakta olan, olmasına çabalanan bütün, cürüm, tehdit ve yıldırının merkezde olduğu -toplama kampından mülhem ülkeyi var etmektir. Sorguların artık geçersiz sayıldığı erke teslimiyetten de ötede bir rehineliğin süreğen addedildiği bir yerde var edilen memleket değildir artık “toplama kampıdır”. Zonguldak’ta, maden işçilerine seslendiği referandum mitinginde Bay Erdoğan’ın söylediği sözün yekûnu o menzili bildirmektedir. Bay Erdoğan’ı dinlemeye gelmiş ol maden işçileri ve genel maden işçileri sendikası yönetimi “işçi alınsın, üretim artsın” diye slogan atarlar.
Erdoğan ise yanıtlamak yerine bu çağrıyı terslemeyi tercih eder daim olduğu üzere, yeniden. “Bir de eleman almakla üretim artmıyor. Biz her şeyi düşünürken, ülkenin menfaatini de düşüneceğiz. Olayı bazı fitne unsurlarının araya girmesiyle slogana dönüştürmeyeceğiz. Hep birlikte ekmek sahibi olacağız. Buraya 3bin, 3bin 500 işçi alan benim. Bana slogan atmayın, bunu başkalarına yapın.” Soma’da yaşatılan kırım ve fecaat düzeninin Zonguldak’a taşınmaya çalışılmasıdır ‘yinelenmek istenen’.
Yolu, köprüyü yapmak bir yana, hayatı imal edenlere karşıtlığı güncellerken ol Zonguldak’taki işçilere, bu tehditler ve tahakküm nüvelerini güncellemek söz konusu edilendir. Cürümlerin bağında söz çürütülendir. Birbirlerine hep bağlı olarak biteviye tekrarlanan cürümler, seslendirilenlerdeki göndermelerle sağlama alınanlar bu yıkımı imlemektedir. Seslendirilenin yıkımı artık sabit bir ‘sonuç olarak’ Bakur Kürdistan’ından o Suriye topraklarına, Türkiye’nin geri kalanında her şekilde o vatanın o imgenin çürütülmesini göstere gelmektedir.
Savunulanlarla yaşatılanlar bu kırım hâli, ol şok doktrini ekonomisinin en akla düşmeyecek odaklarını ifşa etmektedir. “Bu vatan bizim, size ne” sözünün arkasından yansıtılanlar bunlar değildir sadece. 2014’deki yerel seçimleri öncesinde AKP’nin Osmaniye mitinginde “Hırsız Var” pankartını açtığı için başbakanlık korumaları ve kolluk kuvveti tarafından işkence edilmiş olan İbrahim Alıcı isimli yurttaş, Bay Yıldırım’ın katılacağı miting nedeniyle gözaltına alınır. Adana İl Milli Eğitim Müdürlüğü öğretmenlere Bay Erdoğan’ın mitingine katılıp katılmayacaklarına dair bir yoklama gerçekleştirir. İzmir’de, Urla Devlet Hastanesi yönetimi Bay Erdoğan’ın mitingine katılımı bir zorunluluk kılar.
Emek Partisi Genel Başkanı Selma Gürkan hakkında referanduma sunulan “anayasa değişikliği” ile ilgili olarak partisinin basın toplantısında yaptığı “eleştiriler” nedeniyle TCK 301. Madde’den kovuşturma açılır. CHP Kayseri milletvekili Anık, Talas’ta hayır propagandası yaparken eline aldığı bıçak ile “hepinizi öldüreceğim” diyen “esnaf!” Abdullah Ateş tarafından taciz edilir. “Bu ülke bizim, size ne” efelenmesinin sadece satır aralarında görünen yüzü tüm bu tehdit, yıldırı, terörize etme hallerindedir. Yasak, yıldırı, baskı ve sonu hiç gelmeyen gözdağları bu vatanın sahipliliği konusunda -yeni olanı bildirmektedir.
Cumhuriyet gazetesi soruşturmasında tutsak edilen avukatlar Aşkın Atalay, Mustafa Kemal Güngör ve Bülent Utku için İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde adalet nöbetine başlayan meslektaşları, polisler ve özel güvenlikçiler tarafından sürüklenip darp edilerek dışarı çıkartılırlar. Avukatlara yönelik saldırılar sırasında Erkan Sabri Ünver’in ayak bileği kırılır. İşkence kameralar kayıttayken gerçek kılınır. Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı Gökmen Yeşil’in burnu kırılır. Yapılan operasyonlar o düzeni, devam ettirmek için şiddeti dört koldan savunmalar yeniden ve yeniden var etmeler, 16 Nisan öncesindeki ve sonrasındaki “memleketi” bildirmek içindir.
Arasız, fasılasız hiç reklâmsız bir Türkiye imalatı karşı karşıya bırakıldığımızdır. Dönüşümü mutlak teslimiyet üzerinden kuran ülke, artık sahici bir karanlıkla hemhaldır. “Bu vatan bizim, size ne” aklının yenilenmiş hâli bu çürüten istikamette her gün olan bitenlerde var edilen bu karşıtlıktır. Kavacık Mahallesi Orhan Veli Kanık Caddesi’nde pankart asan gruba, saat 01.30 sıralarında bir otomobilden ateş açılır. İstanbul Beykoz’da güncellenen, her gün sabah öğle ve akşam terörist, hain olarak bildirilen o hayır tercihini savunanlara karşıtlık en sonunda kurşunlarla mesajını iletir. “Bu vatan kimindir” bahsini tamamlayan bir kargaşa bugün yeniden şu yukarıdaki karanlıkla birlikte savunulur.
Sonrasının bahsi ise ne olacaktır, bu hâlâ yanıtsızdır. Kesin ve kesintisiz bir biçimde cürümlere rehin edilen ülke gerçekliği üzerinde emek sarf edilmeye devam olunandır. Dönüşümü kasten, kesintisiz bir teslimiyete vardırmak için referandum son dönemin en büyük sığınılan limanıdır artık. Ekranlarda İsimsiz, Savaşçı, Söz gibi dizilerle ol düşman addedilenlere yeniden Kürd’ü ekleme çabası bu bahsin bir diğer tezahürüdür.
Referandum güncesinde “o hain, bu bölücü, şu terörist” diye atılıp tutulurken, birileri denizlere dökmekten, ötekileri altta kalmadan nefretin en olmadık hâllerini birkaç puan öne geçmek için kullanmaktan çekinmediği yerde televizyonları da bu kinle mülhem klişe tabirlerin havada uçuştuğu dizilerle donatarak milli ve yerli ülkenin ol istikameti kesintisizleştirilir. Bariz nefretle yol almaktan kaçınmayan bunu bir tevatür değil artık, yaşamın göbeğinde el üstünde tutulan bir mesel olarak gören aklın tezahürü sanki hiçbir şey olmamış gibi Bakur Kürdistan’ındaki yıkımı yeniden Kürd’e mal etmektedir.
Olabileceği, önlenebilir olanı bir kenara terk etmiş ülkenin cerahatle aşık atması kesintisizleştirilendir artık burada. Kapatılan Gündem Çocuk Derneği’nden Ezgi Koman’ın bahsini alıntılayalım buraya; bir kez daha iliştirelim ve biz de soralım. ‘Çatışma atıkları çocukları öldürmeye devam ediyor. Bir başka çocuğun daha ölmemesi için alınması gereken önlemler bu kadar açıkken kim, neyi beliyor?’ Hayata düşülen şerhleri can alarak, canı candan çalarak, kentleri tarumar ederek ama illaki hayatı ha orada ha burada bir biçimde kuşatma gayretiyle yoluna devam diyen bir ülke, bir yaşatan değildir, tüketendir bir kez daha. Daha iyi bir gelecek iminin, tahayyülünün alenen geçersiz kılınması çabasında ilerlenendir.
“Tarihteki isyanların çoğu, uzun zamandır istismar edilmiş ya da unutulmuş bir adaleti yeniden tesis etmek için çıkmıştır. Ancak Fransız Devrimi, Daha İyi Bir Gelecek ilkesini dünyaya ilan etmiştir. O andan itibaren solda olsun, sağda olsun bütün siyasi partiler, dünyada mevcut acıların azaltıldığını ve azaltılacağını vaat etmek durumunda kalmıştır. Böylece bütün felaketler, bir ölçüde, umudur hatırlatır olmuştur. Tanıklık edilen, paylaşılan ya da çekilen her acı kuşkusuz acı olarak kalır, ama bu acının varolmayacağı bir geleceğe doğru atılacak bir adım olarak hissedildiğinde, kısmen üstesinden gelinebilir. Felaket kendine tarihi bir çıkış yolu bulmuştur! Bu iki trajik yüzyıl boyunca, trajedinin bile bir vaat taşıdığı düşünülmüştür. Günümüzde vaatler kısırlaştırılmıştır. Bu kısırlığı sadece komünizmin yenilmesine bağlamak basiretsizlik olur. Asıl mesele metanın, bir umur aracı olarak, geleceğin yerini almış olmasıdır. Bu umut, alıcıları için daimi bir kısırlık anlamına gelir ve insafsız bir ekonomik mantıkla küresel çoğunluğu dışarıda bırakır.” Gericault’un önemli yapıtlarından birisi olan, Bir Kleptomanın Portresi’ni irdelediği “Dağınık Saçlı Adam” makalesinde John Berger, tam da o vatan meselinin bir yüzeyini sorgulamaktadır.
Deneysel bir tahayyülün değil, hayatın ortasında “özneyi”, onu var edeni bir hiç addetmek için icat edilen bir mefhum olarak insana karşı “bu vatan bizim, size ne” jargonu, şimdi yeni yeni diye anılanın ülkenin istikametini bildirmektedir. Berger’in gözlemleriyle birlikte sunduğunu artık bir ülke gerçekliği olarak görebilmek söz konusudur. Özne, insana kasıt güncellendikçe, yıkım var edildikçe, dahası için çabalanır. Bugün ulaştığımız seviye “bu vatan bizim size ne”yi ortada, alenen ayrıştıran, kıyan ve kasteden bir mesele olarak var edilmesinin örneklerini içeriğinden, hayatın merkezine konumlandıranların eylemleriyle dönüşümü kesintisiz kılmaktadır.
Açıktan bir vatan tahayyülü yeniden şekillendirilirken, “evet” artık tek seçenek olarak öne sürülendir ol odaktan itibaren / şimdiye. Dahası da vardır, “bu vatan kimindir” meselinin tamamlayıcısı olarak gösterilebilecek bir çürütme istencinin her neyi var ettiğini özetleyecek bir diğer örnek, Sur’da yaşatılan abluka güncesinde hayatlarını kurtarabilenlerin, geride bıraktıklarına dair tanıklıkları ile çıkagelendir. BBC Türkçe Servisi’nden Hatice Kamer imzasıyla yayınlanmış olan haberde yer bulan Kaya Ailesi’nin tanıklığıdır özet geçecek olan.
Orhan Kaya’nın ağabeyi ol Mehmet Kaya’nın hayatının nasıl çalındığına dair ilettikleridir, vatanın yeni sahiplerinin hayata nasıl da değer addetmeden, ötekisi sanılandan çaldıklarını bildirecek olan. “-Evimiz iki katlı. Abim, akşam bakkaldan erzak almak için evden çıkıyor, yengem sokağa mı, dama mı çıktığını bize söylemedi. Uzun süre gelmeyince telefonla aradı, ‘abin erzak almaya çıktı bir daha geri gelmedi’ dedi. Valilik, emniyet her yere başvurduk ama sonuç alamadık. Acaba karşı taraf mı abime el koydu diye düşündük. Ne olduğunu öğrenemedik. Ta ki bitişikteki komşumuz engelli çocuğunun raporunu almak üzere özel izinle evine gidinceye kadar.”
Mehmet Kaya’nın ortadan kaybolduğunu bilen komşu, yerdeki cesedin kime ait olabileceğini tahmin ettiğini, cesedin eşkâlinin Mehmet Kaya’ya benzediğini söylemiş polise. Kimlik tespiti 15 gün sürer. Alınan DNA örnekleri, cesedin Mehmet Kaya’ya ait olduğunu doğrular. Orhan Kaya şu söz öbeği ile var olanı bildirir. “Hem canımızdan olduk, hem malımızdan, bir de üzerine ‘biz sizi mahkemeye vereceğiz’ diyorlar. ‘Niye?’ diye sorduk, ‘adamın o damda ne işi var?’ diye cevap verdiler. Adamın erzakı kalmamış, eşinin ifadesi de belli. 56 yaşındaki eşofmanla o damda ne işi olabilir, erzak almak için çıkmış, damda vurulmuş, ölmüş.”
Genel geçer bir hikâye değildir artık bu ülkede yaşamak. Bir biçimde rehinelik, teslimiyet yahut da biat sağlama alınmadıkça, illaki teyit ettirilmedikçe onun sınırlandırılması anlık bir tecrübe olarak erk, muktedirce açık, yalın bir hakikat olarak biçimlendirilir. Bir gelecek tahayyülünün köküne kibrit suyu dökülen bu yerde, şu anlatılanlar, anılanlar, yaşatılanlar ve dahası ve nicesinde bir ülke imi artık yoktur o bahis paramparça edilendir.
Bir tükeniş sarmalından başkasını bildirmeyen, var etmeyen yeri daha ne anlatabilir, nasıl anlamlandırılabilir bunca yıkım gözler önündeyken. Yarını şimdiden tüketen bir menzilde bir hayat, bir soluk, bir ses, hepsi birden var edilebilir mi, yoksa onları sahiden yitiriyor muyuz? Bu önümüzdeki dönemin en büyük sorusudur. Yanıtını arayacağımız en önemli meselemizdir.
İstan’2017

Hiç yorum yok: