İslamcılık ve Arap Dünyası -II

Perry Anderson: Tarif ettiğiniz dinamiğin tarihi Arap Baharı öncesine uzanıyor. Arap Baharı’nın önceden varolan çelişkiler üzerindeki etkisini nasıl değerlendirirsiniz?
Süleyman Murad: Arap Baharı eski düzende parçaladı, yeni bir düzen tesis edemedi, bu sebeple militanlar için geniş bir alan meydana getirdi. Bugün hiçbir Arap ülkesi istikrara sahip değil. Bu tespit sadece Irak ve Suriye değil, Mısır, Tunus, Sudan, Ürdün ve Lübnan için de geçerli. Suudi Arabistan’da da istikrar yok. Bu ülke, kuzeydoğusunda temel insan hakları için gösteriler düzenleyen Şiileri ezdi ve askerlerini 2011’de demokratik bir ayaklanmanın yaşandığı Bahreyn’e gönderdi. Bu çelişkileri yönetmeyi bilen tek ülke ise Türkiye, ama Erdoğan elindeki tüm fırsatları çöpe attı, paranoid çıkışlarıyla bugün kimileri açısından alay konusu haline geldi, muhalefetin ülke içerisinde ortaya koyduğu protestoları uluslararası komplonun parçası olarak değerlendirdi, Kürdleri, kendisine karşı çıkan herkesi suçlama yoluna gitti.
PA: Günümüzün Haçlı devleti olarak takdim edilen İsrail, dinî tutkuların tüm bölgeye yayılması noktasında ilk Haçlılar türünden bir rolü ne ölçüde oynayabilir?
SM: Panislamistlere göre, İsrail küçük bir nüfusa sahip küçük bir ülkeydi ve bu haliyle onun haçlı devletleri gibi Müslüman dünya birleştiği vakit sökülüp atılabileceğine inanıldı. Ama Araplar, İsrail’le ne zaman savaşsalar yenildiler. Tuhaf ki 1973 savaşı, Suriye ve Mısır’da zafer ve ulusal tatil olarak kutlanıyor, oysa iki savaşta da Araplar ağır, utanç verici bir yenilgi aldılar. İslamcılığın rağbet görmesinde İsrail’in yol açtığı tehdit hiçbir zaman en temel faktör olmadı. Arapların büyük bir çoğunluğu Yahudi devleti olarak İsrail’e düşman. Ama bu düşmanlığa bir de Filistinlilere yönelik yaygın bir kayıtsızlık eşlik ediyor. Filistinlilerin davası İslamcıların gündeminin merkezine hiçbir zaman oturmadı. Panislamizmin önde gelen teorisyenlerinin fikriyatında Filistinlilerin kaderi kendisine kıyıda köşede bir yer bulabildi. Hatırlandığında da İsrail tek başına bir tehdit değil, gerçek tehdit olan Amerika ve Batı’nın temsilcisi olarak değerlendirildi.
Günümüz İslamcılığını asıl canlandıran ve cazip kılan, İran şahının devrilmesidir. Bu bölgede gerçekleşen ve güçlü bir yöneticiyi deviren ilk devrimdir. Müslüman dünyada bu devrimin yol açtığı değişime denk başka bir değişim yaşanmamıştır. Cezayir Devrimi (1954–1962) sömürgeci bir güç olan Fransa’ya karşı yapıldı. Mısır’da krallığın devrilişi (1952) pek heyecan yaratmayan bir darbeydi. Suriye, Irak ve Libya’dakiler de öyle. Oysa İran’da kitle gösterileri orduyu etkisizleştirip şahı devirdi. Bu, eşi benzeri olmayan bir olaydı. Arkasında Humeyni ve mollalar vardı. Devrim, panislamistlerin dinin değişime yol açabileceğine dair argümanlarını teyit etti. İslam alternatifti artık. Mevdudi veya Kutub nezdinde sınırlı biçimde kabul gören bu ideoloji daha geniş bir kitleye kavuştu ve daha fazla talep edilir hale geldi.
Afganistan’da selefiler de bu kervana katıldılar ve panislamizmi kendi tayin ettikleri yöne soktular. Mısır’da Sedat, üniversiteler ve sendikalarda sosyalistlerin ve komünistlerin popülaritesini kırmak için radikal Sünni grupları kullandı. Ardından bu grupların çok güçlendiğini anladı ve özellikle 1978’de İsrail’le imzaladığı Camp David Anlaşması sonrası bu grupları ezmeye başladı. Bu, daha birçok yerde tanık olduğumuz bir yola işaret ediyordu. O dönem askeri rejimler kendileri için tehlikeli gördükleri komünistlere ve İslamcılara karşı bu yolu yürüdüler. Birini diğerine karşı maniple ettiler. İsrail istihbaratı, Filistin’de Fetih’e karşı denge unsuru olsun diye Hamas’a destek verdi. ABD, Afganistan’da komünistlere karşı cihadcı unsurları güçlendirdi. Ama bu hamle, aynı cihadcılar Amerikalıları hedef almaya başlayınca ters tepti.
PA: Anlaşılan, modern dönemde İslam’ın en şiddete meyyal kısmına katkı sunan unsurlar, tuhaf bir biçimde İslam’ı birleştirme yönünde hayal kuran kesimler. Tekfir etme ve mürted suçlamaları bu noktada ciddi bir rol oynuyorlar. Bu fikrin kaynağı nedir?
SM: Tekfir terimini on üçüncü yüzyılda İbn Teymiyye’de buluyoruz. Terim, o dönemde Moğolların safına geçenler ve diğer yoldan sapmış Müslümanlar için kullanılıyor ama bugün terimin kullanımı Vehhabilerle birlikte başlıyor. Temelde cihadın Müslümanlara karşı yürütülmesi mümkün değil. Dolayısıyla selefilerin kitleleri Sedat veya Suudi prenslerine karşı cihad için seferber etmeleri imkânsız. Bunun için söz konusu yöneticilerin artık Müslüman olmadıklarının ispatlanması gerekiyor. Vehhabizmin özü bu. Usame Bin Ladin’in Körfez Savaşı sonrası Amerikan askerlerinin Suudi Arabistan’a yerleştirilmesine dönük eleştirisine baktığımızda, Suudi ailesinin o noktada mürted olduğuna dair ifadelere rastlıyoruz. Ladin takipçilerine şunu söylüyor: “Onlar artık Müslüman değil, dolayısıyla onlara karşı cihad etmeliyiz. İslam’ın düşmanlarını Kutsal Topraklar’a davet ettikleri için dinden döndüler.” Aynı durum Mısır’da da geçerli. Selefiler dindar yobazlar olabilirler ama onlar İslam’ın temel hukukunu gözetmek zorundalar. Takipçilerinizi Müslümanlara karşı cihada sevk edemezsiniz, önce o insanlara o kişilerin artık Müslüman olmadıklarını ispatlamanız gerek. Dolayısıyla tekfir mekanizması selefizm için çok önemli. Kâfirleri öldürmeniz için fetvaya ihtiyaç yok. Ama Müslümanları öldürebilmeniz için size o insanların artık Müslüman olmadığını ve neden mürted olduklarını izah eden bir fetva gerek.
1980’de Sedat’ı vuran Teğmen Halid İslambuli’nin o gün Mübarek’i de öldürmemesinin sebebi bu. Sedat mürteddi ama İslambuli’nin elinde Mübarek’i öldürebileceğini söyleyen bir fetva yoktu. İslamî terörizme dair eskiden beri yapılagelen analizler militanların ne dediklerine pek bakmıyorlar, sadece ekonomik faktörlere veya tarihsel koşullara değiniyorlar. Bu noktada militanların en genel anlamda bir tür ideoloji ve din ile harekete geçtiğinden söz ediyorlar, ama onların eylemlerini meşrulaştıran ifadeleri göz ardı ediyorlar. Katar Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanının tespitiyle, İslamî terörizm, ancak onun teolojisini anlayıp onun karşısına başka bir teoloji çıkartarak yenilebilir. Bu gerçeği inkâr ettiğimiz sürece militan İslam karşısında galip gelmek pek mümkün değil.

Hiç yorum yok: