Türkiye’de Devlet ve İslamcılığın Derin Krizi

Türkiye’nin İslamcı kuşağı, bugün tarihinin en büyük krizini yaşıyor. “Düşmanları” onlara sürekli olarak başarı müjdesi veriyorlar: “Şeriat gelecek”, “Başyücelik devleti ilan edilecek” diyerek teskin etmeye çalışıyorlar. Ben ise tam tersini düşünüyorum.
Neden mi? Şundan: Bir defa kendi amaçları nezdinde “hayal kırıklığı” ile “başarı” arasında binamaz haldeler. Diğer yandan “imanın şartları” ile “iktidarın şartları” arasında bölünmüş bir Protestan İslam ahlakı giderek onları zorluyor. Belki bundan daha önemlisi, İslamcılığın “ilk evlatları”nın birer birer elendiği, devlet menüsüne eklendiği bir politik süreç giderek belirginleşiyor ve artık tanıyamayacakları, İslamcıları “yiyen” bir “devrim” gerçeği ile karşı karşıyalar. Hepsini toparlarsak; sürekli ahlakiyat hatırlatması ile örülen bir politik ve entelektüel hattın bugün reel siyasetin en ısrarlı ve geleneksel oyuncularından birisi haline gelmesi içine sürüklendikleri krizi gerçek bir iç buhrana dönüştürüyor. Önümüzdeki referandum, İslamcılığın çöküş ve yeniden doğuş imkânlarını da belirliyor. Kısaca değinelim mi asıl meseleye?
Türkiye İslamcılığı kendi tarihinde hiçbir dönem bu çapta bir kriz yaşamamıştı. İmparatorluk İstanbul’unda yeniden toparlanma ve orta ve uzak doğudaki güç ilişkilerine yön verme çabalarının örgütlendiği 19.yy sonunda bu çapta derin bir kriz tecrübe etmediler. Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani bu sürecin entelektüel ve politik ürünleriydiler. Dışa dönük ve kurucuydular. İçeride ise Osmanlı’nın son dönemlerinde devletin yeniden inşası ve felah çabalarının örgütlenmesi sırasında da heyecan verici bir enerji yaratmışlardı. Namık Kemal’den Mehmet Akif’e uzanan bu yol sonraki bütün İslamcı kuşaklar için de şevk dolu idi. İman ve eylem arasındaki bağı kurarak belirli toplumsal kesimleri harekete geçirmeleri bir başarıydı.
Cumhuriyet sonrası Anadolu yereline tutunma ve orada bir direniş örgütleme çabaları sırasında da bu çapta bir politik kriz tecrübesi yaşamadılar. Said-i Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan bu zorlu dönemin başlıca yerel aktörleriydi. Bunlar daha içe dönük ve telafi ediciydiler. Necip Fazıl, Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç farklı biçimlerde İslamcılığa bir ruh üflediler ve İslamcılığı yeniden şehre taşıdılar. Milli Görüş ise, İslamcı umudu 1960’lardan itibaren proaktif bir partili siyasete taşırken 1990 sonrasının şehri kuşatan ve artık devletten ve toplumdan kendi payını isteyen yeni İslamcı kuşakları da aydınlık vaatlerle parlıyorlardı. Dikkate değer bir başka isim olan Salih Mirzabeyoğlu ise İslamcı kuşaklara “kumandan” suretinde ve kendi yalnızlığında kahramanlaşacağı düzen dışı bir politik serüven çağrısı yapıyordu.
Burada hemen 1990’lardan itibaren yükselen İslamcı kuşakların devlet dışı alanda dayanıklı ve dirençli bir toplumsal hareket tarzı oluşturduklarını söylemeden geçmemek gerekir. Bir tek somut örnek dahi bu tespitin daha kolay anlaşılmasını sağlayacaktır: 2006 yılında “İmam Hatipliler Derneği”, İstanbul’da adliye önünde bir açıklama yaparak “Terörle Mücadele Yasası”nın kaldırılmasını talep etmişlerdi. Şimdi aynı kişiler terör yasasının daha şedit hale getirilmesini istiyorlar. Trajedinin ne kadar ciddi olduğunu gösteren bir başka örneğidir bu…
Bugün geldiğimiz noktada bütün bu büyük serüvenler Saadet Partisi hariç neredeyse tüm İslamcı hareketlerin bugünkü “devleti üstlenmek” tavrında müttefik olduğunu gösteriyor. Kimisi çöküşün kendi üstlerine olacağı kaygısıyla, kimisi çöküş sonrası intikam hislerinin kendilerine yöneleceği korkusuyla geçmiş iman ve irfan çağrılarının uğultularını duymayı ertelemeyi tercih ediyorlar. Yaptıkları Başyücelik devletini kazanmaya değil iktidarı kaybetmemeye odaklı. Yani bütün bir İslamcılık geçmişindeki iddiaların inkârı… Ama nereye kadar? Laiklerin onlara verdikleri "başarı" müjdesi ise bu buhranı teskin edecek gibi değil...
İslamcılık konusuna hep şüpheyle yaklaşanlara şu söylenmelidir. Türkiye İslamcılığının Şekspir veya Dostoyevski gibi derin bir iç hesaplaşmayı zorlayan edebiyatçı ve düşünürünün olmadığı doğrudur. Ama M. Akif’in ahlakı, Said-i Nursi’nin sabrı, Necip Fazıl’ın iman ısrarı ve Nurettin Topçu’nun hakikat endişesi üzerinden inşa edilen bir politikleşme halinin bugün devletin üstlenildiği noktada yarattığı buhranın da ertelenerek çözülebilecek bir buhran olmadığını görmek gerekir. Çünkü bu gelen ne “şeriat”dır ne de “başyücelik devleti”. Bu İslamcılığın devlete dönüşmüş hali değil bildiğimiz devlete intikal etmiş halidir… Ve bir ek daha: artık İslamcılar da yeni dönemde kendilerinden, kendi yoldaşlarından korkuyorlar... Bir çoğu sinmiş halde susuyorlar...
Bir tek Saadet Partisi’nin bu derin krize, boşalan İslamcılık kulvarını tek başına doldurarak bir cevap geliştirme ihtimali görünüyor. O da henüz sınav aşamasında... Zamanın ne göstereceğini hep birlikte göreceğiz…
Orhan Gazi Ertekin

Hiç yorum yok: