IŞİD, Sol ve Şiddet Üzerine

IŞİD üzerine yapılan ideolojik tartışmalarda solun konumunda bir sorun var. Bu sorun temelde aydınlanmacı anlayıştan kopamamaktan, modernite ve batı “uygarlığının” kendini bir parçası gören fikir dünyasından doğmakta. Bizim bu anlayışla problemimiz var. Solun eğer devrimci bir konum üretme arayışında olduğunu savunuyorsak ki iddiamız bu, IŞİD'e karşı şiddetin, barbarlığın, baskının bir eleştiri anlayışı olarak kullanılmasını, buna karşılıksa barışçıllığın, hümanizmin, batı “değerlerinin” öne çıkarılmasını kabul etmiyoruz. Devrimciliğin bu fikir dünyasının çok dışında olduğunu ve devrimci pratiğinse bizzat burada eleştirilenleri içinde barındırdığını çok iyi biliyoruz.
IŞİD: Barbarlık ve Huri Arayışı Arasında Sömürgeci Dilinden Bir Anlatım
IŞİD'i incelemek için yapılan analizlerde sol çevrelerin önemli bir bölümünün batı sömürgeciliğinin dilinden konuştuğunu görebilirsiniz. İslam üzerinden özsel olarak düşmanlaştırma söylemi, huri arayışından başka bir şeyin peşinden olmayan bir topluluk ve şiddeti kullanması nedeniyle barbarlıkla özdeşleştirilmiş bir yapı. Bunların hepsinin karşılığıysa batı sömürgeci demokrasisinin sol ve sağ varyantlarında üretilen kavramlardır. İslam üzerinden düşmanlaştırma, tam da batı sömürgeciliğinin uygar batıya karşı ilkel doğu (bu daha çok batı solu için geçerlidir), bunun daha sağ bir varyantı olan Hristiyanlığa karşı İslam ve en nihayetinde tüm bu çevrelerin ortaklaştığı medeniyetler çatışması üzerinden gerçekleşir. Türkiye özelinde sol çevreler, bu argümanların İslam’ı özsel olarak düşmanlaştıranını alıp kullanır.
Öyle ya, arkamızda 150 yıllık ilerlemeci-aydınlanmacı bir gelenek var. Jön Türkler, İttihatçılar, Kemalistler ülkemizi sürekli olarak ileri götürüyor, demokratlaştırıyorlardı. Tabi bu arada olan Ermeni soykırımı, ulusal hakları için direnen Kürt halkına yapılan katliamlar ve Dersim soykırımı ise ilerlememizin içinde ki bir takım sıkıntılar olarak görülüp geçiştiriliyor. Hatta Ermeni soykırımını “vatan” argümanı, Kürt ulusal direnişlerine karşı yapılan katliamları ise feodalizm söylemiyle alttan alta meşrulaştıranlar da çoktur.
Dağıtmadan devam edersek, 150 yıllık aydınlanma-ilerleme ve demokrasimiz İslamcı AKP ve Suriye-Irak'da ki ortağı İslamcı IŞİD tarafından tehdit edilmekte. Dolayısıyla İslamcılara karşı bir laiklik-demokrasi cephesi üretilmeli. Solun bir bölümünün IŞİD ve ülke dolayımındaki politik atmosfere bakışı bu. Yaratımını ezen-ezilen çatışması, ezilenin düşman saflarından devrimci harekete çekimi üzerinden değil, düzenin kullanımına sunduğu din-laik çatışmasından ele alan, bu uğurda burjuvaziyle ve onların partileriyle bile işbirliği içinde olmayı seçen bir anlayış bu.
Bu anlayışın sonucuysa, öncelikle İslam’ı özsel olarak düşmanlaştırmak ve politik bağlamını ezilenin ezilmesine sebep olan koşullarla değil, ezilenin inancıyla bir savaş içinde olacağı bir yapıdan kurup IŞİD'i bu konumlanış üzerinden analiz etmek oluyor. Bu da IŞİD'in zemininin doğru okunamamasını sağlıyor. Hatta ezilen, IŞİD'in ideolojik çerçevesinin içine doğru itiliyor. Huri arayışı gibi maddî zemini olmayan, tutarlılıktan yoksun tespitlerle IŞİD'e katılım yorumlanıyor. Halbuki IŞİD'e katılım böylesine basit yorumlamalarla anlaşılacak bir şey değil.
IŞİD neden oluştu? Bu sorunun cevabı, çarpık olan bir inanışta ve bu inanışın ideolojisinde değil, batı sömürgeciliğinde yatmakta.
IŞİD militanı basitçe huri arayışı veya nedensizce kafa kesmek için değil, sömürgeciliğe karşı doğru mücadele biçiminin bu olduğuna inandığı için orada yer alıyor. Birçoğu 20'li yaşlarında, aralarında batıda görece rahatça yaşama imkânına sahip olanların da olduğu bir toplulukta bizzat savaş pratiğinin içinde yer alan insanların neden burada olduğu sorgulanacaksa, doğru zemin ayırt edilmeli önce.
Elbette ki IŞİD militanının mevcut konumuyla sömürgeciliğe karşı mücadelede doğru bir zeminde yer aldığını iddia edecek değiliz. Ama bunun nedeninin politik pratikle alakalı olduğunu, ideolojiden kaynaklanmadığını söyleyebiliriz.
Şiddet Üzerine
İlerlemeci-aydınlanmacı modernite solu, şiddet konusunda da sömürgeci uygarlığın içinden konuşuyor. Yöntem olarak politik şiddeti en uç biçimde kullanan IŞİD, bu özelliği nedeniyle “barbar”, “insanlık düşmanı”, “kana susamış” olarak tasvir edilirken, bunun karşısına ise uygarlık ve onun değerleri koyuluyor. Uygarlık olarak tasvir edilen şeyin milyonlarca insanın soykırımıyla kurulduğundan bir haber veya buna gözünü kapatmayı seçmiş modernite solu. Uygar olarak tasvir edilen ülkelerinse günümüzde de IŞİD'in uyguladığı şiddet ve yaptığı katliamların çok daha fazlasını yaptığının farkında değil. IŞİD'in kafa keserek yaptığının çok daha fazlasını İHA'larla daha sofistike bir şekilde yapar sömürgecilik. Ama imajların dünyasında sofistike olan unutulur yada gözden gelinirken, diğeri hafızalara derinlemesine işlenir.
Kendini uygarlığın bir parçası olarak gören, IŞİD'i şiddet, barbarlık, kana susamışlıkla tanımlayıp kendini bunun karşısında barışın, özgürlüğün, baskısızlığın diliyle tanımlayan modernite solculuğunu reddediyoruz. Biz IŞİD'in şiddetine değil, o şiddetin uygulandığı düşman tanımına karşıyız. IŞİD'i şiddet üzerinden eleştirenler hümanizm bataklığına düşerler.
Şiddetin, gerektiği takdirde barbarlığın, devrimci olmanın bir parçası olduğunu söylüyoruz. Devrimciliğin uygarlığın sevimli çocuğu olmaya ihtiyacı yok. Uygarlığın Ekim Devrimi’ni, Çin Kültür Devrimi’ni, Küba Devrimi’ni, Che ve Fidel'i nasıl tanımladığı ortadayken, özellikle (önceleri barbarlıkla özdeşleştirilmeye çalışılan Che bunun başarılamadığı anlaşılınca ters yüz edilip âdeta kapitalist bir çiçek çocuk imgesi haline getirildi. Barbarlık ise Fidel'e kaldı).
Devrimcilik, sömürgeci uygarlığın ve kapitalist modernitenin dışından kurulacak ve onla asla ittifak içinde olamayacak bir olgudur. IŞİD üzerinden itilmeye çalışılan aydınlanmacı alanı ve uygarlığın bir parçası gibi hareket eden çizgiyi devrimci anlayışın kabul etmesi mümkün değil. IŞİD'in olup olabileceği en önemli vasıf güncel, anlık bir veride politik düşman tanımlamasıdır, sömürgeci kapitalist modernite ise süresiz ve ideolojik bir düşman. Dolayısıyla devrimciler, konumlanma, ayrım ve ideolojik söylemlerini de bu bağlamda kurmalıdırlar. Devrimciliğin uygarlığın bir parçası olduğu ve bunu kapsayıp aştığı anlayışının değil, uygarlığın parçalanarak yeni bir uygarlığın kurucusu olacağı anlayışının herkesçe kavranması dileğiyle…
Bekir Sami Paydak

Hiç yorum yok: