Bugünü ve Yarınıyla Kürd Meselesi -II

III
Osmanlı’da milliyetçi ideolojiler, sonraki süreçte ortaya çıkıyorlar. Bu ideolojiler, on dokuzuncu yüzyılda, Balkanlar’da, Suriye’de, Ermeniler arasında, diğer milliyetçiliklere tepki olarak, Rumeli Türkleri arasında oluşuyorlar. Bu dönemde Kürd milliyetçiliğinin oluştuğuna dair en ufak işarete rastlanmıyor. Bu milliyetçiliklerin ortaya çıkışı, yeni kentleşme süreci ve hükümet idaresinin modernleşmesi ile yakından bağlantılı. Köylüler, kendi dillerini konuşmayı sürdürüyorlar. Osmanlı idaresi, taşrada kendisini sadece vergi ve asker toplarken gösteriyor. Ama yeni şehirlerde, bilhassa yeni ortaya çıkan, eğitimli orta sınıflar arasında, yazı dilindeki ustalık, gündelik hayatta bir gereklilik hâline geliyor. Modern anlamda ilk milliyetçiler, bu yeni sınıfların içerisinden çıkıyorlar. Kürd halkının yaşadığı Orta Anadolu gibi bölgelerin varlığı, Türk (Kemalist) milliyetçiliğinin, hatta Kürd milliyetçiliğinin oluşumunu izah ediyor.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, bu iki imparatorluğun nihayetinde yok olmasına tanıklık eden sürecin niteliğini izah etmede yardımcı olacak bir örnek. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Avrupa kapitalizminin ortaya çıkışından önce kuruluyor, oysa en yakın komşusu ve (Avusturya, Bohemya gibi) kimi bölgeleri, kapitalizmin yeni temelleri üzerinde kuruluyorlar. Dolayısıyla “yeni “ulusal sorun”, on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkıyor. Avusturyalı Marksistler (Otto Bauer ve diğer isimler), sosyalistlerin itirazın bu yeni boyutuna dair iyi bir analiz ortaya koyuyorlar. Dönemin koşullarında bu siyaset önerileri, muhtemel en ilerici öneriler olarak görülmeli. Bu öneriler, büyük devletin çıkarlarını korumayı, ama devleti sosyalist (radikal, hatta sosyal demokrat) adımlarla hızlandırmayı, herkese adil davranmayı öne alan temkinli bir siyasete dayanan, halklar üzerine kurulu bir enternasyonalizmi kültürel özerklikle alakalı gerçek bir siyasetle birleştirdiler. Yaşanan olaylar, bu projenin başarılı olmasına izin vermedi, süreç, genel anlamda vasat bir burjuva milliyetçiliğinin hayrına olacak şekilde gelişti.
Bölgelerde, çevredeki kapitalizmle birlikte ortaya çıkan, vasat birer form kazanan Balkan ve Suriye-Arap milliyetçilikleri, Osmanlı’da muzaffer oldular ve onun ortadan kalkmasına katkı sundular. Ama bu milliyetçiliklere has zayıflıklar, destekçilerini dış güçlerin desteğini aramaya itti. Bu destek, Osmanlı idaresine karşı genelde Büyük Britanya ve Rusya’da alınmaya çalışıldı. Söz konusu arayışın bir de bedeli vardı: ortaya çıkan devletler, hâkim emperyalist güçlerin kontrolüne girdiler: Araplar Britanya ve Fransa’nın, Balkanlar da Almanya’nın hâkimiyeti altına girdi.
Osmanlı’ya katılmazdan önce güzel bir bağımsız uygarlığın gelişip serpildiği Ermenistan’da ulusun yenilenme süreci 1915 soykırımı ile kırıldı. Burada milliyetçilik, yeni iş ve finans sektörlerinde tercih imkânlarına sahip, Rumeli kentlerindeki (İstanbul, İzmir ve diğerleri) Ermeni göçmen burjuvazi ile Ermeni topraklarındaki eşraf ve köylüler arasında bölündü. Bu toprakların küçük bir kısmının Rus İmparatorluğu’na katılması (bu topraklar sonrasında Sovyetler’in idaresi altına girdi, ardından da bağımsız Ermenistan’a dönüştü), süreci daha karmaşıklaştırdı, zira bilhassa Birinci Dünya Savaşı esnasında Rus başkentininin yönlendirmelerinden korkulmaktaydı. Osmanlı idareciler, sonrasında soykırım yoluna başvurdular. Bu noktada katliamdan esas faydalananların ve onun faillerinin Kürdler olduğunu belirtmek gerek. İmha edilmiş Ermeni köylerine el koyan Kürdler, topraklarını iki katına çıkarttılar.
Modern Türk milliyetçiliği ise nispeten daha yakın bir zamana ait. İlkin eski asker, eğitimli isimler eliyle oluşturuldu. Bu isimler, İstanbul, İzmir, Selanik gibi şehirlerin idarecileriydi. Milliyetçilik, bu noktada Balkan ve Suriye-Arap milliyetçiliklerine tepki olarak oluşturuldu. Orta ve Doğu Anadolu’daki Türk (ve Kürd) köylülerinde herhangi bir makes bulmadı. Sonrasında Kemalizmin de gündemine alacağı bu milliyetçiliğe ait seçenekler şu şekildeydi: Avrupalılaşma, Osmanlıcılığa karşı düşmanlık ve yeni devletin Türk niteliği ile laikleşme tarzının tasdiklenmesi. Burada “laik” yerine “laikleşme” tabirini bilerek kullanıyorum, çünkü yeni Türk yurttaşı, İslam’a ait olmaya dayalı toplumsal nitelik üzerinden tarif edildi (katliamdan kurtulan Ermeniler, İstan ve İzmir’deki Rumlar dışlandı). Öte yandan İslam da Ankara’daki yeni hükümetinin hâkim olup maniple ettiği kamusal yapının mevcut statüsüne indirgendi.
Kemalistlerin 1919-1922 arası dönemde emperyalist güçlere karşı öncülük ettiği savaşlar, Anadolu’daki Türk (ve Kürd) köylülerinin yeni Türk milliyetçiliği ile birleşmesini sağladı. Kürdler, Türklerle ayrıştırılmayacak hâldeydiler. Kemalistlerin silâhlı kuvvetleri dâhilinde savaştılar. Kemalist Türk milliyetçiliği, koşulların zorlamasıyla anti-emperyalist bir biçim kazandı. Ondaki anlayışa göre, Osmanlıcılık ve hilâfet, imparatorluk halklarını (Türkleri, Kürdleri ve Arapları) korumuyordu. Aksine bu iki unsur, Batı emperyalizminin ülkeye nüfuz etmesini ve emperyalizminin kapitalist, çevre ülke hâline gelmiş, hâkimiyet altındaki bir yapıya dönüşmesini kolaylaştırdı. Bu gerçeği o dönemde ne Balkan milliyetçiliği ne de Arap milliyetçiliği anladı: bu iki milliyetçilik, Babıâli’nin iktidarına karşı emperyalist güçlerden destek talep etti. Anti-emperyalist Kemalist milliyetçilik, Osmanlıcılığa son darbeyi indirdi.

Hiç yorum yok: