Sözü Tüketmek: Bir İstikrar Örneği

“Ellere ve ayaklara vurulan prangalar şimdi ülkemize, sanayimize ve sistemimize vurulmak isteniyor. Siz bilmezsiniz, beceremezsiniz, bize tabi olmayı sürdürmek zorundasınız deniyor. Anlayış bu. Bizler ikinci sınıf insan olmaya itiraz ettik. Bizler yeryüzünün lanetlileri olmayacağız.”
[Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan]
1925’te Fransız sömürgelerinden Martinik’te doğan Frantz Fanon’un kaleme aldığı eserin adıdır Yeryüzünün Lanetlileri. 1961 basımına Jean Paul Sartre’ın yazdığı unutulmaz bir önsözü de vardır. Sartre, oldukça sofistike bir tavırla sömürgecinin ağzından düşürmediği hümanizmasını alaşağı ederek, tüm çelişkilerini ve ikiyüzlülüğünü suratına vurur. Kendisini de bundan muaf tutmaz. “Kendi ellerimizle yaptığımıza bir bakın” diyerek seslenir Avrupalı seçkinlere. Mutlak gücü ele geçirmiş ve yitirmek istemeyen Avrupalıya, Fanon’un kitabını okumaları için iki gerekçe sunar: Birincisi ne hale gelmiş olduklarını anlamaları, kendilerini tanımaları ve bir hal çaresi bulabilmeleri için bir kılavuzdur bu kitap; ikincisi ise Fanon’un hiçbir şeyden sakınmadan içinde bulundukları durumun diline tercüman olmasıdır. Peki dünyanın geri kalanı niçin okumalıdır? Avrupalı ya da seçkin olmayanlar için ne söyler bu kitap? Sartre, nezaket gereği değil birlikte yaşadığı insanlar adına utanç duyduğu için “bizler” diyerek hitap eder. Başka coğrafyalarda, zaman aralıklarında yaşayan “bizler”in yanıbaşımızdaki günahlar adına utanç duymamız, feryat etmemiz gerektiğini hatırlatır. Aksi takdirde, başka bir mutlak gücün karşısında kendimizi lanetlenme kaderinden nasıl beri tutabiliriz?
Geçtiğimiz günlerde Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde düzenlenen Türkiye-Afrika Ekonomi ve İş Forumu açılış oturumunda konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın okuduğu metinde Afrika’dan Antiller’e sürgün edilen bir ailenin sekiz çocuğundan birinin yazdığı bu satırlara atıfta bulunması manidar.[1] Konuşmanın tam metninde yaygın olan ekonomik işbirliğinin büyümesi, karşılıklı yatırımların artırılması, piyasaya hâkim olan IMF ve Dünya Bankası kredilerinin tek çıkar yol olmaktan çıkarılması gerektiği vurgusuyla düşünüldüğünde teknik olarak zihinlerde bir tür antiemperyalizm izlenimi uyanıyor. Peki bu antiemperyal tutum sadece küresel ölçekte mi kabul görür? Yeryüzünün lanetlisi olmaya itiraz etmek, emperyal Batı karşısında Ortadoğu ve Afrika halkları için meşru sayılırken, Türkiye halkları, tüm şehirleri ile o şehirlerin mahalleleri, sokakları için de pekâlâ haktır.
Hükümet yetkilileri, hükümet çevresine yakın köşe yazarları, sermaye sahipleri, kültürel üretim çevreleri 15 yıllık Ak Parti iktidarı boyunca bu ve daha birçok benzeri hakkı tekellerine alıp onu bağlamından kopara kopara tükettiler. Bu kopuş basit bir sinema filminden, Afrikalı bir adamın şiddet üzerine yazdığı bir metne; bir edebiyat eserinden, İslam düşüncesine katkı sunan önemli mütefekkirlere uzanan geniş bir skalada kendini gösterir. Bazen bir konuşma metninde, bazen uyarlama bir filmde çoğu zaman mağduriyet hikâyelerinde karşımıza çıkar. Çok derin analizlere tabi tutulmayacak kadar yüzeysel bir “işine geldiği gibi” eğip bükerek söze şekil verilir. Emek mücadelesi söz konusu olduğunda, her zaman için sermayenin yanında saf tutan, davalarda işveren lehine hüküm veren, kamu kurumlarının yargılanmasının önünü açmayan, taşeron zulmünü kaldırmayı seçim vaadinden öteye götüremeyen yani emperyal düzenin bekası için atılması gereken tüm adımları atan bir hükümete 11 yıl başbakanlık yapmış cumhurbaşkanının Fanon’un eserinin adını zikretmesi bu kopuşun ve bağlamını yitiren sözün bir parçası olarak okunabilir.
İki yıl kadar önce düzenli ziyaretlerine gittiğimiz Ülker işçilerinin mücadelesi devam ederken bir arkadaşımızın direnişle ilgili yazdığı bir yazı üzerine Murat Ülker cevap verme ihtiyacı hissetmişti.[2] Mektubunun bir kısmında şöyle diyordu: ”İşçilerimiz için ‘ecir’ sıfatını kullanmanız, doğru değildir. Şirketlerimizde çalışanlarımızla olan ilişkimizde kurulduğumuz günden beri önce rahmetli babamın, şimdi benim, yarınlarda da inşallah bizden sonra gelenlerin uyacağı temel kural ‘işçinin alınterini kurumadan’ ödemektir. İtikadımız, hak yemeye, her türlüsünden haram lokmaya müsait değildir. İnancımızı ölçmeye kalkmayacak kadar konulara vâkıf olduğunuzu tahmin etmekteyim.” Kimsenin itikadına, inancına eleştiri getirilmemiş, hakaret edilmemişti hâlbuki. O günlerde direnişe devam eden işçilerin durumuna dair herhangi bir açıklama yapma gereği duymayan Murat Ülker, ücretlerin endüstriyel koşullar tarafından belirlendiğini söyleyip alınterinden, haktan ve hukuktan bahsetmişti.
Memleketin olağan koşullarında dahi güçbela geçinen emekçiler OHAL günleri bahane edilerek ekmeğinden olurken, Gezi Olayları döneminde yaptığı açıklamayla bir üst akılla işbirliği içerisinde olduğu söylenen Koç Grubu bu yıl üçüncü kez gerçekleştirilen High Tech Port by Müsiad’da prototipi tamamlanan Altay muharebe tankıyla ilgili basın açıklaması düzenliyor.[3] 9 Kasım’da başlayan Müsiad EXPO Fuarı, darbe sürecinden pek de etkilenmemiş gözüken iş adamlarına kucak açıp -herhalde- memleketin emperyal güçler karşısında daha dik bir şekilde durabilmesi için onlara kendilerini anlatma, yaptıkları işi tanıtma imkânı sunuyor. Öte yandan taşeron işçi Cemal Bilgin’in işine son veriliyor, Barış İçin Akademisyenler listesinde imzası olan akademisyenler işten çıkarılıyor, çeşitli gazete ve yayın organları kapatılıp orada istihdam edilen insanların geçim kaynağı ellerinden alınıyor. Dış mihraklar, emperyal güçler, büyük resimler, oynanan oyunlar bağlamında üretilen argümanlar karşısında dile getirilmeye çalışılan her sorun kıymetsizleştirilmekle beraber, üstüne üstlük bütün bu sorunlar oyunun başka bir yüzü olarak görülüyor. Siyaset metafizik bir alana çekilerek, aslında durduğumuz yerden sihirli değneğimizle müdahale edemeyeceğimiz, arkasında önünde neyin olduğunu bilmediğimiz bir komplo alanı üretilip, sözün ve tartışmanın önü tıkanıyor.
Yanıbaşımızda işlenen günahlardan hicap etmekten yorulmadan biz sözümüzü doğru bildiğimiz yerden, Fanon’un işaret ettiği bağlamdan koparmadan tekrar söyleyelim: Kendi kendiyle kurulan bir sürgit diyalog ve giderek daha da ahlaksızlaşan bir narsizm bitmek tükenmek bilmedi ve bunlar her türlü entelektüel faaliyeti ızdırap verici hâle getiren bir yarı-delilik hâlini egemen kıldılar. Bu deliliğin hâkim kıldığı gerçeklik, yaşayan, üreten ve yaratan insanın gerçekliği değil, kelimelerin, kelimelerin farklı kombinasyonlarının ve bu kelimelerin anlamlarından çıkan sözde gerilimlerin gerçekliği idi.[4]
Bilge Tekin
Dipnotlar
[1] “Yeryüzünün Lanetlileri Olmayacağız”, Yeni Şafak.
[2] “Murat Ülker’in Cevabî Yazısı”, Emek-Adalet.
[3] “Altay’ın Seri Üretiminde Görev Almaya Hazırız”, Anadolu Ajansı.
[4] Frantz Fanon, The Wretched of the Earth, 1961.

Hiç yorum yok: