Bugünü ve Yarınıyla Kürd Meselesi -III

IV
İlk başta anti-emperyalist bir niteliğe sahip olan Kemalist sistemin bu niteliği hızla zayıfladı. Merkezinde bağımsızlık çağrısı bulunan bir tür devlet kapitalizmi, zamanla ivme kaybederken, çevre ülkelere özgü bağımlı kapitalist kalkınma tarzı gelişme kaydetti. Türkiye, ilk baştaki kafa karışıklığına sebep olan burjuva milliyetçiliğin yol açtığı yanılsamanın bedelini ödedi. Kemalist liderler, kapitalist Türk ulusunu Batı Avrupa’nın sunduğu imaj üzerine kurabileceklerini zannettiler. Bu projenin çevre ülkelere özgü kapitalizmin görüldüğü tüm bölgelerde olduğu gibi Türkiye’de de başarısızlığa mahkûm olduğunu anlamadılar. Sovyetler Birliği’ne karşı duyulan korkunun katmerlediği sosyalizm düşmanlığı, Ankara’yı ABD’den destek bulmaya itti: Yunan albaylar gibi Türkiye’deki Kemalist generaller de hemen NATO’ya katıldılar ve Washington’ın bağımlısı hâline geldiler. Çevre ülkelere özgü kapitalist gelişme sürecinin hızlanması, kendisini Anadolu’da yeni ortaya çıkan kapitalist tarımda ortaya koydu ve taşeronluğa dayalı iş kollarının kurulmasına yol açtı, ayrıca zengin köylüler sınıfı lehine işledi.
Bu toplumsal değişimler, Kemalizmin meşruiyetini azalttı. 1950’den itibaren, Washington’ın teşvik ettiği çok partili seçimler, yeni köylü sınıfının ve komprador sınıfın politik gücünü artırdı, bu güç, geleneksel Anadolu köylülüğünden neşet etti ve Rumeli’deki Kemalist politik sınıfın laikliğine yabancıydı. Türk siyasî İslam’ının ortaya çıkışı ve AKP’nin seçim başarısı, bu sürecin sonucu. Söz konusu gelişmeler, toplumdaki demokratikleşme sürecine katkı sunmadı, tersten Erdoğan’ın diktatöryel arzularını ve araçsallaştırılmış Osmanlıcılığın dirilişini tasdikledi. Osmanlıcılık, Osmanlı’nın kendisi gibi büyük emperyalist güçler, yani ABD tarafından istismar edildi. Bu olaylar, Kürd sorununun ön plana çıkmasına neden oldular.
Doğu Anadolu’daki kentleşme, hayatları mahvolmuş köylülerin batıdaki kentlere kitleler hâlinde göç etmesine neden oldu. Bu sebeple Türkiye Kürdleri, devlet için yeniden bir mesele hâline geldiler. Artık aynı Kürdler, “dağ Türkleri” olmadıklarının farkındalar, dillerinin ayrı olduğunu biliyorlar ve resmî düzeyde bu dilin kabul görmesini istiyorlar. Mesele, eğer yeni bir yönetici sınıf, demokratik yönde evrimleştiği ölçüde, Türkiye Kürdistan’ına gerçek bir kültürel özerklik vererek çözülecekmiş gibi görünüyordu. Ama aslında mesele bu değildi, hâlâ da değil. Kürdler, kendilerini mevcut koşullarda silâhlı kuvvetlerin baskısına tepki vermekle sınırlandırdılar. Bu mücadelenin ardındaki örgüt olarak PKK, radikal sosyalist bir geleneğe sahip olduğunu söylüyor ve kentlerdeki yeni proletaryayı saflarına kazandığını iddia ediyor. Bu örgütün sosyalizm, demokrasi ve iki milletli devletin kabulü konusunda Kürd ve Türk proleterlerini bir araya getirmeye çalışan, enternasyonalist bir eylem hattını seçtiği düşünülebilir, ama böylesi bir şey söz konusu değil.
V
Kürd halkı, belirli bir bölgede (Doğu Anadolu, Suriye’nin kuzey şeridi, Irak’ın kuzeydoğusu ve İran’ın batı dağları) yaşıyor olsa da Kürd sorunu, Türkiye’de Irak ve İran’dakiden farklı ele alınıyor. Antik çağın Medleri ve Parthialılarına dayanan Kürtçe, Farslarla aynı Hint-Avrupa dil ailesine mensup. Belki de bu nedenle Kürdlerle Farsların bir arada yaşaması, geçmişte bir sorun teşkil etmedi. Ayrıca Kürd meselesi, son dönemde bölgede yaşanan kentleşmeyle açığa çıktı. Dahası, eskiye nazaran daha da resmî bir nitelik arz eden Şiilik, İranlı Kürdler arasındaki Sünni çoğunluğun maruz kaldığı rahatsızlığın diğer bir kaynağı.
İngiliz Mandası tarafından çizilmiş sınırlar yüzünden Irak Kürdleri, Anadolu’daki Kürdlerle ayrıştılar. Ama Kürdler ve Araplar, kısmen bölge kentlerindeki nispeten güçlü komünist partinin enternasyonalizmi ve çokuluslu proletarya sayesinde bir arada yaşamayı sürdürdü. Ama Baas diktatörlüğündeki Arap şovenizmi, ne yazık ki bu sürece mani oldu.
Yeni Kürd meselesiyse, ABD’nin son geliştirdiği stratejinin bir ürünü. ABD, Irak ve Suriye’deki devleti ve toplumu yok etmeyi hedef belledi. Onun için sırada İran’a saldırmak var. Sözde demokrasi lafazanlığı ile alakası olmayan, Washington’daki hâkim demagoji, “toplulukların hakları”nın uygulamaya sokulması meselesine öncelik veriyormuş gibi görünüyor. “İnsan hakları”nı savunduğunu iddia eden söylemler de benzer bir işlev görüyor. Irak merkezî hükümeti bu nedenle yok ediliyor. Ülke, dört sözde devlete bölündü, ikisi Şiilik ve Sünnilik üzerine kurulu, diğer ikisi ise Kürd aşiretlerin özelliklerine dayanıyor. ABD’nin desteklediği Körfez ülkelerinin müdahalesi sayesinde gerici politik İslam, IŞİD’in yükselişine katkı sundu. Bu durum, Washington’ın projesinin başarılı olmasını sağladı. ABD’nin Irak Kürdlerini “demokrasi” adına desteklediğine, ama NATO’nun önemli bir müttefiki olan Türkiye’deki Kürdlere destek vermemesine tanık olmak gerçekten tuhaf. Her zamanki gibi, ABD için çifte standartçılık ana kural.
Irak Kürdistanı’nın farklı kısımlarında iktidarı elinde bulunduran iki politik parti “demokratik” mi? Biri diğerinden daha mı iyi? Washington propagandasına inanmak, çocukça bir yaklaşım olur. Mesele, kendilerini zengin etmeyi bilen siyasetçiler veya savaş ağaları kliği ile ilgili. Bunların sözde “milliyetçilik”leri anti-emperyalist değil. Anti-emperyalizm, kişisel kazancı için ABD’nin Irak’taki varlığının bir parçası olmayı değil, o varlıkla ile mücadele etmeyi gerektirir.
Yukarıdaki analiz, bugün iş başında olan Kürd milliyetçiliklerini izah etmekte, onların bölgedeki anti-emperyalist direnişin ihtiyaçlarını ve bu mücadeleye eşlik etmesi gereken radikal toplumsal reformları, ayrıca ortak düşmana karşı Kürdlerle, Araplarla ve İranlıların birliğini teşkil etme ihtiyacını göz ardı etmeleri sonucu yüzleştikleri sınırları ortaya koymaktadır. O ortak düşman, ABD ve onun İslamcı ya da değil, yereldeki tüm müttefikleridir.[1]

Dipnot
[1] Burada Kürd milliyetçiliğinden çoğul anlamda bahsediyorum. Çoğunlukla silâhlı olan bu hareketlerin hedefleri burada tanımlanmıyor: büyük bağımsız pankürdist bir devlet mi istiyorlar, iki, üç, dört veya beş Kürd devleti mi talep ediyorlar, yoksa parçası oldukları devletler dâhilinde özerklik için mi mücadele ediyorlar, bu sorulara cevap verilmiyor. Bu parçalılığın ve bulanıklığın muhtemel bir sebebi de Kürd dilinin tarihinde gizli. Araplar ve Farslar on dokuzuncu yüzyılda kendi dilleri bağlamında muazzam bir yenilenme sürecine tanıklık ettiler. Türkler benzer bir süreci 1920-1930 arası dönemde yaşadı. Kürdlerse bu türden bir yenilenmeye ihtiyaç duymadıkları koşullarda yaşamayı sürdürdüler. Dolayısıyla tek bir Kürd dili yok. Birbirine komşu ama aynı zamanda mesafeli diller söz konusu. Bu durum büyük olasılıkla modern dünyanın ihtiyaçlarından kaynaklanmadı. Söz konusu zayıflık, dilin daha iyisine veya daha kötüsüne rıza gösteren, Farsçayı, Arapçayı ve Türkçeyi benimsemiş Kürd elitlerince asimile edilmesiyle alakalı.

Hiç yorum yok: