İslam'sız İslamcılık İle Nereye Kadar?

Bilindiği gibi, Türkiye’de din, iman ve Alevilik ile zerre kadar ilgisi olmayan Marksist, Leninist bir kesim Hz. Ali’yi, 12 İmam’ı ve Aleviliğin içerisindeki İslamî ritüel ve sembolleri tümden reddederek yeni bir Alevilik anlayışı inşa etmek istemektedirler.
Tamamen siyasi ve politik olduğu, Alevileri kendi ideolojik çıkarları için malzeme yapmaya dönük olduğu anlaşılan bu hareket yıllardır bir arayış içindedir ve dışarıdan da ciddi anlamda destek bulmaktadır.
Bu harekete tıpa tıp benzemese de bu hareketin zihin ve anlayışına paralel bir akım da İslamcılar arasında gün geçtikçe palazlanmakta, güçlenerek İslamî kesim arasında bir yaşam biçimi haline gelmektedir. Ali’siz Aleviliğin aksine bu akım, isimsiz ve kimliksiz bir şekilde insanların nefsine hitap etmekte, cazip gelmekte, iktidarların desteği ile bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde sinsice insanların hayatında yer edinmektedir. Bu kesim, her ne kadar kendilerini bu yönde adlandırmasa da yaşam biçimleri iktidarlarla ilişki biçimleri ve İslamî değerlere yaklaşım biçimleri onların da İslam'sız İslamcılar olduğuna işaret etmektedir.
İslamcılık; 19. yüzyıldan itibaren Müslümanların gündemine giren, din ile dünya arasındaki ilişkileri yeniden yorumlayan, İslam ve siyaset arasında da ilişki kuran bir ideolojidir (dinin kendisi değildir). Bundan yola çıkarak İslamcılar, 19. yüzyılda İslam ümmetinin Batı karşısındaki yenilgisinin dinin değil, bugüne kadar yapılan yanlış dinî yorumların sebep olduğunu savunmuşlardır. İslamcılar, bu durumdan kurtulmak için yeni bir ıslah, ihya ve inşa hamlesi için Kuran’a ve Sünnet’e dönülmesini savunarak, bid'at, hurafe, mezhep taassubu, istibdat ve kaderciliğe, geleneksel din anlayışına karşı çıkarak, Batı işgalciliğine, emperyalizmle uzlaşmaya ve pozitivizme karşı çıkmayı teşvik etmişlerdir. Cihad ruhunu yeniden alevlendirmeyi gaye edinen, modernizme tavır alıp ıslahatçı-inkılapçı bir tevhidî mücadele çizgisini yükseltme çabası içinde olan İslamcılık, zamanla değişime dönüşüme uğrayarak asıl amacından uzaklaşmış, iktidar odaklı bir hüviyete bürünerek mecrasından sapmıştır.
1980’lerden itibaren İslamî kesimin iktidar ile tanışması veya iktidar olmaya yönelik çaba ve gayretler, kendileri için asıl sınama noktaları olmuştur. İran’da İslam Devrimi’nin zafere ulaşması, İslam âleminde büyük bir coşku ve heyecan ile karşılanmasına rağmen bir türlü kırılamayan mezhep taassubu ve İran ulusalcılığı büyük hayal kırıklıklarına neden olmuştur. Ama asıl hayal kırıklığı, Afgan mücahitlerinin Sovyetler’i ağır bir yenilgiye uğratmalarından sonra yaşanmış, mücahit grupların iktidar hırsı ile birbirlerine karşı giriştiği kanlı mücadele Müslümanların umutlarına ve beklentilerine büyük darbeler indirmiştir. Cezayir ve Sudan deneyimleri ve akabinde yaşananlar, Türkiye, Tunus ve Mısır’daki iktidar odaklı hükümetlerin icraatları ve en son Irak, Somali, Libya ve Suriye’deki tekfirci ve selefi grupların hiçbir hakka ve hukuka riayet etmeyen ilkel mücadele yöntemleri, İslamcılığın yaşadığı büyük problemleri ve zihniyeti ciddi anlamda sorgulanır hale getirmiştir.
Türkiye’deki İslamî kesim için asıl kırılma noktası, AKP’nin iktidar olmasıdır. AKP kurulurken dini referans almadığını, İslamcı olmadığını açıkça iç ve dış kamuoyuna deklare etmesine rağmen İslamcılık iddiasındaki kesimler, bu iktidara dört el ile sarılmışlardır. AKP iktidarının ilk yıllarında bu durum anlayış ile karşılansa bile, daha sonraki süreçte bu, bir rant kapısına dönüşmüştür. Zamanla İslamcı kesim iktidarın nimetlerinden yararlanmak için, iktidarın bütün olumsuzluklarına, adaletsizliklerine ve zulümlerine kılıf bulma merkezlerine dönüşmüştür. Bunun bir sonucu olarak hükümetin tüm olumsuzlukları İslamî kesimin de hanesine yazılmıştır.
AKP iktidarının belki de birkaç kelime ile özeti yapılacaksa, bu özet, onun “din adına dinden uzaklaşma olduğu” tespitinde ifadesini bulacaktır. Bu zihin durup dururken ortaya çıkmış bir şey değildir. Türkiye’de ortaya çıktığı ilk günden itibaren İslamcılık, problemli olarak ortaya çıkmış, tüm hastalıklarını da AKP döneminde bir bir kusmuştur. Tek sorumlusu olarak AKP’yi göstermek hakkaniyete riayet etmemek olur.
Türkiye’nin kendi şahsına münhasır İslamcılık anlayışı, sloganik, hikmetten ve ilimden uzak, belli bir hedefi ve gayesi olmayan, İslamî değerleri yeterince tanımayan, geleneğe karşı geliştirilen, ezbere bir İslamcılıktır. İslamcıların değişim adına kullandıkları kelimelerin içi boştur. Kuran’a ve Sünnet’e dönüş adına geleneğe yöneltilen eleştiri varolanı yıkmış, topluma yeni bir şey de verememiştir. Bunun bir sonucu olarak maneviyattan uzak, hedefsiz, gayesiz, seküler hayat tarzını arzulayan, iktidarcı ve hegemonyacı bir neslin toplumun hayatında yer edinmesini sağlamıştır. Başkalarının evini düzeltme iddiasındaki bu nesil, kendi evine hiç uğramamıştır. Kendi iç dünyasını dinlemeyi aklının ucuna bile getirmemiştir.
Geçmişte cami önlerinde slogan atarak kendini rahatlatan bu anlayış, kitabevlerinde, dergi köşelerinde hararetli tartışmalarla bir ömür tüketmiş, son demlerinde iktidara yaltakçılık yaparak sahip oldukları güçlü medya ağları ile, TV programlarında trolluk ve troliçelik yaparak iktidarların günahlarını örtme ve iktidarı temize çıkarma misyonunu yüklenmiştir. Bu anlayış, öyle bir seviyeye gelmiştir ki iktidarı koruma ve kollama adına ahlaksızlığı neredeyse baş tacı eden bir şekle bürünmüştür. Gıybet, yalan, haset, dünya malına ihtiras ve tutku ile yaklaşma, en yakın dostlarına karşı vefasızlık, ayak kaydırma oyunları, hakka ve hukuka riayetsizlik bir meziyet haline gelmiştir. İslamî hukukunun yürürlükte olmamasından duyulan rahatsızlık ve bu uğurda gösterilen çabanın binde biri İslamî emir ve nehiylerin bireysel bazda yaşanmamasında verilmemektedir. Gelinen nokta odur ki bugün İslamî hareketin önündeki en büyük engel, derinliksiz, hikmetten uzak, iktidar odaklı ve sloganik bu İslam’sız İslamcılıktır. Bugün artık bu iktidarcı ve hegemonyacı İslamcılığın inandırıcılığı kalmamıştır.
Günümüz İslamcılığı, Allah’ı ve Peygamber’i dilinden düşürmemesine, din adına çok büyük organizasyon ve etkinlikler gerçekleştirmesine rağmen toplum nezdinde derin bir saygı uyandıramamaktadır. Kanaatimce bunun sebebi, İslamcıların yaşadığı bütün süreçlerinde Allah ile sağlıklı bir iletişim kuramamasından kaynaklanmaktadır. İslamcılık, sadece İslam’ın taraftarlığını yapan, başörtüsünü, din ve inanç özgürlüğünü savunan, İslamiyet'le ilgili bir hakaret olduğunda buna cevaplar veren; ama ibadî, irfanî ve ahlakî yönünü hayata geçirmeyen bir Müslüman tipi ortaya çıkarmıştır.
Birçok muhafazakârlaşmış İslamcı, bugün hayal edemediği imkânlara kavuşmuş, güç ve iktidar sahibi olmuştur. Fakat aynı Müslümanlar, haktan, adaletten, adil paylaşımından, salih amel ile işini yapmaktan fersah fersah uzaklaşmıştır.
Kur’an’a göre hareket etme iddiasındaki bu kesim; ezmeyen, sömürmeyen, yeryüzünün zenginliklerini talan etmeyen, aksine bunları yapanlara engel olan, kula kulluğu ret ve iyiliği emredip kötülükten menetme esası üzerine olan bir kimlikle hareket etmesi gerekirken, bütün bunları tek tek yapan bir kimlik ve insan tipi inşa etmiştir.
İslamî değerlere karşı bu kadar lakayt davranan, helâle-harama riayet etmeyen, çürümüş bu cesetlerin İslamcı, İslamî hareket olma iddiaları ise başlı başına trajikomik bir durumdur.
Bütün iktidarlarda olduğu gibi bu iktidar da ikiyüzlü, riyakâr bir insan tipi ortaya çıkarmıştır. İslam ile hiçbir alakası olmayan, İslamcılık ve İslamî hareket ile böyle veya şöyle yolları hiç kesişmemiş olanlar, normal şartlarda şeriata düşman olanlar, geçmişte sağ ve sol kulvarda siyaset yapanlar, bugün İslamcılık satmaktadırlar. Bu uğurda hiç bedel ödemeyenler, ter dökmeyenler, çile çekmeyenler, başkalarının döktüğü teri, çektiği çileyi, ödediği bedeli çalıp kendilerine ve yandaşlarına peşkeş çekmeyi başardılar, çıkarlarına tahvil ettiler. Bugün bu ikiyüzlü, İslamcı görünen İslam’sız İslamcılar, İslam’ı sadece bir çıkar ve menfaat kapısı olarak görmektedirler.
Tarih boyunca İslam’ı kendi çıkarları için kullanmayı amaçlayan benzerleri gibi, bunlar da zahiren İslam'ı savunur görünüp çıkar ve menfaat devşirme derdindedirler.
İslam’ı kendi çıkarları ve menfaatleri için kullanan bu milliyetçi, muhafazakâr, mukaddesatçı ve sözde İslamcı kesim, İslam’ın ve Müslümanların sırtında ciddi anlamda bir kambura dönüşmüştür. Bu topraklarda İslam’a en çok zarar veren de bu gözü ve gönlü doymayan şahısların kendisidir.
Bugün iktidara yandaşlık yapan, İslam’ı kendi çıkarları ve menfaatleri için tanınmaz hale getiren, Allah’ı, Kitab’ı, Peygamber’i günlük siyasete kurban eden bu İslam’sız İslamcıların zihinsel dünyaları, hayalleri ve idealleri İslamî bir özgürleşmeyi düşünecek kadar özgür değildir. Bu kesimler ile seküler laik kesimler arasında hayat tarzları, tüketim tarzları arasında çok ciddi farklılıklar kalmamıştır. Özünde birbirinin ruh ikizleridir. Tüketmeye, toplamaya, sömürmeye, çalmaya ve çırpmaya odaklanmış bu kesimlerden kurtulmak, samimi Müslümanların önceliği olmalıdır.

Hiç yorum yok: