Latin Amerika’nın Kurtuluş Teolojisi

Sınıf meselesine karışmadım. Marx da karışmadı. Sınıf mücadelesiyle karşılaşmak da istemezdim. Vatikan’ı veya Petionville tepelerini (Haiti’de burjuva muhiti) terk etmemiş biri için bu mümkün de olabilir. Ama sorarım, Port-au-Prince sokaklarında sınıf mücadelesiyle kim karşılaşmadı! O bir tartışma konusu değil, fakat bir olgu, somut bir gerçekliktir.[1]
[Peder Jean Bertnard Aristide]
Giriş
Bu başlık altında ele alınan tartışmalar, Kurtuluş Teolojisi ile ilgili yazı dizisinin ilki olarak planlanmaktadır. Serinin bu yazısı, Latin Amerika’da bir dönem etkili olan toplumsal, siyasal ve sosyo-ekonomik problemlerin bir sonucu olarak ortaya çıkan Kurtuluş Teolojisi akımını tartışmakta ve bir sonraki yazının konusu olarak bazı Müslüman entelektüel ve fikir adamlarının İslamî Kurtuluş Teolojisi olarak adlandırılabilecek teolojik yorumlarını ele alan bir yazıya hazırlık mahiyeti taşımaktadır. Dizinin üçüncü ve son yazısında ise, Türkiye’de yakın dönemde ortaya çıkmış olan Anti-Kapitalist Müslüman hareketlerin teolojik yorumlarının İslamî Kurtuluş Teolojisi imkânı olarak tartışılması planlanmaktadır.
Toplumsal, ekonomik veya siyasal açıdan yoksulluğun, anominin, çöküşün ya da sömürünün yaşandığı düşünülen toplumlarda, bu kötü durumu aşmak için çeşitli kurtuluş reçeteleri devreye girer. Dinin belirleyici olduğu toplumlarda ise kurtuluş reçeteleri, teolojik bir bağlamda ortaya çıkar. Öte yandan dinselin temel referans kategorisi olduğu bu toplumlarda “çöküş” ve “anomi” olarak görülen toplumsal durumdan kurtuluş için geleneksel dinî tarikatlar, söz konusu problemlere çözüm üretecek bir bağlamda kurtuluş hareketlerine dönüşerek yeniden inşa edilir (Güler, 2010:91). Bu teoloji, geleneksel teolojilerden belirli yönleriyle ayrışır. Örneğin, bu teoloji geleneksel teolojilerin aksine, sosyal problemlere çözüm üretmek için pratik mücadeleye önem atfeder ve bu anlamda devrimcidir. Bununla beraber bu teoloji, geleneksel din anlayışındaki Tanrı’ya dair aşkınlık düşüncesi yerine içkinlik düşüncesini, eskatolojik düşüncenin aksine “dünyevî cennetin” gerekliliğine olan inancı, teoriyi ifade eden “iman” yerine kurtuluşu mümkün kılacak bir pratiği (“amel”i – İslamî praksisi) merkeze alması gibi belli başlı yönleriyle klasik teolojiden ayrılır. Bu yeni teolojide her şeyden önce artık mevcut eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik “devrimci” bir mücadele ruhu hâkimdir (Ekinci, 2014:11).
Latin Amerika’da 1960’lı yıllarda yepyeni bir toplumsal hareket olarak filizlenmeye başlayan; kapitalizme, emperyalizme ve yerli işbirlikçi iktidarlara karşı yoksulların ve ezilenlerin yanında mücadele etmenin gerekliliğine yaptığı vurguyla bilinen Kurtuluş Teolojisi (Liberation Teology)[2] de buna benzer devrimci bir motivasyonla, birçok ülkede (Şili, Nikaragua, El Salvador, Brezilya, Haiti vb.) kiliselere bağlı cemaatler şeklinde örgütlenen bir dinsel muhalefet biçimi olarak ortaya çıkmıştır (Ekinci, 2014:11-12). Cizvit Papaz ve Katolik müminlerin toplumun maruz kaldığı yapısal sömürü koşullarını ve yoksul semtlerdeki sefaleti gördükten sonra bu çelişkilere karşı örgütlenmesiyle, mücadelesiyle ve bazen de savaşmasıyla şekillenen, yoksulların ve ezilenlerin yanında yer almanın gerekliliğini birincil derecede dinsel ilke olarak gören bu yeni teoloji, geleneksel teolojiden farklı bir düzlemde; toplumsal, sosyo-ekonomik ve siyasal koşulların bir ürünü olarak yükselişe geçmiştir.
Kurtuluş Teolojisi’ni Ortaya Çıkaran Temel Dinamikler
Kurtuluş Teolojisi’nin 1960’lı yıllarda Latin Amerika’da ortaya çıkmasını üç temel etkenle açıklamak mümkündür. Bunlardan ilki, Amerika’nın “üvey evladı” olan bu coğrafyanın, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından birçok “İkinci/üçüncü dünya” ülkesinin yaşadığı modernleşme serüvenine benzer bir süreç yaşamasıdır. Kırsal nüfusun kentlere göçünün ardından kentlerin çeperlerinde muazzam bir yoksul kitlesi birikmiş ve din adamlarının bu sefalet ve insanî trajediyle karşılaşmasıyla birlikte İncil’in yoksullar lehine yorumu mümkün olmuş, “kurtuluşçu” bir ideolojiye duyulan ihtiyaç karşılık bulmuştur. İkinci etken ise, yoksul bölgelerdeki kiliselerde görev yapan papazlarla başlayan ve Katolik Kilisesi’ndeki kurumsal toplantılarda somutlaşan bir yenilik arayışı olarak, yoksullar lehine yeni bir teolojinin inşasına duyulan ihtiyaçtır. Yoksulluğun can yakıcı bir boyuta ulaşması, kilise içerisinde yoksullar lehine tercihli eylem çağrısında bulunan ve kutsal metinleri sınıfsal problemlerin aynasından kırarak yeniden yorumlayan bir teolojik anlayışın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Böylece kilise içerisinde çeşitli kurumsal toplantılarda geleneksel teolojiyi savunanlarla kutsal metinleri yoksullar lehine yeniden yorumlayanlar arasında bir ayrışma yaşanmış, sonuç olarak Kurtuluş Teolojisi mücessem bir hal almaya başlamıştır. Üçüncü etken olarak ise, Latin Amerika ülkelerinde yoksulluğa ve sınıfsal ayrışmaya yaptığı vurguyla belirginleşen sol hareketler ve Küba Devrimi (1959) gösterilebilir. Her ne kadar yoksullar ve baskı altında kalmış toplumsal kesimler lehine dinsel bir kurtuluş arayışında olsalar da, Katolik din adamları, kurtuluşunu arzuladıkları toplum adına mücadele yürüten ve güçlü bir teorik altyapıya sahip olan Marksist düşünceden ve sol gerilla hareketlerinden etkilenmişlerdir.
Sanayileşmekte olan ülkelerde yaşanan ekonomik gelişmeler, nüfusun büyük çoğunluğunun ekonomik aktivitelerden uzak tutulmasını gerektirir. Geleneksel tarımsal faaliyetlerin artık pek bir öneminin kalmadığı bu dönemde, kırdan kente göç hareketleri baş gösterir. Bu durum gerek şehirlerdeki ve gerekse kırsal alandaki fakirlerin marjinalizasyonuna, yani bir kenara itilip kendilerine önem verilmemesi sonucunu doğurarak onları daha da fakirliğe iter (Yel, 1998:45). Latin Amerika’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan süreç de buna benzer bir biçimde, yoksulluğun kent çeperlerinde artış eğilimi göstermesiyle sonuçlanan bir göç hareketiyle karakterize edilmektedir. Bu sürecin sonunda yoksulluk ve mülksüzleşme, Latin Amerika kentlerinin ciddi bir problemi olmuş ve artık görmezden gelinemeyecek boyutlara ulaşmıştır. Kurtuluş Teolojisi böyle bir süreçte söyleminin ve eyleminin merkezine yoksulları alarak ortaya çıkmıştır. Sanayileşme süreci ile birlikte kırdan kente göçlerde önemli bir artış yaşanmış, akabinde yoksulluk ciddi bir tehdit olmaya başlamış ve bunun bir sonucu olarak Kurtuluş Teolojisi “halkın kilisesi” şiarıyla ortaya çıkmıştır.
Öte yandan 1960’lı yıllarda Latin Amerika Katolik Kilisesi’ni etkisi altına alan Kurtuluş öğretisinin kökeni, II. Vatikan Konsili olarak bilinen Dünya Piskoposlar Konseyi’nin (1962-1965) ruhbanlara ‘dünya sorunları’ karşısında daha duyarlı olma, yoksulluk ve yoksulların sorunlarıyla daha çok ilgilenme çağrısına dayandırılmaktadır (Özbudun ve Demirer, 2005:82). II. Vatikan Konsili’nin ardından zamanla Katolik Kilisesi içerisinde yaygınlaşmaya başlayan Kurtuluş Teolojisi akımı, Kolombiya’nın Medellin kentinde 1968’de düzenlenen Latin Amerika Piskoposları Konferansı’na (CELAM) damgasını vurmuş ve bu konferanstan “yoksullar için tercihli eylem” çağrısının çıkmasını sağlamıştır. Löwy (1996:55)’ye göre II. Vatikan Konsili’nden sonra başlayan yenilenmeyle bağlantılı bir büyük kopuş sonunda tüm kiliseyi sarsmaya başlamış ve CELAM Konferansı için Medellin’de buluştuklarında, ilk kez sadece var olan yapıların adaletsizliğini mahkum edip halkın temel haklarının ihlalini ve “kurumsal şiddeti” eleştirmekle yetinmeden, aksine belli koşullar altında devrimci başkaldırının meşruluğunu kabul eden ve halkın “her türlü kölelikten” kurtuluş özlemiyle dayanışmalarını ifade eden yeni kararlar alınmıştır. İşte bu toplantılardan çıkan kararlarda da görüldüğü gibi “her türlü baskı ve kölelikten kurtuluşun” adı olarak “Kurtuluş teolojisi, bu baskı, zulüm ve ölüm dünyasında hayatın sözünü var etme çabası” gütmüştür (Gutierrez, 2011:54).
Kilise Taban Cemaatleri (CEB)
Kurtuluş Teolojisi, Kilise’nin hiyerarşik yapısına karşı, İsa’nın hiçbir zaman hiyerarşik bir yapıdan oluşan bir kilise kurmadığı yönünde bir eleştiri getirir. Nitekim bu savlarını, Hıristiyanların İsa’nın ölümünden sonra küçük gruplar halinde yaşamış oldukları gerçeğine dayandırmaktadırlar. İşte bu “küçük gruplar”, Yel’e göre, bugün Latin Amerika’daki communidades de base (CEB - üs komünleri) olarak bilinen “kilise taban cemaatleri”- ne ilham vermektedir (Yel, 1998:50). Latin Amerika ülkelerinde Katolik yoksullar arasında hızla yayılmaya başlayan ve “yeni pratik ve yeni teolojik düşüncenin öncüleri” (Löwy, 1996:52) olarak ifade edilen CEB’ler, “Kitab-ı Mukaddes’in mesajını doğrudan reel durumlar ile ilişkilendirerek” (Özdoğan, 2010:29) “yoksullarla dolu bir dünyada” yoksulların yanında yer almanın gerekliliği üzerine ortaya çıkan yeni teolojinin örgütsel altyapısını oluşturmaktadır.[3] Bulundukları bölgelerde “Kilise örgütlenmesinin bir parçası” olan taban cemaatleri, Löwy (1996:61)’ye göre “faaliyet ve tartışmalarını genişleterek, giderek toplumsal görevleri kapsamına almaya” başlamıştır: Gecekondularda konut, elektrik ve su için; köylerde ise toprak için mücadeleler yürütülmüştür. Ona göre böylece, “bazı hallerde bu mücadelelerin deneyimi politikleşmeye ve CEB’lerin birçok önder ve üyesinin sınıf mücadelesi yürüten partilere veya devrimci cepheye katılmasına yol açmıştır.” Halk bu dönemde kiliseyi sadece bir şeyleri dile getirmek ve inancını sağlamlaştırmak için yeni bir yer olarak değil, aksine örgütlenme ve harekete geçmenin bir alanı olarak da keşfetmiştir (Betto, 1996:135).
Özetle, İsa’nın inayetini ve kurtarıcılığını günümüz bağlamında yoksulların gözünden anlamaya çalışmanın bir yöntemi olan Kurtuluş Teolojisi (Gutierrez, 2011:35), Latin Amerika’da 1950’li yıllarda başlayan göçlerle birlikte kentlerin varoşlarında muazzam bir yoksul kitlenin birikmesinin ardından ortaya çıkan yeni bir teolojidir. Kilise taban cemaatleriyle veya misyoner faaliyetler sırasında bu yoksul kitlelerin durumuyla karşılaşan bazı din adamları, hakiki bir mümin olmanın yoksul ve ezilenlerin yanında yer almayı gerektirdiğini düşünmeye başlamışlardır. II Vatikan Konsili ve Medellin Konferansı (CELAM) ile olgunluğuna erişen Kurtuluş Teolojisi fikri, din adamlarının yoksul öznelerle birlikte mücadelelerini ifade eden bir dinsel yorum haline gelmiştir. Bu sayede din adamları süreç içerisinde yoksulluğa, sınıflaşmaya ve baskılara karşı mücadelede çeşitli teorileri kullanmaya başlamış ve kapitalizme karşı örgütlü mücadelelere girişmişlerdir. Bu mücadele sürecinde kimisi sürgüne gönderilmiş, kimisi ise ölüm mangalarınca öldürülmüştür. Latin Amerika’nın farklı ülkelerinde; El Salvador’da Peder Rutilio ve Oscar Romero, Nikaragua’da Garcia Laviana gibi birçok papaz, Kurtuluş Teolojisi akımına katıldığı, kiliselerde ve çeşitli toplantılarda sistem karşıtı ya da yoksullar lehine propaganda yaptıkları gerekçesiyle fail-i meçhul cinayetlere kurban gittiler. Kimisi kilisedeki ya da toplantılardaki konuşmalarının ertesi günü infaz edildi, kimisi ise katıldığı gerilla saflarındayken (“İsa yaşasaydı gerilla olurdu!” diyen Kolombiyalı Camilo Torres gibi) çarpışmada öldürüldü. Bu fail-i meçhullerle ve gerilla saflarında gerçekleşen ölümlerle birlikte Latin Amerika’da kilise taban cemaatleri daha da radikalleşti ve eskisinden daha güçlü bir şekilde örgütlenmeye başladı. Kimi ülkelerde bu radikalizm sol gerilla hareketlerine katılımı artırdı, kimisinde ise devrimle sonuçlanan bir süreci besledi. Örneğin Nikaragua’daki Sandinist sol devrimine giden süreçte Kurtuluş teologlarının ve Katolik müminlerin payı yadsınamaz.[4] Zira Löwy (1996:81)’nin de ifade ettiği üzere, Nikaragua’da devrim giden süreçte mücadelenin en şiddetli, eylemlerin en örgütlü ve etkili olduğu yerler, tam da Kilise taban cemaatlerinin etkili olduğu yerlerdi. Tüm bu sürecin ardından Sandinist hareketindeki sol da Hıristiyan gerçekliğinin devrimci boyutunu kabullenmiş ve 8 Ocak 1980’de yayınladıkları din üzerine açıklamalarında şöyle söylemişti:
Hıristiyanlar, devrimci tarihimizin ayrılmaz bir parçasıydılar ve bu bir ölçüde Latin Amerika’nın ve belki de dünyanın hiçbir devrimci hareketinde olmayan bir durumdu. […] Deneyimlerimiz göstermiştir ki, aynı zamanda bir mümin ve sadık bir devrimci olmak mümkündür ve ikisi arasında hiç de uzlaşmaz bir çelişki yoktur (Löwy, 1996:81).
Kurtuluş Teolojisi’nin Teorik Referansı: Bağımlılık Kuramı
Genel olarak toplumdaki servet üretiminin, dağıtımının ve tüketiminin eleştirel açıdan incelenmesi anlamında ekonomi, kurtuluş teolojisinin ana temalarından biridir (Fitzgerald, 2011:259). Çünkü toplumun önemli bir kısmının yoksulluk sınırının altında yaşadığı bir coğrafyada yoksulların yanında mücadele etmenin gerekliliğine inanan Kurtuluş teologları, bunca sefaletin kaynağının sınıfsal ayrışma olduğunun farkında ve bu gerçekliği günlük hayatta yoksullarla direkt olarak deneyimlemektedir. Yoksulluk ve sefaletin tüm Latin Amerika ülkelerinde can yakıcı bir boyuta ulaştığına şahit olan Kurtuluş teologları, bu durumun sebebini de sömürge politikalarına ve kapitalizm gibi yapısal problemlere dayandırmaktadır. Son tahlilde Fitzgerald (2011:260)’ın da işaret ettiği gibi, çeşitli Latin Amerika ülkelerinde yoksulluk seviyeleri arasında büyük farklılıkların bulunması ve gelir dağılımının Afrika ve Asya’daki durumdan da kötü olması, bu yoksulluğun kaçınılmazlığını değil, büyük ölçüde belli kuramsal yapıların bir sonucu olduğunu gösterir.
Latin Amerika’da “merkez” ve “çevre” ülkeleri arasındaki ‘eşitsiz’ kapitalist ilişkileri açıklamak üzere Marksist akademi çevresinde bir muhalif kategori olarak ortaya çıkan Bağımlılık Kuramı, Kurtuluş teologlarının kapitalizmi ve Üçüncü Dünya’nın maruz kaldığı sömürü koşullarını anlamak için başvurdukları anahtar çözümleme araçlarından biri olmuştur. Bağımlılık Kuramı, kapitalizmin küresel boyutlarıyla ilgilenmekte ve Latin Amerika gibi Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin Kuzeyli/Batılı “merkez” ülkelerine bağımlılığının akademik eleştirisini sunmaktadır.
Liberal modernleşme teorisi, “az gelişmiş” ülkelerin gelişmiş olan ülkelerin yolunu izleyerek gelişebileceğini vurgulamakta, bu sebeple problemin ana kaynağını “az gelişmişlik” olarak görmektedir. Fakat Bağımlılık Kuramı teorisyenleri bunun aksini iddia ederek, “Üçüncü Dünya Ülkeleri”nin “azgelişmişliğini” Batılı “gelişmiş” ülkelerin onları sömürmesine bağlamaktadır. Bu teorisyenlere göre kapitalist üretim biçimi “uydu-çevre” ülkelerde modern paradigmanın öngördüğünün aksine artık “ilericilik” özelliğini yitirmiş ve yoksulluğun, sınıflaşmanın, geri kalmışlığın en büyük sebebi olmuştur. Bu durum “azgelişmiş” çevre ülkelerinin, “gelişmiş” ülkeler tarafından sömürülmesine ve onların ekonomi-politikalarına “bağımlı” kalmasına sebebiyet vermektedir. Böylece “azgelişmiş” ülkeler “gelişmiş” ülkelerce sömürülerek “gelişmekte” ve Frank’ın “azgelişmişliğin gelişmesi” olarak ifade ettiği olgu ortaya çıkmaktadır (Frank, 1966).
Kapitalizmin yoksulluğu üreten temel yapısal problem olduğuna şahit olan “Kurtuluş teologları, Latin Amerika Bağımlılık Teorisi’yle aynı çizgide yer alarak, zengin ‘Kuzey’ ülkeleri ile insanlığın dörtte üçünü barındıran yoksul ‘Güney’ ülkeleri arasındaki ilişkinin son derece adaletsiz olduğunu söylemiştir” (Fitzgerald, 2011:261). Dolayısıyla yoksulluğun nedenlerinin anlaşılması noktasında teorik yeni açılımlar sağlayan bu nokta, kapitalizmin toplumsal maliyetinin giderek daha çok farkına varılması süreçleriyle bütünleşmiştir.
Kurtuluş Teolojisi gibi dinsel bir hareketin, Bağımlılık Teorisi gibi Marksist bir dünya görüşü ile ilişkisini; yoksulluk, sınıfsal ayrışma ve toplumsal sömürü gibi mevcut problemlere acil çözümler üretme arayışıyla birlikte düşünmek gerekir. Toplumsal ve siyasal problemlere karşı mücadelede en uygun yöntemi sözü edilen problemlere ilişkin çözümler üreten bir teoride bulan Kurtuluş Teolojisi, teorik ayrılıklarla meşgul olmadan ve materyalizm/ateizm tartışmalarıyla vakit kaybetmeden Bağımlılık Teorisi’nden istifade etme yoluna gitmiştir. Dolayısıyla Latin Amerika’daki Kurtuluş Teolojisi’nin Marksizm’le olan ilişkisinin sadece toplumsal pratikte yoksullar için birlikte mücadeleyle sınırlı kalmadığını, bunun yanında teorik bir ilişkinin de söz konusu olduğunu söylemek mümkündür.
Kurtuluş Teolojisi ve Geleneksel Teolojilerden Farkı
Kurtuluş teolojisi, içerisinde doğduğu toplumsal gerçekliğin etkisiyle ve teolojinin yoksullar ve ezilenler lehine yeni bir yorumu olması itibariyle geleneksel teolojilerden belli noktalarda ayrılır. Latin Amerika Kurtuluş Teolojisi, kapitalizmi sebep olduğu yoksulluktan ötürü suçlamakta ve onu “kurumsal bir günah” olarak görmektedir. Gerçek bir Hıristiyan’ın bu “kurumsal günah”a karşı çıkması gerektiğini vurgulayan bu yeni teoloji, yoksullar için, sınıfsal çelişkileri ve sınıf mücadelesinin mahiyetini anlamak üzere Marksizm’i ve özellikle Latin Amerika’daki Marksizm’in kapitalizmi anlama yöntemi olan Bağımlılık Teorisi’ni kullanır. Tüm bunları, İsrailoğullarının Mısır’dan göçünü anlatan “Exodus”u (İncil’in “çıkış” olarak bilinen bölümünü) işaret ederek ve İsa’nın acılarıyla şimdiki yoksulların acıları arasında bir analoji kurarak “yeni bir incil okuması”yla anlamayı öneren Kurtuluş Teolojisi, kurtuluşun ancak yoksulların yanında yer alıp onlarla birlikte mücadele etmekten geçtiğine inanmaktadır. Kısacası Kurtuluş Teolojisi, bazı yönleriyle geleneksel teolojilerden belirgin bir biçimde ayrılarak yeni bir anlayış ortaya koymaktadır. Bu ayrım noktaları üzerinde duran Löwy’ye göre, Latin Amerikalı Kurtuluş Teolojisi’nin yerleşik Katolik ve Protestan Kilise öğretisinden radikal bir biçimde ayrılan bazı temel yönleri şunlardır: (1) Kurumsal günahın bir biçimi olarak bağımlı kapitalizme karşı şiddetli bir manevi ve toplumsal suçlama, (2) Yoksulluğun nedenlerini, kapitalizmin çelişkilerini ve sınıf mücadelesinin biçimlerini anlamak için Marksist yöntemlere başvurma, (3) Yoksulların tarafını açıkça tutma ve onların kendi kurtuluşları için yürüttükleri mücadeleyle dayanışma, (4) Kilise taban cemaatlerinin yoksullar arasında yeni bir kilise biçimi olarak ve kapitalist sistemin getirdiği bireyci yaşam tarzına bir alternatif olarak geliştirilmesi, (5) İncil’in exodus (İsrailoğullarının Mısır’dan göçünü anlatan bölüm) gibi bölümlerinde köleleştirilmiş bir halkın kurtuluş mücadelesine örnek olacak yerlere büyük bir titizlik gösteren yeni bir İncil okuma tarzı, (6) Dinin asıl düşmanı olarak (ateizme değil) putperestliğe karşı, yani yeni firavunlar, Sezarlar ve Herotlar tarafından tapılan refah, iktidar, ulusal güvenlik, devlet, askeri güçler, “Batı Hıristiyan uygarlığı” gibi yeni putlara karşı mücadele, (7) Sonunda İsa ve Tanrı’nın Krallığı’nca gerçekleşecek kurtuluşun, insanın tarihsel kurtuluşuyla öne alınması (dünyevi cennet fikri), (8) Tanrı ve insanın tarihinin birbirinden ayrılmamakla birlikte farklı olduğunu öne süren ve İncil geleneğinin değil Yunan filozofu Platon’un bir ürünü olan geleneksel düalist teolojinin eleştirisi (Löwy, 1996:42)
Löwy’nin vurguladıklarını da göz önünde bulundurarak ifade edecek olursak, yoksulluğun ve sınıfsal ayrışmanın hüküm sürdüğü toplumsal şartlarda bu sorunlara çözüm üretmek üzere ortaya çıkan Kurtuluş Teolojisi, geleneksel Roma Katolik Kilisesi’nin temsil ettiği “Kuzeyli teolojilere” eleştiri getirmek ve onların aksine “Üçüncü Dünya” teolojilerini temsil etmek suretiyle açıkça yoksulun, sınıfsal açıdan mahrum olanın, ezilenin ve sömürülenin yanında yer alır. Bu sebeple Kilise tarafından çok sefer “Marksistleşmekle” suçlanmıştır.[5] Kurtuluş Teolojisi özellikle dışlanmış ve yoksul bırakılmışlar için mücadele etmeye önem atfetmekte, İncil’i ve İsa’nın öğretilerini yoksullar lehine okumakta, yoksulları ve dışlanmışları teolojinin birincil muhatabı kılarak, “epistemolojik bir paradigma değişikliğine” gitmektedir (West, 2011:156). Bu “paradigmatik kopuş” itibariyle Kurtuluş Teolojisi, “Kuzeyli teolojiler”den ayrılmaktadır. Rowland (2011:21)’a göre “Avrupa teolojisinin gündemi, imanın hakikatini düşünmeye ve açıklamaya daha çok yoğunlaşırken; kurtuluş teologlarının imanı gerçek hayatla paralel gider ve bununla diyalektik bir ilişki içindedir.” Nitekim Kurtuluş Teologları bu ayrılığı birçok yerde ifade etmiş ve Roma Katolik Kilisesi’nden farklı bir dinsel yorum benimsediğini açıkça ortaya koymuştur. Örneğin Löwy’nin aktardığına göre kendisi de Kurtuluş teologlarından olan Gutierrez, Kiliseyi “toplumsal adaletsizliği mahkum etme”ye çağırdığı bir sözünde şöyle söylemektedir: “Kilise egemen sistemin bir dişlisi olmaktan çıkmalı, İncil’deki peygamberlerin geleneğini ve İsa’nın kişisel örneğini izleyerek, güçlülere karşı tavır almalı ve toplumsal adaletsizliği mahkum etmelidir” (Löwy, 1996:57). Öte taraftan Kurtuluş Teolojisi, geleneksel teolojinin Mesihçi ve eskatolojik anlayışının aksine, kurtuluşun yoksul ve ezilmiş öznelerle dayanışarak bu dünyada, “dünyevî bir cennet” ile sağlanabileceğini düşünmektedir. Bu anlamda “umut teolojisi” olarak da adlandırılan (Moltmann’dan akt., Akdal, 2014:92-97) “dünyevî cennet” fikri, geleneksel teolojiye dayanan eskatolojik düşüncesinin aksine, kurtuluşu tarihsel momentte ele alan ve kurtuluşun öte dünyada değil bu dünyada gerçekleşeceğini savunan bir teolojik yoruma dayanmaktadır.
Kurtuluş Teolojisi, insanların müminler ve ateistler olarak değil, ezenler ve ezilenler olarak, adaletsiz toplumu ayakta tutmak isteyenler ve adalet için mücadele edenler olarak ikiye ayırmaktadır (Özdoğan, 2010:30). Dine inananlar ve inanmayanlar arasında bir ayrım yoktur; ayrım, yoksulların çıkarlarını savunanlarla ezenlerin ayrıcalıklarını korumaya çalışanlar arasındadır (Betto, 1996:135).[6] Buna göre, temel problem, modern ve bilimsel dünyamızda Hıristiyan olarak kalmanın nasıl mümkün olabileceği değil, aksine yoksulluğun, adaletsizliğin ve baskının kol gezdiği dünyada Hıristiyan olmanın ne anlama geldiğidir. Dolayısıyla mücadele din ile ateizm arasında değil, ezen ve ezilen arasındadır. Zira “Kurtuluş Teolojisi söyleminde mümin bir kişinin ötekisi, Kilise’ye ait resmî söylemdeki gibi ‘tanrıtanımazlar’ ve ateistler değil, modern kapitalizmin yarattığı yeni ‘putlar’dır.” Geleneksel Hıristiyan inancındaki ötekiler “tanrıtanımazlar” ve “ateistler” iken, Kurtuluş teologlarına göre öteki kavramını karşılayanlar Hıristiyanlığın tanrısına iman etmeyenler değil, kapitalizmin Tanrısallığına, “meta fetişizmine”, “mülkiyetin ve siyasi otoritenin putlaştırılmasına” iman edenlerdir (Akdal, 2014:7-113-114). Bu sebeple mücadele nesnesi ateizm değil, insanları ezdiği ve yoksullaştırdığına inanılan kapitalizm olmuştur.
Hıristiyan dindarların dinsel kimlikleriyle siyasi bir mücadeleye katılması neticesinde gelişen Kurtuluş Teolojisi, daha çok pratik koşullar tarafından belirlenen ‘teolojik bir paradigma’dır (Yazçiçek, 2004:69). Bu tamamen yeni bir paradigmadır ve yoksullarla birlikte kurtuluşu önceler. Bununla birlikte Kurtuluş Teolojisi, koşulların analiziyle işe başlar; çünkü bu koşularda yaşayan insanların çığlığına karşılık vermek ister. Onu diğer teolojilerden ayıran nokta budur (Wielenga, 2011:56). Diğer bir ifadeyle, kilit nokta şudur: Öğrenmeyle başlamak yerine, kurtuluş teolojisi önce hayat içinde uygulanır (Rowland, 2011:22). Dolayısıyla Kurtuluş Teolojisi’nin, önceki teolojilerden bu anlamda “kopuş”u temsil ettiğini söylemek mümkündür. Burada “kopuş”, teolojiden değil, teolojinin geleneksel bağlamından “paradigmatik” bir kopuştur. Nihayetinde Kurtuluş Teolojisi; teolojinin yoksullar, dışlanmışlar ve baskıya maruz kalmışlar lehine yeniden yorumlanmasıdır.
Teoriden Önce Pratik ya da İmandan Önce Amel
Latin Amerika toplumlarında yirminci yüzyılın ikinci yarısında görülen yoksullaşma ve özellikle Brezilya gibi gelişmekte olan ülkelerde görülen “topraksızlaşma” eğilimi, bu coğrafyanın yoksulları için yeni bir döneme girildiğinin habercisi olmuştu. “Topraksızlaşan” köylülerin kitleler halinde kentlerin varoşlarına göç etmek zorunda kalması, kentlerde yoksulların birikmesine sebebiyet verdi. Yukarıda da ifade edildiği gibi bu olgu, söz konusu yoksulluğu ortadan kaldırmak üzere nevzuhur bir toplumsal mücadele biçiminin, Kurtuluş Teolojisi’nin ortaya çıkmasını sağlayan en önemli etkenlerden. Dolayısıyla denilebilir ki Kurtuluş Teolojisi, toplumsal gerçekliğin içerisinden doğmuştur. “Bu nedenle Kurtuluş Teolojisi’nin başlangıç noktası, kutsal kitaptan çıkarılan anlam ve gelenek değil; gecekondu bölgelerindeki yaşam ve toprak mücadelesi, temel haklardan yoksunluk, insanların refahı hakkındaki umursamazlık, ölüm mangaları ve mültecilerin parçalanmış yaşamlarıdır” (Rowland, 2011:21).
Aydın (2000:143)’a göre Kurtuluş Teolojisi teori, yani “anlama”yla; uygulama, yani eylem arasındaki ilişkide farklı bir anlayış ileri sürer. Geleneksel moral teoloji de dâhil diğer Hıristiyan teolojilerinde teori, yani “anlama” önce gelir. Yani bir kimse önce Hıristiyan geleneğinin ne olduğunu ve kişinin içinde bulunduğu özel durumla ilgili ne söylediğini tespit etmeli ondan sonra da edindiği anlayışı kendi durumuna uygulamalıdır. Aydın, bunun aksine Kurtuluş Teolojisi’nde baskı ve zulüm altında olan kişiler adına kurtarıcı bir eylem içinde olmadıkça başarılı ve verimli bir teolojik düşüncenin mümkün olamayacağını ileri sürer. Buna “Pratik epistemoloji” diyen Bennet’e göre, bütün kurtuluş teolojileri açık olduğu üzere, sorumluluğu esas alır. Görev edinilen eylem risk taşır. […] Pratik epistemoloji öznelliğe ve bağlama dayanan bütüncül bir epistemolojidir. İnsanın durumu, ilişkiler ağıdır ve pratik, bu ilişkileri eylem üzerinden yeniden şekillendirmeyi içerir (Bennet, 2011:255).
Yoksullarla, ezilenlerle birlikte mücadele etmeyi gerektiren “Kurtuluş Teolojisi’nin temel modeli Marksist diyalektik bağlamından doğar ve pratikten teoriye ve oradan değişen pratiğe doğru gidişi kapsar” (Bennet, 2011:243). Kurtuluş Teolojisi’nin en önemli özelliği, dinsel metinlerden hareketle mevcut koşulları yorumlamak değil, mevcut koşulların ışığında dinsel metinleri yorumlamaktır. Diğer bir ifadeyle burada önemli olan teoriden pratiğe gitmek değil, pratik ışığında teoriyi yeniden inşa etmektir. Bu tam da Marksizm’in “praksis” kavramına karşılık gelmektedir. Praksis, Marksist literatürde teoriyle pratiğin diyalektik diyalogunu ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Örneğin Marx, “Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir” (Marx ve Engels, 2008:64) sözüyle, teoriyi bir adım öne taşıyarak onun pratik koşullarla ilişkisine, bir “praksis”e vurgu yapmaktadır. Kurtuluş Teolojisi’nde de “praksis” kavramının önemli bir yeri vardır ve burada “praksis”, teolojik teoriyi aşmanın bir aracı olmakta, teolojinin pratik koşullarla olan diyalektik ilişkisi sayesinde yeniden inşa edilmesini ifade etmektedir.
Kurtuluş Teolojisi ve Marksizm
Kurtuluş Teologları, mücadelelerini “yapısal günah” olarak ifade edilen Kapitalizme karşı yoğunlaştırır ve “piyasa ekonomisini ilahi bir dille eleştirir” (Fitzgerald, 2011:272). Kapitalizm ile mücadelelerinde Marksizm’in yardımını da alarak toplumsal hayatın içerisinde yoksulların mücadelesine katılır. Latin Amerika’da nüfusun hızlı artışı ve kırsal bölgelerden kentlere doğru kayan demografik yapı, “Kilisenin geleneksel olarak dayandığı statik ve durağan kültürel ortamı sarsmıştır” (Dawson, 2011:181). Dolayısıyla böyle bir süreçte ortaya çıkan ve yoksulların içinde, yoksullarla birlikte mücadeleye önem atfeden Kurtuluş Teolojisi, toplumsal gerçekliği anlamada Marksizm’den ve toplumsal mücadele biçimlerinde yer yer sol hareketlerin deneyimlerinden etkilenmiştir. Marksist bir devrim olan Küba Devrimi’nin[7] (1959) sonrasına da tekabül eden bir toplumsal hareketlilik ortamında ortaya çıkan Kurtuluş Teolojisi, Latin Amerika’daki toplumsal gerçekliği anlama noktasında çoğu zaman Marksizm’den teorik olarak yararlanmıştır. “Her iki tarafta da kendi halklarının kurtuluş mücadelelerinde sadece daha iyi bir dünya değil, aksine somut sosyalist bir toplum için yan yana mücadele etmeleri dolayısıyla pratik bir yakınlaşma meydana” (Füssel, 1996:120-121) gelmiştir.
Löwy’ye (1996:102) göre, Marksizm’in Kurtuluş Teologları tarafından “keşfedilmesinin kalkış noktasını, kitleleri derinden etkileyen tartışma götürmez bir olgu, vahşi bir gerçeklik olan yoksulluk” oluşturmaktadır. Ona göre Kurtuluş Teologlarının gözünde Marksizm, bu yoksulluğun hedeflerinin sistemli, tutarlı ve kapsamlı açıklamasıdır ve onu ortadan kaldırmak için yeterince radikal bir tutumdur.[8] Latin Amerika’da Marksist siyasî tahlil ve savaşıma (ideolojinin bizatihi kendisi için olmasa bile) fakir insanların hayatlarının iktisaden iyileştirilmesi ve daha fazla adalet adına hareket edebilmek için sempati duyan bir hayli farklı dini eğilimler tezahür etmiştir (Mayer, 2000:94). Bazı bölgelerde ise Kurtuluş Teologları, “’La Iglesia Popular’ (Halkın Kilisesi) görüşünden hareketle hiç bir zaman karşı olmadıkları Marksizm ve Marksist gerillalarla birlikte ‘sosyal adalet ve eşitlik için bölgesel diktatörlere karşı” savaşmışlardır (Yel, 1998:42). Kurtuluş Teologları çoğu zaman Marksist yazarların eserlerinden de faydalanmışlardır. Örneğin “Gustavo Gutierrez’in 1977 tarihli ilk önemli yapıtı Kurtuluş Teolojisi-Perspektifler’de kendisinden en çok alıntı yapılan yazar Marksist Ernst Bloch’tur. Bunun yanında Althusser, Marcuse, Lukacs, Gramsci, Henri Lefebvre, Lucien Goldmann ve (Althusser’le karşılaştırıldığında Marx’ın yabancılaşma kavramını daha iyi kavradığı için) Ernest Mandel” (Löwy, 1996:101) gibi dinin ikili doğasını (devrimci ve afyonlaştırıcı) kabul etmiş isimler de, Kurtuluş Teologlarının başvuru yaptığı Marksist yazarlar arasındadır. Öte taraftan Kurtuluş Teologları için, Marksist bir kavram olan “sınıf” da yoksulluğu ve bunun sebeplerini açıklamak üzere kullanışlı bir kavramdır. Bu kavramı kullanan, hatta kapitalist sistemle savaşmak üzere sınıf mücadelesine katılmayı bir yükümlülük olarak gören Kurtuluş Teologları, bu mücadelenin eşitlikçi bir topluma ulaşmanın yegâne yolu olduğunu düşünmektedir. Kurtuluş Teologlarına göre mevcut eşitsizliklerin kaynağı sınıfsaldır ve bunun çözümü için sınıfsal saflara katılmak gerekmektedir. Dolayısıyla onlara göre “adil bir toplumun kurulması, bugün gözlerimizin önünde cereyan eden sınıf mücadelesine derhal bilinçli ve aktif bir şekilde katılmak demektir” (Gutierrez’den akt., Löwy, 1996:104).
Yusuf Ekinci
İştirakî Dergisi, Sayı 5-6, s. 69-78
Dipnotlar
1 “Papaz Aristide, Haiti’nin başkenti Port-au-Prince’deki Saint Jean Bosco Kilisesindeki vaazlarında İncil’den alıntılarla zengin oligarşinin ayrıcalıklarını, devletin rüşvet ve iltimaslarını, ekonomik sistemin toplumsal adaletsizliğini açıklayarak rejim aleyhine konuşmalar yaptı. […] Sonunda Sales Tarikatı ‘sınıf mücadelesini yücelterek kin ve şiddeti kışkırtmak’ ve ‘müminler cemaatini kışkırtmak’ suçunu işlediği gerekçesiyle Aralık 1988’de Peder Aristide’yi tarikattan attı… Aristide 1990’da Haiti devlet başkanı oldu fakat bir yıl sonra askeri darbeyle görevden uzaklaştırıldı ve sürgüne gönderildi”. Bkz. Michael Löwy. (1996). Marksizm ve Din: Kurtuluş Teolojisi Meydan Okuyor. İ.Cüre (Çev), Belge Yayınları, İstanbul, s.12-14.
[2] Bazı yazarlar, “Liberation Teology” kavramının “Kurtuluş Teolojisi” olarak çevrilmesinin problemli olduğunu ve “Özgürlük Teolojisi” olarak çevrilmesi gerektiğini vurgulamış olsa da, Türkçe literatüre hâkim olan kullanım şekli “Kurtuluş Teolojisi” olduğundan, bu yazıda “Liberation Teology” kavramı “Kurtuluş Teolojisi” şeklinde kullanılacaktır. “Liberation Teology” kavramının “Kurtuluş Teolojisi” olarak kullanıldığı kaynaklar için bkz: Michael Löwy. (1996). Marksizm ve Din: Kurtuluş Teolojisi Meydan Okuyor. İ. Cüre (Çev), Belge Yayınları, İstanbul; Christopher Rowland. (2011). Kurtuluş Teolojisi. (Ed.) Rowland, C. (Ed.). Ayrıntı Yayınları, İstanbul; Ali M. Yel. (1998). Geleneğin Bozulması: Kurtuluş Teolojisi ve Cizvitler. Divan Dergisi, 2(5), ss.33-55; Ramazan Yazçiçek. (2004). Kurtuluş Teolojisi: ‘Kurtuluş teolojisi’nden Hareketle İslami bir Kurtuluş Teolojisi’ İmkanı. Tezkire. Sayı: 40, ss:68-91; Sibel Özbudun. (2006). Latin Amerika’da Kurtuluş Teolojisi ve Sonrası. Barikat. Sayı 46 (Aralık), http://www.barikat-lar.de/barikat/46/latino.htm, (07.12.2013).
[3] “Taban Cemaatleri, aynı mahallede, aynı barakalarda, aynı köylük veya şehirlik bölgede oturan ve İncil’i birlikte okuyarak onu kendi yaşam deneyimleri ışığında tartışmak için buluşan komşulardan oluşan; gönüllü papaz veya piskoposların girişimiyle kent bölgelerindeki papazlık ve aynı zamanda kırsal alanlardaki Kapella (küçük kilise) cemaatleri içerisinde kurulmuş küçük, örgütlü gruplardır.” Löwy, Marksizm ve Din, ss. 61.
[4] İspanya doğumlu ve 1970’de Nikaragua’ya gelen peder Gaspar Garcia Laviana, 1977’de FSLN’ye (Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi) katılma kararı aldıktan bir yıl sonra bir mektubunda neden devrimci FSLN’ye katıldığının gerekçesi olarak şunları söylemektedir: “Katolik Kilisesine inancım ve üyeliğim, beni FSLN saflarında devrimci sürece katılmaya yükümlü kılıyor. Çünkü ezilen bir halkın kurtuluşu, İsa aracılığıyla toptan kurtuluşun ayrılmaz bir parçasıdır. Benim bu sürece aktif katılımım, ezilenlerle ve onların kurtuluşu için savaşanlarla Hıristiyan dayanışmasının bir ifadesidir.” Peder Gaspar Garcia Laviana bir yıl sonra ulusal muhafızlarla girdiği bir çarpışmada öldürüldü (Löwy, 1996:78-79).
[5] Kurtuluş teologları çoğu zaman Vatikan tarafından “Marksizm günahına” batmakla ya da “Kilise’nin yoksullarının yerine Marksizm’in proletaryasını” geçirmekle suçlanmıştır. Bkz. Michael Löwy, Marksizm ve Din, s.97 ve 102. Ayrıca bkz. Peter Hebblethwaite. (2011). Kurtuluş Teolojisi ve Roma Katolik Kilisesi, s. 202, 204 ve 211.
[6] Kurtuluş Teolojisi’nin Latin Amerika’da Marksizmle ilişki içerisinde gelişmesini, insanları Müminler ve ateistler olarak ayırmaması ile birlikte düşünmek gerekir. Kurtuluş Teolojisi’nin ortaya çıktığı bağlamı göz önünde bulundurduğumuzda, onun yoksulluğun toplumsal olarak çürümeye sebebiyet verdiği bir dönemde, kapitalizmin Latin Amerika toplumunda belirgin bir sınıfsal ayrışmaya sebebiyet verdiği bir ortamda geliştiğini görmemiz mümkün olur. Böyle bir bağlamda ortaya çıkan Kurtuluş Teolojisi, temel ilke olarak dinsizliğe veya ateizme karşı değil; kapitalizme, toplumsal eşitsizliğe ve yoksulluğa sebep olan yapılara karşı yer yer Marksizm’le birlikte mücadele etmiştir. Kendisi de bir kurtuluş teologu olan Füssel’e göre Kurtuluş Teologları, Marksist müttefiklerin sözde veya gerçek ateizmini değil, tersine para, iktidar ve prestij karşısındaki puta tapınmacılığı ve bunun insan varlığında yol açtığı yabancılaşmayı eleştirilerinin hedefi yapmakta ve bu putların şimdi pazar ekonomisi, girişim özgürlüğü veya ulusal güvenlik olarak adlandırılan kutsal maskelerini yırtıp atmaya çalışmaktadır (Füssel, 1996:129). Kurtuluş Teologlarından olan Frei Betto’nun, askerî diktatörlüğün gizli polisince sorgulandığı sırada yaşadığı diyalog şöyle anlatılır:
Polis: Bir Hıristiyan bir komünistle nasıl birlikte çalışabilir?
Betto: Bana göre insanlar müminler ve ateistler olarak değil, tersine ezenler ve ezilenler olarak, bu adaletsiz toplumu ayakta tutmak isteyenler ve adalet için mücadele edenler olarak ikiye ayrılmaktadır.
P: Marx’ın dini bir afyon olarak gördüğünü unuttun mu?
B: Kendisi yeryüzünü mülk edinirken, sadece gökyüzünün egemeni bir tanrı vaaz etmek suretiyle, dini halka karşı bir afyon olarak kullanan burjuvaziydi.” Bkz. Löwy, a.g.e., ss. 72.
[7] Latin Amerika tarihine yeni bir yaşam veren bir olay olarak Küba Devrimi de Kurtuluş Teolojisi’nin Markizm’le olan ilişkisini açıklamakta iyi bir örnektir. Küba Devrimi (1959), Kurtuluş Teolojisi henüz tam olarak ortaya çıkmamışken gerçekleşmiş ve Latin Amerika’daki toplumsal hareketlerde Marksizm’in etkisini kuvvetlendirmiştir.
[8] Löwy’ye göre, Kurtuluş Teologları için sosyalizm veya insani kurtuluşun herhangi bir biçimi Tanrı Krallığı’nın yeryüzüne gelmesi demek olan tam selametin sadece bir öne alınmasıdır. Löwy, a.g.e., ss.109. Diğer bir ifadeyle Kurtuluş Teolojisi için “kurtuluş”un kendisi sosyalist idealle ortak bir ufukta buluşmaktadır ve bu ortak ufkun Hıristiyan inancındaki karşılığı “dünyevî cennet”in ta kendisidir.
Kaynakça
Akdal, Hüseyin A. (2014). Kurtuluş Teolojisi Hareketinin Düşünsel ve Toplumsal Kaynakları. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü: İstanbul.
Aydın, Mahmut. (2000). “Bir Kurtuluş Teolojisinden Dinlerin Kurtuluş Teolojisine”. Divan. 2(9):133-150.
Aydın, Mahmut. (2003). “Özgürlük Teolojisinin İslami İzdüşümleri: Latin Amerika Kökenli Özgürlük Teolojisi Perspektifinden Kur-an’a Yeni bir Yaklaşım”. Tezkire. 31-32 (Mart / Haziran), ss.137-156.
Betto, Frei. (1996). Brezilya’da Kilise Taban Cemaatleri nedir? (İç.) Marksizm ve Din: Kurtuluş Teolojisi Meydan Okuyor. Belge Yayınları: İstanbul.
Bennet, Z. (2011). “Eylem Herkesin Hayatıdır”: Kurtuluş Teolojisinin Pratiğe Dayalı Epistemolojisi. İçinde: Kurtuluş Teolojisi. (ed.) Christopher Rowland. Ayrıntı Yayınları: İstanbul, ss.241-258.
Dawson, A. (2011). Dini Taban Cemaatlerinin Kökeni ve Yapısı: Brezilya Deneyimi. İçinde, Kurtuluş Teolojisi. (ed.) Christopher Rowland. Ayrıntı Yayınları, ss.180-198.
Ekinci, Yusuf. (2014). Müslüman, Proleter, Muhalif: Türkiye’de Anti-Kapitalist Müslümanlar. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü: Gaziantep.
Fitzgerald, V. (2011). Kurtuluş Teolojisi Ekonomisi. İçinde: Kurtuluş Teolojisi. (ed.) Christopher Rowland. Ayrıntı Yayınları: İstanbul, ss.259-276.
Frank, A. G. (1966). “The Development of Underdevelopment”. Monthly Review, 18(4):17-31.
Füssel, Kuno. (1996). Anlaşmazlığın Sonu. İçinde, Marksizm ve Din - Kurtuluş Teolojisi Meydan Okuyor. Belge Yayınları: İstanbul.
Gutierrez, Gustavo. (2011). Kurtuluş Teolojisinin Kapsamı ve Görevi. İçinde: Kurtuluş Teolojisi. (ed.) Christopher Rowland. Ayrıntı Yayınları. İstanbul, ss.35-55.
Güler, İlhami. (2010). Direniş Teolojisi. Ankara Okulu Yayınları: Ankara.
Hebblethwaite, P. (2011). Kurtuluş Teolojisi ve Roma Katolik Kilisesi. İçinde, Kurtuluş Teolojisi. (ed.) Christopher Rowland. Ayrıntı Yayınları: İstanbul, ss.199-220.
Löwy, Michael (1996) Marksizm ve Din –Kurtuluş Teolojisi Meydan Okuyor-, çev: İrfan Cüre, İstanbul: Belge Yayınları.
Marx, K. ve Engels, F. (2008). Din Üzerine. 7.Baskı, Kaya, G. (Çev.), Sol Yayınları, Ankara.
Mayer, J. François. (2000). “II. Vatikan Konsili’nden sonra Hıristiyan dünyasındaki yeni temayüller ve gelişmeler”. Divan. 2(9):75-112.
Özbudun, Sibel; Temel, Demirer. (2005). “Kuzey’den Güney’e Orta Amerika’dan Yol Boyu Notları”. (İç.), Latin Amerika Başkaldırıyor. Ütopya Yayınevi: Ankara, ss.13-122.
Özbudun, Sibel. (2006). “Latin Amerika’da Kurtuluş Teolojisi ve Sonrası”. Barikat, 46 (Aralık), http://www.barikat-lar.de/barikat/46/latino.htm, (01.02.2015).
Özdoğan, Kazım. (2010). Bir Özgürlük Teolojisinin İmkanları Üzerine” Birikim dergisi, 250, ss.26-36.
Rowland, Christopher. (2011). “Giriş: Kurtuluş Teolojisi”. (İç.) Kurtuluş Teolojisi. (Ed.) Rowland, C. Ayrıntı Yayınları. İstanbul, ss.19-34.
West, Gerald. (2011). “İncil ve Yoksullar: Teolojiyi Uygulamanın Yeni Yolu”. (İç.), Kurtuluş Teolojisi. (Ed.) Rowland C. Ayrıntı Yayınları, İstanbul, ss.154-179.
Wielenga, B. (2011). “Asya’da Kurtuluş Teolojisi”. (İç.), Kurtuluş Teolojisi. (ed.) Rowland, C., Ayrıntı Yayınları: İstanbul., ss.56-80.
Yazçiçek, Ramazan. (2004). “Kurtuluş Teolojisi: ‘Kurtuluş teolojisi’nden Hareketle İslami bir Kurtuluş Teolojisi’ İmkânı”. Tezkire, 40, ss.68-91.
Yel, Ali Murat. (1998). “Geleneğin Bozulması: Kurtuluş Teolojisi ve Cizvitler”. Divan 2(5):33-55.

Hiç yorum yok: