İslamî Endişelerle “Evet” Diyenlere Bir Çift Söz

Bir önceki yazımda kısmen arz etmiştim. Şimdi başka bir pencereden bakmaya çalışacağım. “Evet” oyu kullanacaklarını beyan edenlerin büyük çoğunluğunun tercih sebebi Sn. Erdoğan’ın liderliği ve onun şahsında devletin ve İslam’ın geleceği… Geçmiş zulüm dönemlerini hatırlatmak suretiyle “tekrar o günlere geri dönebiliriz” endişesinden hareketle…
Bu endişe üzerinden beslenen tercih ile ilgili olarak söylenecek o kadar çok şey var ki, herhalde bir doktora tezi muhtevasında işlenecek konu başlıkları çıkar. Ancak yüzeysel de olsa basitleştirerek, bazı endişelerin ve korkuların ne kadar yersiz ve geçersiz olduğunu ifade etmeye çalışacağım.
Evvelemirde şunun altını çizelim: Her akli selim sahibi biliyordur ki bu seçim, ‘ne Erdoğan ile bir başkası’, ne ‘AKP ile bir başka parti’ ve ne de “İslam ile bir başka din ve inanış arasında geçen bir yarış ve oylamadır. Bu tür takdimler, başta bu dine ve bu dinin mensuplarına büyük zarar verir. Nihayetinde olan şey, yeni bir yönetim biçiminin oylanmasıdır. Yarın bunun gerçekleşmesi sonucunda kimin bu yeni düzenin baş aktörü olacağını bugünden kestirme imkânı da yok. Dolayısıyla odaklanacağımız husus, “sistem kurgusu” olması gerekir. İlme ve hikmete uygun olan da budur. Yani sistemi idare edecek kişi/kişiler ve kurumsal yapıları değil, toplumun mutluluğunu sağlayacak olan sistemi müzakere etmek ve oylamak…
21. yüzyılda yaşıyoruz. Dünyanın önemli bir kısmının post-modern bir dönemi yaşadığı bir çağda, Türkiye, jeo-stratejik konumu, siyasal tecrübe ve tercihleri nedeniyle küresel potada tek başına yaşama lüksüne sahip değil. Kendini dünyanın bir parçası olmaktan koparacak, hapsedecek her türlü içe kapanmayı ve içten içe “kozayı örüp harakiri yapma” teşebbüslerini son derece riskli ve tehlikeli görüyorum. Böyle bir durum, Allah muhafaza, bizi aç kurtların sofrasına meze edebilir.
Türkiye, uzun yıllardır, iyi, kötü; doğru, yanlış bir demokrasi tecrübesi yaşadı. AB, ABD, Asya ve Afrika kültürel havzasında iyi kötü bir yönetim usul ve esası inşa etti. Yeterli mi? Elbette hayır… Burada asıl olan, ilişkileri yaz-boz tahtasına oturtmadan, tashihlerle, ıslahlarla tedrici bir iyileştirme vetiresi oluşturmak olmalıydı. İstesek de, istemesek de kader bizi Avrupa ile Asya’yı birleştiren bir köprü kılmış. Bir ayağımız Avrupa’da, diğer ayağımız Asya’da, Afrika’da… Bu, kaderin önümüze çıkardığı bir gerçeklik… Kaçma imkânımız yok. O zaman “bu verili konumdan en iyisini nasıl çıkarabiliriz?” diye kafa yormak, tefekkür etmek gerekiyor.
Şöyle de okumak mümkün: Türkiye, dünya barışının veya savaşının kapısı, köprüsü durumunda… Her iki kıtanın toplumlarını buluşturacak, onlara hakkı, adaleti ve barışı ikram edecek, nizalaşmalarında hakem olacak bir pozisyonda olmak Türkiye ve onu yönetenler için kaderin önlerine çıkardığı büyük ve şerefli bir görev değil mi? Ne dersiniz, bu adalet ve rahmet inkılabı ile dünyaya “Muhammedî” bir ruh üfleyemez miyiz?
Evet, şimdi gelelim sorumuza? Lütfen sağa sola çekmeden dürüstçe cevaplandıralım: Ak Parti’nin 14 yıllık iktidarının sonunda Türkiye, bölgesinde hak ve adalet yönetiminin tecelli ettiği bir ülke mi, yoksa vekâlet savaşları verenlerle el ele vermiş bir aktör mü?
Ne yazık ki, Türkiye’yi yönetenler, ayaklarına gelen bu büyük nimeti ellerinin tersi ile ittiler. Hakkın, adaletin, barışın aktörleri olmak varken, dünyalık iktidarlara tamah edip sonsuz iktidarı ıskaladılar. Dolayısıyla Türkiye’yi bölgenin savaşan aktörlerinin arasına dâhil ettiler.
İkinci önemli soru: Siyasal aktörlerin veya kurumların “İslam’ı temsil ediyoruz” gibi iddiaları olabilir mi?
Bütün siyasal partiler, seküler hukuk sisteminin imkân aralıklarından neşet etmişlerdir. Bu anlamda hiçbirisinin uhrevi bir üstünlüğü yoktur.
Peki, iyi ile kötüyü nasıl ayırt edeceğiz? Veya tercihimizin dayanağı olacak mümeyyiz kriterler ne olacak?
Siyasal partilerin amacı, bir toplumu, en iyi, en doğru ve en adil bir şekilde yönetebilme becerisini programlamak ve uygulamaktır.
Partilerin programlarına, eğer iktidar olmuşlarsa, iktidar uygulamalarına bakarız. Ve ona göre de bir değerlendirme yaparız.
Bireylerin veya toplulukların kendine/kendilerine göre önceliği olmakla birlikte, herkesin olmazsa olmazı, adalet, güven ve selamet içerisinde idare edilmeyi beklemektir. Bunu kim başarıyorsa, tercihimizi ondan/onlardan taraf kullanırız.
Partiyi oluşturan kadroların dini yaşam ve tercihlerinden ziyade toplumun hak ve hukuklarını ne kadar gözetip, gözetmediğine bakarız.
Devletin adının “İslam devleti”, yönetenin “Halife” olarak isimlendirilmiş olması o devlete gerçek anlamda “İslamîlik” kazandırmayabilir. Muaviye’nin, Yezid’in ve onların izinden giden Emevi ve Abbasi sultanlarının devletlerinin adı “İslam Devleti” idi, kendileri de İslam devletinin “Halifeleri” idiler. Peki, hangimiz Muaviye, oğlu Yezid ve arkasından gelen onlarca zalim sultanın yönetimini “İslam’a uygundur” diye telif edebiliriz. İmam Ebu Hanife’yi zindanlarda çürüten yönetimlerin rejimini, hukuk düzenini İslam’ı görebilir miyiz? Yönetenler, yaptıkları ile görücüye çıkarlar. Söyledikleri, iddia ettikleri ile değil. Ziya Paşa ne güzel söylemiş: “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”
Bir başka soru: Türkiye Müslümanlarının, İslamî yaşama kalitesini, dünden bu güne geçirmiş olduğu merhaleyi olumlu olarak telif etme imkânı var mı? Lütfen kimse bana İHL, Kur’an Kursu, camii sayısı veya kadınların başörtülü olarak kamu sektöründe çalışıyor olmasını örnek vermesin? Nicelik her zaman ölçü değildir. Burada asıl olan niteliktir. Bugün hemen hemen tüm dinî otoriteler, “dinin içinin boşaltıldığını” ifade ediyorlar. Efendim, bundan tek sorumlu AKP iktidarı mı? Elbette ki değil. Ancak, on dört yılın sonunda, İslamîlik endişelerinin ağır bastığına itimat ettiklerimizin iktidarında, dinî yaşamın, nispeten daha iyiye evirilmesini beklerken, daha da kötü bir pozisyona evirilmiş olmasını nasıl izah edebiliriz?
Harcanan yüklü bütçeye rağmen değer skalasının irtifa kaybetmesi düşündürücü değil mi? Yüksek bir imanın güç verdiği ilkeler, idealler ve heyecanlar yerine, “her şeyi parayla hallederiz” şeklindeki pro-kapitalist zihinle hangi devinim gerçekleştirebilir?
İşin ehillerini bir araya getirip “nerede yanlış yaptık” diye araştırma ve incelemeler başlatamaz mıydık? Daha çok kadro istihdamı, daha çok lüks binalar, daha çok ahbap-çavuş ilişkisi ile başaracaklarını mı zannettiler?
Zayıf olan ihtimal; “iktidar sahipleri bu gerçeklikleri ıskaladılar.” Fakat âcizane benim için essah ve kuvvetli olan kanaat ise “bu süreçler, uzun soluklu bir mücadeleyi gerektirdiğinden ve bu manada engin bir tahayyüle ve tefekküre ihtiyaç duyulduğundan, sınırlı hayatlarında sonuçlarını devşiremeyeceklerine dair inançlarından dolayı zora taliplenmediler.
Peki, zor olup, başarılması gereken baş ödev neydi?
Siyasi, ekonomik, kültürel, dinî mahiyetli tüm problemlerimiz birbirleriyle giriftardırlar. Biraz şuradan, biraz buradan iyileştirme ile meselelerin üstesinden gelemezsiniz. Ekonominin, siyasetin şartlarını hakka ve adalete istinat etmeden; helali, haramı gözetmeden dinî alanı ıslah edemezsiniz, toplumu, bir ahlak inkılabına eviremezseniz. Müslümanlar iktidar olurlarsa veya elimizin değdiği her şey kendiliğinden düzelecek beklentisi ham hayal bir beklenti. Aslında bugün karşı karşıya kaldığımız sonuç, tam da bu.
Bu anlamda AKP iktidarının, belki de yeterince fark edilmeyen en büyük zararı da, İslamî kesimin büyük çoğunluğunu iktidar odaklı bir merkeze toplayıp siyasetin basit manivelaları haline getirmiş olmaları oldu. “Ne istediler de vermedik” retoriği mucibince iktidar imkânlarını ardına kadar açmaları oldu. İktidarın sağladığı imkânlarla, kültürel bir hazırlık evresi geçirilmeden yüzleşmeleri, karşılaştıkları dünyalığı, görgüsüzce, aculce, ölçüsüzce kullanmaya başlamaları mahut sonucun başlangıcı oldu. İdare edenlerin yanında ilim ve ahlak erbabı da olmayınca uyarı ve ikazlardan da mahrum kaldılar. Haram üzerine haram, günah üzerine günah yüklenince de bugün yaşadıklarımızın sosyal kanuniyetinin sebeplerini oluşturdular. Çünkü karşılaştıklarımız, kendi ellerimizle hazırladıklarımızdan başka bir şey değildir.
Bu badireleri yaşayan ve yaşatan bir iktidar ekibinin bugün İslamî endişeleri dile getirerek bizden talepte bulunmalarını ne kadar insanî ve İslamî bulma imkânı var? Üstelik bugünümüzden daha kötü bir yönetimi dayattığı bir dönemde bu talep ne kadar ilmî ve ahlâkî olur?
Hâlbuki insanlar veya daha özelde Müslümanlar olarak aradığımız şey, beşerin tarihte başardığı asgari ölçekteki "adalet yönetimi." Bunu kim bize taahhüt ve garanti ediyorsa onunla/onlarla akitleşmeye hazırız.
Bugün var olan ve gelecekte daha kötü bir akıbete gebe kalma ihtimali yüksek olan bir tehlikeye cephe aralıyoruz. Bizler, zahire göre konuşuruz. Batını, geleceği Allah bilir. Eğer zahire göre bir tercihte, bir beyanda bulunmayacaksak, insanlar olarak bu dünyaya dair neyi konuşacağız? Nihayetinde Tayyip Erdoğan da, Ak Parti de fanidirler. Bugün var, yarın yoklar. Onlar üzerinden sistem tahayyülü oluşturmanın ilmî ve ahlakî bir gerekçesi olamaz. İtikadı anlamda da son derece mahzurlu olduğu kanaatindeyim.
Bir şey daha söyleyeyim: Ak Parti, bu yeni anayasa değişikliği ile ilgili teklifinde, insanımızın önünü açacak, hürriyeti ve adaleti yaygınlaştıracak yeni bir sistem önermiyor. Kendi ifadeleri ile “Kemalizmi, İslamî fırça darbeleri” ile restore etmeye çalışıyorlar.
Devletin dininin adalet olabilmesi için bugün yapılmakta olan bu düzenlemeye baştan hayır dememiz lazım. Çünkü getirilen tek adam veya dar kadrolu, geniş inisiyatifli, denetlenmeyen bir sisteme “evet” demek vicdanen ve ahlaken mümkün değildir. Müslüman, dağın arkasında kendisini bekleyen tehlikeyi fark edip, tedbir alandır. Ve ne bugüne, ne falan kimseye, konjonktüre göre değil, değişmez hakikatin penceresinden bakıp meseleleri değerlendirendir. Yönetenin Müslüman olması veya olmaması, kötü bir inşa faaliyetinin tabiatını değiştirmez. Çürük ve hatalı malzeme ile yapılan bir binanın müteahhidinin Müslüman olup olmaması konu ile ilgili yargımızı değiştirir mi? Hatta Müslümanlık iddiasındaki bir müteahhidin yanlış fiili, daha ağır bir müeyyideye karşılık gelmesi gerekmez mi?
Son olarak Ak Partili dostlara özel âcizane tavsiyemdir: Eğer gerçekten Sn. Erdoğan’a ve Ak Parti’ye, İslamî gerekçe ve endişeleriniz nedeni ile sempati besliyor ve destek veriyorsanız, bugün onlara bir iyilikte bulunma günüdür. Yapacağınız iyilik, onların girdiği bu meçhule giden yolculuktan onları alıkoymaktır. Ve onlara “ey arkadaşlar gittiğiniz yol, yol değil. Sonu karanlıktır. Gelin özgürlükleri genişletecek, adaleti kâmil anlamda sağlayacak, hesap verebilirliği temin edecek, bütün partilerin ve toplumsal kesimlerin rızasını alacak yeni bir anayasa yapalım.” diyebilme cesaretini göstermektir.

Hiç yorum yok: