Aydınlanmış Laik Solcular

“Laiklik Türkiye’de ezilenler için bir mevzi midir?” sorusu bugünlerde daha da canlanmış bulanmakta. Özellikle sol çevrenin savunduğu ve halk açısından önemli bir mevzi olarak gördüğü laiklik gerçekten de halkın mevzii midir?
Laiklik kavramını tarihsel olarak biraz incelersek belki bir sonuca varabiliriz. Laikliğin çıkış noktası, aslında belli bir güçlü ideolojiyi başka bir ideoloji ile sınırlandırma operasyonudur. Örneğin Fransa’da laiklik, burjuvazinin kilisenin etki alanını daraltıp kendi iktidarını güçlendirmek için kullandığı bir ideolojiydi. Burjuvazinin tarihsel karakterini sorguladığımız zaman bu güçlendirdiği ideolojiyi, yani laikliği halkın çıkarları için kullanacağını düşünmek politik bir saflık olacaktır. Burjuvazi; halk dinini rahat yaşasın diye değil, kendi zulüm aygıtını; devletini güçlendirmek için laikliği, halkın bir mevzii olarak göstermiştir. İlk aşamada kısmî olarak devrimci bir nitelik taşıyan burjuvazi ile birlikte olan ezilen kitleler kilisenin otoritesine ve baskısına başkaldırmışlardı. Ancak burjuvazi, otorite ve baskının adını değiştirmiş ve işçi öncülerine düşmanca davranmaya başlamakta gecikmedi. Tabii burjuvazinin kendi iktidarlarına tehdit gördüğü bir güce karşı aldığı önlemleri tarihsel olarak eleştirme hakkımız olamaz. Burjuva elbette işçilerin ve öteki ezilenlerin devrimci öncülerini ezmeye çalışacaktı. Buna rağmen burjuvazinin temsilcileri, bu dönemde ağırlıklı olarak aristokrasi ve kiliseye karşı, sol aydınlanmanın ideolojik argümanları eşliğinde mücadele yürüttüler.
Bu geçmiş, sosyalist harekete “kötü” bir miras olarak kaldı. Sosyalist hareket, burjuvazinin kiliseye karşı mücadelesinde kullandığı ideolojik araçları benimsedi. Sosyalistler de kilisenin simgelerine karşı mücadeleyi sosyalist olmanın belirteci saydı ve bunu ilkeselleştirme eğilimine girdi. Ateizm, sosyalist olmanın önkoşullarından biri olarak algılandı.
19. yüzyılda batılı aydınlık güçlerin(!) gerici boş inançlara sahip sürülerin topraklarına saldırdı ve temel amaçları, sürülerin inançlarına kendi aydınlık çağdaş düşüncelerini dayatmak oldu. Böylece yapmış oldukları işgaller, aydınlık ve bilim götürülen bir geziymiş gibi gösterildi. Bugün ülkemizde aydınlıkçı solcuların yapmış olduğu da bu okulları bilim yuvası olarak göstermek. Okullar bilim yuvası değil, devlet aygıtının kendine resmî ideolojisini benimsemiş insanlar yetiştirdiği yerlerdir. Aydınlıkçı solcuların böyle bir yanılgı ile Afrika’da kurulmuş bir İngiliz okulunun bilim götürdüğüne inanması pek uzak bir ihtimal değildir. Batının aydınlık güçleri ve aydınlanmış solcular, ideolojik, teknik ve felsefî olarak el ele vermiş, geri kalmış sürülerin akıllarını doldurmaya çalışıyorlar. Bu durumdan yalnızca iki adım uzaklaştığımızda durumun abesliğini iki gözümüzle görmemiz pek de zor olmayacaktır. Bu “boş inançlı sürüler”e(!) karşı, kendi “hakiki inançları” yanında aydınlanmacı laik argümanı da gayretle kullandıkları bastırma operasyonları tertiplediler. Bu yüzyılda “dünyanın merkezi”nde gerçekleşen işçi devrimlerinde, laik burjuvazinin mirası 1830’larda ve ardından ‘40’larda sorgulanmaya başlandı. Ama sosyalist hareket, Aydınlanma’nın hegemonik etkisinden sıyrılmayı başaramadı. Marx-Engels’in uyarıları bir kopmaya yetecek ölçüde olamadı.
Avrupa-merkezli sosyalist hareketler, genel olarak Aydınlanmacılığı benimsediler. Burjuvazinin laiklik ideolojisiyle, kapitalizm-öncesi egemen güçlerin dinsel ideolojilerine karşı mücadelesini argümanlarıyla birlikte benimsediler ve kendine, bu mücadeleyi daha da ilerletme amacını belirlediler. Bu öykünün “burjuva uygarlığı”nı aşamayacağı teorik olarak belliydi ve artık tarihsel olarak açıktır. Sorun, bunu politik olarak da saptamaktır.  Türkiye’de ise 1920’lerde, İslam bayrakları da dalgalandıran Kürt isyanlarına kör ve sağır olmaktan öte, düşman olan TKP’ye kadar uzanmaktadır bu sapma.
Türkiye’de aydınlanmış ve ışık saçan solcuların görmek istemedikleri olgu, halkın gerici olmadığıdır. Dinsel argümanları külliyen çöpe atmak, devrimci argümanın en büyük kısmını çöpe atmaktır. Bu nokta aydınlıkçı solcuların en büyük eleştirisi ise “bu ne kadar samimi?” sorusu etrafında dönüyor. “Halkların dininin doğruluğuna inanmadığımız ve onu gerici gördüğümüz halde neden olumlu karşılayalım?” diye soruyorlar. Burada gerici tanımınızı düzeltmeniz gerektiğini söylemeliyim. Gerici; halkın çıkarlarını emek-sermaye ve kültürel boyutta karşılamayan ve ezen sınıfın kültürel ve ekonomik yapısını yükseltmeye yönelik yapılan iştir. Yani din, kendi başına ve kendi varlığında egemenlerin bir aracı değildir. Bilhassa burjuvaziye karşı halkın bir aracıdır. Tarihteki onca devrimci mücadelenin bayrağında da dinler yazıyordu.
Her güçlü iktidar, kendi ideolojisi haricindekileri, dışındakileri “boş inanç” olarak damgalayarak varlığını sürdürür ve laik olur. İktidarını paylaşmamış her politik güç, kendi benimsediğinin toplumsal gerçeği açıklamaya ve düzenlemeye yeterli biricik doktrin olduğunu ileri sürer. Hayatta, toplumda, politikada, “kamusal alan”da biricik yol gösterici kendi anlayışıdır. Öteki doktrinler, hakiki değildir; yalandır, boştur, eksiktir. İktidar etme anlamında laiklik bundan ibarettir. Ötekinin düşüncesini yok saymak ise bir marksistin görevi değildir. Toplumsal muhalefet alanlarının iyi incelemesi gereken bir görüşün İslam ve Alevilik gibi inanışları içi boş, mantıksız olarak görmesi başlı başına körlüktür.
Ali Eren Demir

Hiç yorum yok: