Olgu-Sonrası Yutturmacası

Brexit ve Trump’ın zaferi liberal basını mevcut “aptallık” karşısında yıldırım çarpmışa çevirdi. Nasıl olurdu da seçmenler bunca haber ve olgu teyitçisinin, uzmanın, bilirkişinin uyarılarını kulak arkası ederdi? Neredeyse hep bir ağızdan şu yanıtı verdiler bu soruya: “siyasetin en belirgin özelliğinin olguları göz ardı etmek olduğu bir çağda yaşıyoruz”. Forbes ve New York Times gibi büyük basın kuruluşlarının zorlamasıyla Oxford Sözlükleri tarafından “olgu-sonrası” yılın sözcüğü olarak belirlendi. Huffington Post’ta geçenlerde yayınlanan “Olgu-Sonrası Ulusu” başlıklı makalede kısa ve özlü bir biçimde şu fikir serdediliyordu: “geleceğimizle ilgili en büyük sorun, ne siyasi, ne ekonomik, hatta ne de akılla ilgilidir. Asıl büyük sorun, olgu ile kurgunun arasındaki mücadeledir.”
Liberal yazarların her biri, Birleşik Krallık’ta ve ABD’de bu yıl olan biteni açıklamak üzere olgu-sonrası durumun farklı bir somutlanışını öne çıkarıyor: sosyal medyanın “körler sağırlar birbirini ağırlar” hali, sahte haberlerin yaygınlığı, halkın siyasetçilerin bariz yalanlarına karşı kayıtsızlığı ya da bencil ve vurdumduymaz 80 ve 90 kuşakları meselesi gibi. Ancak hepsi, seçmenlerin ve siyasetçilerin giderek artan oranda olgulardan yüz çevirip gerçekleri kendilerine göre eğip büktükleri ve duygulanımı uzmanlığa tercih ettiklerinde hemfikir.
Ayrıca anlaşıldığı kadarıyla bu olgu-sonrası dünyaya nasıl girdiğimizden, yahut onu öncelemiş olması gereken olgular çağının ne zaman bittiğinden bihaberler. Bunlar, bütün dünya savaş tuzağına çekilmeden önce hayali kitle imha silahlarını tartışırken mi oldu yoksa Lewinsky skandalının ana gündemi teşkil ettiği ve ABD’nin duygusuz vandallar ve kokain bağımlısı olarak doğan bebekler nedeniyle korku içinde olduğu 90’larda mı? Yoksa asıl tarih, Orta Amerika’ya yönelik gizli savaşların yürütüldüğü, AIDS salgınının inkâr edilmesi ve İran-Kontra skandalı ile meşhur Reaganlı 80’ler mi? Ya da daha da geriye, örneğin Nixon’un “ben yolsuzluk yapmadım” diye yalan söylediği 70’lere, George Wallace’ın kanun ve nizam şiarlı kampanya yürüttüğü 60’lara ya da McCarthy’nin kızıl avına çıktığı 50’lere mi gitmek gerek?
Ne var ki, birdenbire olguların değersizleştiği bir dünyaya girdiğimiz yönündeki teşhis olgularca desteklenmiyor. Aşırı tepkilerin geliştirildiği korku anları, kolektif histeri ve siyasi manipülasyon her zaman olan şeyler, ayrıca arkasında Rusların olduğu sahte haberlerin salgın gibi yayıldığı ya da Hillary Clinton’ın seçimi sosyal medya yüzünden kaybettiği türünden iddialara karşı da şüpheyle yaklaşmakta fayda var.
Aslına bakılırsa, liberallerin olgulara dayalı siyaset nostaljisi bizzat kendilerinin gerçeklerle kurdukları gerilimli ilişkiyi maskelemek üzere tasarlanmış gibi görünüyor. Güya dürüst teknokrat ve yöneticiler -ki sağcı emsalleri ile aynı gaddarlıkla neoliberal önlemleri uygulamaya sokanlar da bunlardı- kabul etmek istemedikleri maddi gerçekler yerine sırtlarını özel olarak seçilmiş belli başlı olgulara dayadılar.
Başka Seçenek Yok
90’lar, bütün nostaljiler gibi hiç yaşanmamış bir geçmişe özlem duyan bu liberal nostaljinin odağını teşkil ediyor görünen o ki. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ve radikal siyasetin tükenmesinin ardından Thatcher’ın “Başka Seçenek Yok” şiarı bir gerçeklik haline geldi. Bugün Fukuyama’nın “tarihin sonu” fikri kulağa abes geliyor olabilir ancak bir dönem onun ve Thatcher’ın söyledikleri dünyanın verili halini -yani ortada Batılı elitleri taraflaşmaya itecek bir siyasi sorunun kalmadığını ve bütün siyasetçilerin yapması gereken tek şeyin olguları inceleyip en iyi politikaları uygulamaktan ibaret olduğunu- anlatır nitelikteydi.
Olgulara yönelik teknokratça saplantı ise olguların değersizleştiği öncülüne dayanıyor. Bu fikrin kaynağı, ekonomik liberalizmin -özel mülkiyet hakkı, kişisel çıkarın her şeyden önemli bilinmesi ve maddi eşitliği içermeyen biçimsel özgürlük gibi- değerlerinin insan doğasını en iyi şekilde tanımladığı inancı. Bu temelde liberal ekonomi, kendini tarihin seyri içinde insan doğasının kendi gerçekliğini bulmasına adıyor ve bu işleme ilerleme adını veriyor.
90’lı yıllarda liberalizm, Soğuk Savaş’ı bir kenara bırakmış olarak kendine sağ ve sol sapmalardan arî, geleneksel iyi yönetim rolünü biçti. Olgular mücadelesini kazanmış görünen liberaller için demokrasi artık bir tartışma sahası değil, bir pazardı. Bir yandan yolu kapitalizmin ilerleme tanımı uyarınca döşeyip bir yandan da seçmenlerin en geniş kesimine hitap etmeye yönelen siyasetler ortaya koydular. Odak grupları ve seçmen anketleri gibi olgu ağırlıklı yöntemlere dayanarak -Clinton’ın danışmanı Dick Morris’in adayı sol-sağ ayrımının üstüne yerleştirmek üzere geliştirdiği bir strateji olarak- üçgenlemeyi siyaseten merkezde durduklarını iddia etmek üzere uyguladılar.
Ekonomik ve kültürel elitler, insan kaynakları ve çeşitlilik-farklılık yönetiminin şirketlerin sosyal sorumluluğu ile birleştirildiğinde ırk ve cinsiyet ayrımcılığı meselelerinin çözümünü sağlayacağını düşünüyorlardı. İlk dot-com balonu ve gelişmekte olan bilgi ekonomisi, insanları eğitimin tedricen sınıf ayrımlarını hükümsüz kılacağına ikna etti.
Bill Clinton ve Tony Blair gibi ortayolcu teknokratlar, bu olgusal toplumun öncülüğünü yaptılar. Kamu sektörünün nasıl idare edilebileceğine dair bilimsel tartışmalar yapmak yerine, siyasi ilkeler ya da değerler hakkında gevezelik etmeyi tercih ettiler. Kârlılığı bir öncül olarak kabul eden ve talep ne kadar adil ve haklı olursa olsun işi asla siyasi merkezin itiraz edebileceği noktaya kadar vardırmayan bir sahte ilericiliğe sarıldılar.
Liberaller olgu bekçiliğini üstlendikçe toplumsal çatışmaları giderek olgu-dışı bir alana, değerler alanına doğru ittiler. Baskı ve sömürüye karşı mücadele etmek yerine, kültür savaşlarına girişildi. Orada ilerici değerlerin hiçbir hükmü yoktu; bu değerler en fazla bir ahlaki üstünlükmüş gibi pazarlandılar, ardından da üçgenleme yöntemlerinin omurgasızlığı ve refah devletinin ve örgütlü emeğin kuyusunu kazan politikalarla ihanete uğradılar.
Olgularda Kaybolmak
Bu olgu ütopyasında ilk çatlak yeni binyılın başlarında belirdi. 11 Eylül liberalleri ve muhafazakarlarıyla bütün ABD’yi iki kötü planlanmış savaşla sonuçlanan kitlesel bir vatanperverlik histerisine gark edene kadar Fox News’un önderliğindeki aşırı sağcı kanat, komplo teorisyenleri ve televizyon evanjelistleri marjinal kabul ediliyorlardı.
Liberaller, Bush yönetiminin olguları ustaca kendi lehine eğip bükmesi karşısında acizdiler. Savaş karşıtı ortayolcu muhalefet, BM kararları ve denetleme işlemlerinin doğru uygulanması konularında yapılan faydasız tartışmalardan ibaretti. Bush’un danışmanı Karl Rove şöyle diyordu: “Biz artık bir imparatorluğuz, kendi gerçekliğimizi kendimiz yaratırız.” Gerçekler-olgular içinde kaybolmuş olan Demokratlar buna karşı bir seçenek öneremiyorlardı.
Köşeye sıkışmış liberaller için Obama’nın seçilmesi akılcılığın dönüşü mahiyetindeydi. Ancak Obama göreve geldikten kısa bir süre sonra Çay Partisi, iklim değişikliğini reddedenler ve elitlerin öfkesini bir silaha dönüştürmüş olan muhafazakârlar olguların çarpıtılmasını hepten abarttılar. Donald Trump, ne Obama’nın ABD’de dünyaya geldiğine dair belgeyi ne de Central Park beşlisini aklayan DNA kanıtlarını kabul etmeye yanaştı, bir kongre üyesi, çevre bilimlerini yanlışlamak üzere sağa sola kartopu fırlattı, insanları kasıtlı olarak yanlış yönlendiren bir video yüzünden neredeyse aile planlamasına ayrılan mali kaynaklar kesiliyordu.
Liberalleri rahatlatan, cazibeleri giderek artan bir dizi “olgu-kahramanı” oldu: Nate Silver istatistiksel modelleri ve anket verilerini kullanarak siyasete mutlak bir niceliksel öngörülebilirlik kazandırıyordu. Ezra Klein ve Matthew Yglesias’ın idaresindeki Vox sitesi, okurlarına eğer kendileri de çalışmaya biraz zaman ayırırlarsa karmaşık politikaları açıklama sözü veriyordu. Hatta -örneğini Jon Stewart’ın Aklıselimi Yeniden Hâkim Kılma Mitinginde bulduğu üzere- komedi bile olgulara dayandığını ilan etmeye girişmişti. Bütün bu olgu saplantılı liberaller için siyasi tutku sadece daha fazla akılcılığın çözebileceği sorunlara neden oluyordu.
Bir yandan da bazı tarihsel nitelikte olaylar liberallerin gerçeklerini sorguya açık hale getirmekteydi. 2008’deki finansal çöküş, liberal ekonominin başarısızlığını ortaya serdi. Occupy ve Siyahların Hayatları Önemlidir hareketleri üçgenleme ve yönetimselciliğin işaret edebilme yeteneğini göstermek bir tarafa, bunu yapmayı bile reddettiği yapısal sorunlara ışık tuttu. Bu olaylar, liberal olguculuğun yüksek oranda kendi çıkarını gözetir mahiyette ve seçmeci olduğunu, hoşuna gitmeyen gerçekleri görmezden gelmeye meylettiğini ve kendini partici politikaların üzerinde, toplumun bilimsel idaresi diye pazarladığını bize göstermiş oldu.
Siyasetin gerçeklere dayandığı bir çağa ağıt yakanların hepsi “aşırı ortayolcu” kanatta duruyorlar. Bunlar da en az aşırı sağcı kanattakiler kadar sıradan insanların deneyim ve acılarına karşı duyarsızlar. Olguları görmezden gelen muhafazakârlıktan nasıl korktuklarından söz ediyorlar ama onlarla birçok ekonomik politika üzerinde anlaşıyorlar. Merkezin sağa doğru çekilmesiyle liberaller daha insani yüzle aynı reformları savunmaya başladılar: emeklilik sisteminin özelleştirilmesi, okul harcırahları, devlet destekli okullar, resesyon zamanı mali sıkılaştırma ve zenginlere yönelik daha da yüksek vergi indirimleri.
Siyasetin Dönüşü
Başkanlık seçimleri, liberalizmin olgulara dayanan siyasetinin kofluğunu ortaya serdi. Clinton’ın kampanyası, tam aradıkları türden olduğuna inandıkları bir rakip karşısında çuvalladı. Başta Trump’ın kaba sabalığının kendilerine iş düşürmeden meseleyi halledeceğini sandılar, sonra da işi gücü bırakıp onun yalanlarını açığa çıkarmaya uğraştılar.
Bütün bunları yaparken değişime yönelik tek bir siyasi gelecek öngörüsü bile sunmadılar ve şu gerçeği gözlerden sakladılar: siyaset iyi yönetime ve doğru istatistiklere indirgenemez.
Rakiplerinin daha dürüst ve kendi seçilmiş-ayıklanmış olgularına daha saygılı olduğu bir geçmişten nostaljik bir biçimde söz etmeye başladıklarına göre artık liberal ortayolcular gerçeklikle olan bağlarını hepten yitirmiş haldeler demektir. Bazıları olağanüstü bir ironi içinde bu işi Ronald Reagan ve George W. Bush gibi muhafazakârlık şahikalarını romantize etmeye kadar götürdü.
Trump’ın kazanmış olması, seçmenlerin gerçeklerden nefret ettikleri anlamına gelmiyor. Sadece yeteri kadarının, değişim vadeden patolojik bir yalancıyı olguları ancak liberalce eğip bükerek açıklayabilen statükocu bir teknokrata tercih ettiğini gösteriyor. Sahte haberleri suçlamaya son verip bu adama birçok kişinin neden inandığını ayırt etmeye başlamak gerekiyor. Bunun basit bir nedeni var: merkezdeki siyasetçilerin halkın çıkarlarını gözetmeyerek onun güvenini suiistimal etmiş olması. Liberal gerçeğe dönmek, ülkeyi yönetecek olan gerici demagogla başa çıkmayı sağlamaz, bunu sağlayacak olan, hem Trump’ın otoriteryanizmine hem de yönetimselciliğe aynı anda meydan okuyacak bir demokratik uyanıştır.
Böylesi bir hareket, hem muhafazakârları hem de liberalleri en fazla rahatsız eden gerçeklerden neşet edecektir: insanlar daha iyi bir yaşam için çile çekiyor ve mücadele ediyorlar ve eşitliğin olmadığı yerde özgürlük olamaz. Hele bilginin gerçekliği değiştirmekte bize yardım edebileceğini bir kavrayalım, o zaman olgular da ona göre değişecektir.
Rune Møller Stahl & Bue Rübner Hansen

Hiç yorum yok: