Başkanlık Erdoğan’ın Değil Devlet’in Projesi

Akıl Dışılık?
Anayasa değişiklik referandumu öncesi muhalefette hâkim yorum, değişikliğin bir kişi ile ilgili olduğu, onun istek ve ihtiyaçlarına karşılık geldiği yönünde. Şahsi/despotik düzenin inşası için eksiği gediği ile eldeki hukuk düzeninin de altüst edildiği genel kabul. Analizde “çözülme, bozulma, dağılma” metaforları revaçta. Her nasılsa, Erdoğan ve AKP, hep çılgınca, hesapsız işlere kalkışıyor; Devletin temel kurumlarını altüst ediyor; emperyalistlerle çatışıyor; kendi sonunu hazırlıyor ama her dönemeçte şansı yaver gidip sıyırıyor.
Sorun bu şekilde, yüzeysel ortaya konulunca, çözüm de muhalefetin kendisinden kaynaklanmayan, anlık siyasi gelişmelerde aranır oldu. Hüsran ortada.
Bu yaklaşımın neticesinde, yanlış analiz olmaktan da geri, analiz dahi olmadığı bir yere hızla yuvarlanmaktayız. Düne kadar Facebook’tan AKP’nin “akıl dışılıklarını” sıralayarak rahatlayanlar, hesaplarını kapatmalarının ardından kendi kendilerine söylenirken pek akıllı bir görüntü vermiyorlar.
Metot
Hâlbuki bir metodumuz vardı. Tarihte ve coğrafyada sınıfların, milletlerin ne yaptıkları, neye ihtiyaç duydukları, temsilcilerini kim oldukları ve güçleri, tüm bunların birlikte değerlendirilmesi, bize çözümleme gücü bahşediyordu. En azından, bir meseleyi ele alırken, şairin tabiri ile, dünü bugüne, bugünü yarına bağlamak alışkanlığımızdı.
Meclisten geçen Anayasa değişikliklerine “en azından” dünü bugüne, Türkiye yakın anayasa tarihi açısından bağlayarak bakmaya çalışacağız:
Bugün
Ana hatları ile bugün getirilmek istenen değişiklikte: Cumhurbaşkanı güçlenerek nerede ise mutlak siyasal güç halini alıyor; KHK çıkartma yetkisi ile yasamanın, atamalar yolu ile yargının alanını kaplıyor; Anayasa Mahkemesi’nin denetim vasfı sonlanıyor; Meclis sembolikleşiyor.
Dün: 1971
60’lar, Türkiye’nin dipten derinden akan pek çok meselesinin su yüzüne çıktığı, toplumsal sınıfların kendi çıkar ve gündemlerini giderek daha net biçimde ortaya koydukları yıllardı. Klasik düzen partileri, sağdan ve soldan radikal eğilimleri taşıyamaz oldular, DP çizgisinden kopan milliyetçiler CKMP’yi kurdular, kısa süre sonra A. Türkeş partinin başına geçti. 1969’a gelindiğinde, AP’den veto yiyen Erbakan bağımsız olarak Meclis’e girdi. Bu yıl içinde CKMP, MHP adını aldı; 1970’te Milli Nizam Partisi kuruldu. Aynı yıl ve devamında THKP-C, TKP-ML, THKO örgütlenmelerini tamamladı. 1970 15/16 Haziran’ında İstanbul’da sokak kontrolü bir süre işçi sınıfına geçti. 60'lar boyunca Meclis, az sayıda sosyalist milletvekilinin varlığı ile tam bir toplumsal tartışma ve muhalefet alanına dönmüş; Anayasa Mahkemesi'ne çok sayıda etkili başvurular yapılmıştı. “Düzen” bir kırılmaya doğru gitmekteydi. 68 ve 69’da peş peşe, Türkiye’nin Düzeni, Düzenin Yabancılaşması, Doğu Anadolu’nun Düzeni çalışmaları yayımlandı. Düzene ilgi, teorik ve eylemli olarak yoğunlaşmıştı. Neticede Devlet, radikallerin rotasına girmektense kendi rotasını çizmeye koyuldu:
12 Mart 1971 muhtırasından sonra yapılan kapsamlı Anayasa değişiklikleri ile (1971/1973) bugünlerde sıkça adını andığımız Kanunu Hükmünde Kararnameler (KHK) hukuk sistemine girdi. (KHK, idarenin, yasama yetkilerini eline alması anlamına geliyor) Yine bu değişikliklerle Meclis’te bulunan tüm partilerin Anayasa Mahkemesi’ne müracaat olanağı kaldırıldı; ancak grubu bulunan partilerin Anayasa Mahkemesi’ne gitmesi düzenlendi. Anayasa Mahkemesi’nin denetim yetkileri sınırlandı, siyasal suçları yargılamak için Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) kuruldu. Daha ilk bakışta, yürütmenin kuvvetli olduğu, denetimsizliğe doğru giden bir yola girildiği anlaşılıyor. Kapitalizme güven ve hız lazımdı. Meclis, mahkeme vb. her türlü düzen içi denetim, hız kesiyordu.
Dün: 1982
Ancak Devlet, amaca giden yolun daha başlarındaydı. Yol inişli çıkışlıydı. Mesela, 1974’te solu hariç tutan af yasası, Anayasa Mahkemesi eli ile genelleşti; 71 ve devamında hapsedilen devrimci kadrolar dışarı çıktı. Yine DGM’ler, Anayasa Mahkemesi’nin 1975 yılında aldığı bir yıl ertelemeli kararı ve DİSK’in devam eden yılda gerçekleştirdiği etkili eylemleri neticesinde yeni yasa yapılamaması sebebi ile kapatıldı. 1980’e gelindiğinde düzenin devamı için 1971’de çizilen rotada Devlet makinesini işletecek değişikliklere ihtiyaç vardı:
71 değişiklikleri ile yürütme kuvvetlendirilmişti, darbe sonrası yapılan 82 Anayasası ile yürütmenin içinde Cumhurbaşkanı’nı kuvvetlendirmiştir. Siyasal karar gücü, çoktan aza, meclisten hükümete, hükümetten Cumhurbaşkanı’na doğru aktarılmaktadır. Karar süreçlerine ne kadar az unsur katılırsa, o kadar hızlı karar alınır, kararın bir sınıfı lehine olması o kadar garantilenir, sistemsel kaçaklar minimize edilir, toplum önünde tartışma kanalları tıkanır. Kapitalizmde kural olarak azalan kâr oranları, kamu mallarının daralması dolayısı ile azalan yağma imkânları, tüm alanların piyasaya kuralsız açılması ihtiyacı; tüm bu nesnel ihtiyaçlar karşısında yükselen muhalefet odakları, mutlak bir karar/uygulama mekanizmasını zorunlu kılmaktadır.
Cumhurbaşkanı’nın güçlendirilmesi çerçevesinde: 82 Anayasası ile Cumhurbaşkanı’nın Meclis’i feshi kolaylaştı; Devlet Denetleme Kurulu aracılığı ile tüm kamuyu denetim altında tutma imkânı tanındı; Anayasa Mahkemesi’ne Meclis’in üye seçme usulü, ana muhalefet partisi dışındaki partilerin ve üniversitelerin Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açma olanağı kaldırıldı; Meclis’te grup kurmak için aranan milletvekili sayısı 20’ye çıkarıldı; Senato kaldırılarak Meclis’in yarısı lağvedilmiş oldu; DGM’ler yeniden kuruldu.
Dün – Bugün
Yönetme ve zapt etme, Devlet için temel, tarihsel ve evrensel bir sorun olarak yerli yerinde durmaktadır. 80 sonrası, PKK'nin silahlı şiddeti sistematik ve etkili biçimde kullanışı, paralelinde yükselen toplumsal dinamik ve bölgesel altüst oluş; Soğuk Savaş sonrası Türkiye'nin bölgede daralan rolü; 80 ortalarından itibaren ivmelenen yeni göç ve kentleşme hareketi dolayısı ile geleneksel solun kazandığı yeni dinamizm; yönetici kliklerin bir türlü iç istikrarlarını sağlayamamaları neticesinde işin iç silahlı müdahaleye kadar varması, bütün 70'ler ve 80'lere damgasını vuran anayasal gelişmelerde, konjonktürel istisnalar dışında, farklı bir yola gidilmesini engelledi; hatta bu eğilimleri kuvvetlendirdi. Süreç, önümüzdeki anayasa referandumuna geldi dayandı: KHK’lar 71 Anayasa değişiklikleri ile hukuka girmiş, 82 Anayasası ile olağanüstü hal ve sıkıyönetimde Bakanlar Kurulu’na denetimsiz KHK çıkartma gücü verilmişti, şimdi bu yetki Cumhurbaşkanı’na bahşediliyor. Cumhurbaşkanı’na TSK’yı savaşa sokma ve OHAL ilan etme yetkisi de verilmektedir. OHAL’de çıkarılan KHK’lar ise Anayasa Mahkemesi’nce denetlenmemektedir. 82 Anayasası, 82 Anayasası kabul edilmeden önce ve darbeden sonra, Kenan Evren tarafından kullanılan Devlet Başkanı sıfatını Cumhurbaşkanı sıfatına çevirmişti. Bugünkü değişikliklerle Cumhurbaşkanı, Devlet Başkanı sıfatını da kalıcı olarak almaktadır. Yine 82’de Meclis’in yetkilerinin 71 değişiklikleri ve peşi sıra 82 Anayasası ile daraltıldığına işaret etmiştik. Gensoru usulünün kaldırılması gibi değişikliklerle, kamuoyu önünde yürütme erkinin icraatlarının tartışmaya açılmasını sağlayacak Meclis araçları iyice daraltılmaktadır. Diğer yandan Cumhurbaşkanı’nın Meclis’i feshi iyice kolaylaşmaktadır. Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun nerede ise tüm üyelerinin Cumhurbaşkanı ve başkanı olduğu partisi tarafından atanması düzenlenmektedir. Cumhurbaşkanı, yürütmeye ve yargıya hâkim olduğu gibi parti başkanı sıfatı ile yasama Meclis’inin de hâkimi olmaktadır. Özetle, 71 Anayasa değişikliklerini tamamlar biçimde yapılan 82 Anayasası’nın bütün temel yönelimlerini takip eden yeni Anayasa değişiklileri ile hukuken Devlet’in su sızdırmaz bir bütünlüğe doğru evirildiği bir aşamaya yaklaşıyoruz.
Yarın
45 yıllık, yani Cumhuriyet’in yarı ömrüne hâkim bir süreci, Anayasal değişiklikleri takip ederek özetlemeye çalıştık. Buna göre şu tespitleri yapabiliriz:
1. Bugünkü anayasa değişiklikleri, 82 Anayasası’yla, 82 Anayasası 71 anayasa değişiklikleriyle süreklilik içerisinde, inişli çıkışlı da olsa, bir devlet biçimine doğru ilerlediğine göre, popüler sol tahlillerin aksine Devlet’in “çözülmesi” değil, “tamamlanması” olgusu ile karşı karşıyayız. Diğer bir anlatımla, rejim değişmemekte, pekişmektedir.
2. Çözülme metaforunun doğal sonucu olarak, sözde, burjuvazinin terk ettiği eski “kazanımlara sahip çıkma” esprisiyle, laikliği “koruma/yeniden kazanma” eksenli politikanın gerçekle bir ilgisi yoktur.
3. Diğer yandan, tamamlanma süreci, düzeni değiştirme potansiyeli olan tüm uçların tasfiyesini de hedeflemekte/zorunlu kılmaktadır. İslamî hareketler ehlileştirilmekte, sol laiklik parantezine alınmakta; bir zaman devrime karşı Devlet mekanizmasının yetersizliğinden kaynaklanan reflekse denk gelen ve derin tarihsel bağları olan MHP, tüm “siyasal hareket olma” potansiyelini terk ederek makam mevki pazarlığı yoluyla bir istihdam ilişkisine dönüşmektedir. Sistem, iki parti esasına doğru ilerlemektedir, daha doğrusu, bir tanesinin mutlak iktidarına, diğerinin mutlak muhalefetine dayanan iki partili sistem karikatürüne. Dolayısıyla, ilk bakışta tezat gibi görünse de mevcut anayasa değişikliklerinin nihai kazananlarından bir tanesi de CHP’dir, bugünkü kadroları olsun ya da olmasın. Yeni sistem oturursa, bundan sonra CHP’de “solcuya” yer yoktur, deniz tükenmiştir.
4. 45 yıllık süreç, seyri itibari ile bir “kalitesizleşme”, “hukuksuz” kaba güç egemenliği görüntüsü açığa çıkartmaktadır. Tabiri caiz ise, Devlet, yüklerini atarak gemiyi yüzdürmeyi tercih etmiştir.
Bu çıkarımların sonucu olarak “yarına” ilişkin şu tespitler yapılabilir:
1. Güncel anayasa değişiklik paketi, Devlet’in uzun erimli bir projesi olduğuna göre, referandumda hayır çıkması ihtimalinde, meselenin gündemimizden çıkmayacağını beklemek gerek. Muhalefet buna göre, referandumu aşan biçimde, sisteme odaklanarak inşa edilmelidir. Bunun yanında, referandumda çıkacak hayır neticesinin önemi küçümsenmemeli; kazandıracağı, moral, imkân ve sarsıntı yabana atılmamalıdır. Mesele, bu imkanları anlık politikanın değil, sürecin içinde değerlendirmektir.
2. Referandumda evet de çıksa hayır da çıksa, kısa ve orta vadede sistem, adaletsizlik duygusunu pekiştirecek pek çok yeni ve ciddi sorun yaratacaktır. Zira sanıldığının aksine, hukuki görünüm arz etmeyen yönetimleri sürdürmek ve toplumsal meşruluğunu ayakta tutmak, tutarlı bir siyasal/hukuki altyapı ve bununla eşgüdümlü entelektüel müdahale ister; hukuk kisvesi kalktığı zaman sömürülen kadar sömürenin de işi zorlaşır. Her toplumsal talebin, sistemin sınırına çabucak dayandığı/itildiği bir yönetim biçimi, talep eden kadar, yöneteni de tehdit eder. Türk yönetici elitinin ve hukuk kurumlarının durumu bu açıdan şüphelidir (Kıyaslayınız: Carl Schmitt - Burhan Kuzu). Kaldı ki tarih sınıf savaşımlarından ibarettir. Bilmediğimiz geleceğe bağlanmayı bilmeliyiz. Sonuca odaklanmış bilinci doğru tarafta olmaya odaklanmış bir bilince dönüştürmeliyiz. Bu tür bilincin, sahip olanı mutlu ve umutlu kıldığı bir kişiliği inşaa etmeliyiz. Acil, konjonktürel kollektif görevlerden birisi de budur. Kendimizi tarihsel sürecin bir bileşeni olarak görmeye, kendi zaman ve kuşağımızın biricik olmadığını düşünmeye alışmalıyız. Anlık reçete arayışından da vazgeçmeliyiz.
3. Dolayısı ile devrimci kişi ve kurumlar, derhal ve dönmemek üzere laiklik parantezinden kendisini kurtarmalı, âna değil sürece odaklanmalı, kendi özgün (coğrafi olarak, tarihi olarak, halk dinamikleri olarak özgün) sınıf siyasetini, sabır ile işlemelidir. "Küçük" ve "önemsiz", işler de en az "büyük siyaset" kadar önemsenmelidir.
4. Kolaycı sandık siyaseti ve eşgüdümlü giden laiklik söylemi, kısa ve orta vadede ortaya çıkacak sistemsel kriz anlarında toplumla sahici bağlar kurmaya engeldir. Laikçiliğin CHP’den öte ufku yoktur, neticede laikçilik orta vadede bugünkü anayasa değişikliklerinin amacına (iki partili sistem karikatürüne) hizmet edecektir. Mevki siyaseti yerini, ancak derdi olan için önemli görünen, toplumsal damarlarda mevzilenme siyasetine bırakmalıdır. Dert ortaklığı, ciddi bir politik faaliyet olarak yeni dönemde ele alınmalıdır.
5. Nesnel olandan yola çıkıp doğru olana yönelen bir rota çizmeliyiz. Evrensel olarak herkesin "adam yurduna konmak isteği ile var olduğunu", "herkesin yaşamak zorunda olduğu, bu nedenle tercihler yaptığı" gerçekliğini unutmadan, aşağılamadan, hem hal olarak yol almayı bilmeliyiz.
Neticede yolumuz uzun “Ne ah edin dostlar, ne ağlayın! Dünü bugüne bugünü yarına bağlayın!” düsturuna göre hareketi esas almalıyız.
Onur Şahinkaya

Hiç yorum yok: