Narziss ve Goldmund

Hayvan doğar, yaşar ve ölür. İnsan ise; doğar, yaşar ve seyahat eder.
Çok uzaklardan beliren sönük ışıkların gizemini merak ederek geçirdim yaşamımı; bazen haritalarda ülke ülke, şehir şehir, köy köy gezdim. Bazen de günümüz insanın hatırlamadığı klasik filmlerde doyasıya gezdim dünyanın en ücra yerlerini. Seyahate öylesine açtım ki; bunu fiziksel bir eyleme dönüştürmem gerektiğini düşündüğüm bir dönemde Andrey Tarkovski’nin sofrasında oturuyordum. Bana iştahla Hermann Hesse’nin Boncuk Oyunu isimli eserinden bahsediyor. O kadar merak ettim ki Hermann Hesse’yi bir an önce kendisiyle tanışmalıyım fikrini kapıldım. Fakat ben Boncuk Oyunu’ndan ziyade Golmund’la tanışmayı yeğledim. Çünkü ruhumun durmak bilmeyen göçebeliğine tercüman olacaktı Golmund. Narziss mi? Onun gibi olmayı istemedim hiçbir zaman. Çünkü, insan özünde bir göçebedir ve yerleşik olmak ona aykırıdır. Öyle ki, özgür insan seyahat edendir. Yeryüzü, insanın kendisini mahpus edemeyeceği bir genişliğe sahiptir çünkü. Bundan dolayıdır ki; yerleşik olmayı akıl dışı bulmuşumdur her zaman. Bu seyahat sadece fiziksel olan bir eylem değil, aynı zamanda zihinsel bir seyahati de kapsamaktadır. Mensubu olduğumuz toplum normlarının dışında, evrensel akıl ve vicdanın varlığından haberdar olan ve yaşamını bu ölçütlere göre sürdüren düşünsel seyahate ne de çok ihtiyacımız var! Çok uzaklarda beliren ışıkların aydınlattığı, çatısının karla kaplı olduğu orman kulübesinin gizini çözmeye ne de çok ihtiyacımız var! Kişinin ait olduğu toplumun kültüründen başka kültürleri tanımaması ne tuhaf! Başka kültürleri tanımaya ne de çok ihtiyacımız var!
Mariobronn Manastırı’nın büyükçe kapısının önünde boynu köpürmüş iki at, onların fersah fersah uzaklardan gelmiş olduklarına delaletti. Atlardan ziyade iki süvari günlerdir yol geldikleri için azıkları bitmiş ve bitkin bir halde manastırın kapısında kendilerini karşılayacak birilerini bekliyorlardı. Kara taşlardan yapılmış ve uzun sütunları olan Mariobronn Manastırı’nda çok keskin bir nem kokusu vardır. Bu manastır birçok manastırın aksine sanat, felsefe ve bilim merkezidir âdeta. Öyle ki; “bilginlik ve dindarlık, safdillik ve kurnazlık, dört İncil’deki hikmet ve Yunan bilgeliğini, ak büyü ve kara büyü bunların hepsinden biraz bir şeyler serpildi, boy attı manastırda.” Nem kokusu sinmiş taşlarından Tanrı’ya yakarışın asırlık yankıları, İncil’den ayetlerin yankısı ve izbe köşelerinde yaşamın anlamına dair, varlık ve yokluk, hatta Tanrı varlığının sorgulandığı konuşmaların yankıları işitilmektedir. İki süvari atından inip manastırın gıcırdayan kapısını aralayıp içerideki kestane ağacının gölgesinde otururlar. Bu kestane ağacı Roma’ya hac ziyareti için gitmiş bir keşişin yanında getirdiği kestane ağacıdır. Bu ağaç, bazı kültürel değerleri sembolize eden bir ağaçtır. Roma’nın kutsal topraklarından Avrupa’ya taşınmış olmasının sembolüdür. “Güzelim kestane, manastır girişinde yabancı ve sevecen sallayıp duruyordu dallarını; bir baka iklimin ağacı, ince ve nazlı duygular, hafif üşümeler içinde; girişteki kumtaşından ince ve zarif çift sütunlarla kemerli pencerelerin, saçakların ve direklerin mermer bezekleriyle gizliden akraba; güneyli yabancılar tarafından sevilip el üstünde tutuluyor, yöre halkı tarafında ise egzotik bir ağaç gözüyle bakılarak hayretle seyrediliyordu. Kitabın ilk sayfasındaki bu aktarım, kendi toprağından kopup başka topraklarda filizlenmesiyle kestane ağacıyla Goldmund’u ilişkilendiriyor.
Manastırın başrahibi Daniel karşılar konuklarını. Sabahın ilk saatleriydi, duvara oyulmuş nişlerin içinde kandiller aydınlanan sabahın ilk ışıklarıyla birlikte artık etrafını aydınlatıyordu sadece. Goldmund ve babası için mutfak bölümünde bir kahvaltı masası hazırlandı. Bu masada Narziss isminde genç bir öğretmen de oturuyordu. İlk tanışıklık, ilk vefa, ilk günah ve ilk dostluğun masasıydı bu. Goldmund oturduğu yerden etrafını süzdü ve bu manastıra ait olacağı fikri, üstelik bir ömrü burada geçireceğini düşününce günlerdir yol gelmesine rağmen boğazından pek bir şey geçmedi. Narziss de hiçbir şey yemeden, düşünceli düşünceli oturuyordu. Goldmund ve Narsiss o kadar sessizlerdi ki sanki masada Rahip Daniel ve Goldmund’un babası vardı sadece. Goldmund henüz çok küçükken annesi, babasından ayrılmış ve her ikisini de bırakarak evden kaçmıştır. Goldmund annesinin Tanrı’ya karşı işlediği günahın kefaretini ödemesi için yaşamını Tanrı’ya adamasını ister. Bundan dolayı kendisini manastıra getirmiştir. Üstelik bir daha birbirlerini görmeyecekleri halde. Goldmund’la babası oğluyla vedalaşıp onu bu hayatta yapayalnız bırakır.
Narziss felsefe ve bilimle uğraşan zeki bir rahip adayıdır, Goldmund ise; ruh özgürlüğüne erişmiş bir öğrenci. Narziss öğretmenliği dolayısıyla Goldmund’la aralarındaki mesafeyi sürekli korumaya çalışmakta, korudukça da Goldmund’a beslediği hayranlık ve saygı derinlik kazanmaktadır. Manastır öğrencileri bazı geceler gizlice manastırdan ayrılarak çevre köylerin kızlarıyla buluşmaya giderlerdi. Goldmund da böyle bir gecede diğer öğrencilere uyarak onlarla gitmeye karar verir. Korku ve pişmanlıkla dolu geceden sonra yaptığı şeyin yanlış olduğunu düşünerek bir daha asla böyle bir şeye yeltenmeyeceğine kendi kendisine söz verir, ta ki bir gün ormana şifalı bitkiler toplamak için gittiği sırada çingene kızla karşılaşıncaya dek. Narziss inzivadadır, Narziss Tanrı’nın uysal ve dindarlık tohumu; Goldmund’u karşısında dikilmiş bulur. Goldmund, o gece manastırdan ayrılmak için vedalaşmaya gelmiştir. Goldmund, bütün eksiklikleri tamamlamaya gelen örnek bir peygamber: erdemi ve seyahati tebliğ eden peygamber, hayatındaki büyük eksikliği olan anne figürünü değişik kadınlarda canlandırmaya çalıştıkça annesi ikonlaşan bir azizedir artık.
Ana rahmine düşen bir damla yaşam, karanlıktan aydınlığa ve döngüsü tekrar karanlık olan bir yaşamın gizini anlatacağım sizlere. İnsansal döngünün sapmalarla yaratılışın dışına çıkmış bir çağın bireyleriz her birimiz. Şüphesiz ki; “dünya küçük bir köy” halini aldığı günden bu yana bütün göçebeliklerimizi, merakımızı ve heyecanımızı büsbütün yitirdik. Ruhu gezgin, fakat bedeni yerleşik olmanın maddenin diyalektiğine aykırı olduğunu her satırda hayıflanarak anımsatacak bir eserle söze başlayalım istedim: Narziss ve Goldmund...
Ortaçağ’ın kapkaranlık dönemi: veba... Goldmund, birçok senedir yersiz ve yurtsuz bir şekilde seyahat etmektedir. Aşk ve cinsellik hayatının tek gayesiydi. Bir yerde uzun süre kalmak, bir kadında saplanıp kalmak gibi alışkanlıkları yoktur. Aç kalır, türlü türlü tehlikelerle karşılaşır. İnsanların, Tanrı’nın gazabına uğradığı bir köyden geçtiği sırada köylüler onu ve arkadaşını taşlayarak köye girmelerine engel olurlar. Buna anlam veremeyen Goldmund, köyün dışında bulunan ıssız bir evi fark eder. Ev ahalisi ölmüştür ve cesetleri artık çürümeye başladığı için evin içi çok fena kokmaktadır. Çok geçmeden Goldmund bunun sebebinin veba olduğunu anlar. Hayvanlar bağlı oldukları yerlerde, ahırlarda açlıktan ölmüş, insan cesetleri üst üste istiflenmiştir. Oradan uzaklaştıktan sonra Hristiyanların Yahudileri diri diri yaktıklarına şahit olur. İnsanlık tarihi böyle katliamlara yabancı değildi: onun öncesinde yakılan İskenderiye Kütüphanesi, İskenderiyeli Hypatia, Jeanne d’Arc’ların katledilmesine şahit oldu.
Goldmund yorgundur artık, birçok macera yaşamış ve sevgili dostu Narziss’le karşılaşmayı ümit etmektedir. Kader ikisini zindanda karşılaştırır. Goldmund ölüm mahkûmudur. Narziss bağışlanmasını sağlar ve manastırın yolunu tutarlar. İki dost kavuşmuştur artık birbirlerine. Ta ki bir gün Goldmund ansızın seyahate çıkmak için Narziss’in karşısına dikilinceye dek. Goldmund, kafeste bir kuş; kafes açılır ve o kuş uçar yüksek dağ zirvelerine, fakat artık yorgundur ve kafese alışmıştır. Yaralı bir şekilde kafese tekrar döner. Birkaç günlük ömrü kalmıştır.
“Sevgili dostum” dedi fısıltı halinde, “yarına kadar bekleyemem. Sana veda etmem gerekiyor, bunun için de her şeyi anlatmak zorundayım. Birazcık daha kulak ver bana. Sana annemden bahsedecektim, parmaklarının nasıl yüreğimi kavramış tuttuğundan. Anne’nin heykelini yapmak yıllar var ki en sevdiğim, en gizsel düş olarak yaşadı içimde, anne’nin görüntüsü tüm görüntülerin en kutsalıydı, nereye gittimse bu görüntüyü yüreğimde taşıyıp götürdüm, sevgi ve gizle dolup taşan bu görüntüyü. Kısa zaman öncesine kadar onun heykelini yapmadan ölebileceğim düşüncesi katlanılmaz şeydi benim için; böyle bir durumda boşuna yaşamış olacağım gibi bir duyguya kapılırdım. Oysa şimdi tuhaf bir durum var ortada, benim ellerim anneme biçim verecek, onu yaratacakken, annem beni biçimlendiriyor ve yaratıyor. Kalbimi avuçlamış, söküp alıyor yerinden, içimi boşaltıyor. Beni baştan çıkartıp ölmeye ayarttı, benimle beraber içimde yaşattığım düş de, o güzel heykel, Havva Ana’nın heykeli de ölüyor. Hâlâ görebiliyorum kendisini, ellerimde yeterince güç olsa, onun heykelini yapabilirdim. Ama o istemiyor bunu, gizinin gözler önüne serilmesini istemiyor. Benim ölmemi arzuluyor daha çok. Ben de ölüyorum, ölmeyi kolaylaştırıyor benim için.” Ve fısıltı halinde şöyle dedi: “Peki, sen bir gün nasıl öleceksin, Narziss, bir annen yok çünkü? Annesiz insan nasıl sevebilir, annesiz nasıl ölebilir?”
Salih Ağbalık

Hiç yorum yok: