Mazlum Oldum Deyip de Kurtulacağınızı mı Sandınız?

“Zulm” Arapça bir ifade olup “zorbalık, haksızlık, adalete aykırılık” anlamlarına gelir. Bir hayvanın başka bir hayvana, ya da bir insana saldırması, zarar vermesi zulüm olarak nitelenmez. Fakat bir insanın, hayvana ya da başka bir insana zarar vermesi zulüm olarak tanımlanır. Bu da gösteriyor ki, hak-haksızlık kavramları ancak aklı baliğ insanın içinde yer aldığı bir ilişkide söz konusu olur.
Sonuç olarak zulmün vuku bulması, beraberinde zalim ve mazlum olmak üzere iki tarafı doğurur. Her bir tarafın varlığı, diğer tarafı besler. Bu durumda “zulmün ortaya çıkması iki tarafın katkısıyladır” denilebilir.
Bu durumda “çocukların saçlarının ağardığı, hamile kadınların çocuğunu düşürdüğü o gün” hiç kimse hesap vermekten beri tutulmaz, zalim de mazlum da!
Kuşkusuz zalim, kendisine imtihan gereği verilen güçle adil, güzel işler yapabilecekken, hakkın gücü yerine, gücün hakkına inanmış ve o güçle başkalarının sınırlarını ihlal ederek zulmetmiştir. Peki ya mazlum tarafta olmak Müslüman biri için başlı başına açıklayıcı bir gerekçe olabilecek midir? Nasıl ki birileri güç/imkânla sınanmışsa, mazlum konumunda olan için bu da bir sınanmadır ve ortaya çıkan zulümde kendi payı önüne konulur ve hesabı sorulur.
Peki, bu kötülüğe maruz kalan, yani mazlum edilen biri bu kötülükten nasıl sorumlu olabilir? Bu kötülüğe nasıl bir katkısı olmuş olabilir?
“Her toplum, layık olduğu şekilde yönetilir” [Hadis-i Şerif]
Hz. Peygamber yukarıdaki hadisinde, yöneten-yönetilen ilişkisinde, yönetilenin rolüne vurgu yapar. Takdir edilir ki yönetilen konumunda olanlar, mazlum olma potansiyeli taşır.
Nitekim insanlık tarihinde yönetenlerin, yönettiklerinin zulmüne maruz kalmışlığının örneği yoktur. Bilakis bütün örnekler yönetilenlerin mazlumiyetleri üzerinedir. Bununla birlikte konumlarının doğası gereği egemenler, hallerinden memnun oldukları gibi bu konumlarını güçlendirme eğilimindedirler. Ezilen konumunda olanlar ise yine konumlarının gereği durumlarından memnun değildir ve konumlarını değiştirme arzusunda olurlar. Ondandır ki Allah’ın Resulleri her zaman için toplumun en alt sınıflarından destek görmüşlerdir. İnsanlık tarihinde devrim yapanlar yine alt sınıfa mensup olanlardır. Bu nedenle sözgelimi Marksizm, ezilen işçi sınıfıyla devrim yapılabileceğini öngörür ve bütün politikalarını bunun üzerinden kurgular. Zira onların “zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri yoktur!”
Ezilenlerin durumlarını değiştirmelerinin önünde engel olarak öne çıkan iki neden vardır;
Birincisi: sınıf atlama arzuları;
İktidara talip oldukları için güce yakınlık duyarlar. Bu nedenle bireysel hareket ederler ve bu bireysel hareket tarzları ne yazık ki onların egemenler tarafından teker teker avlanmalarına neden olur. Oysa Müslümanlar için güçle kurdukları ilişki, onların imtihanıdır. Onlar için “güç” “hak”kın emrinde olmalıdır. Aksi durum Yüce Kur’an’da “şirk” olarak tanımlanır ki, en büyük günahlardandır. Bununla birlikte Müslümanların bugün içerisinde bulunduğu acınası durumun nedeni ne kadar yazıktır ki gücü, hakka, tercih etmiş olmalarından bağımsız değildir.
İkincisi: Rızık endişesi;
İnsanlık tarihine baktığımızda geçmişten bugüne, özü itibariyle değişen bir şeyin olmadığını görürüz. Zira zulm, zalim, mazlum hep vardır. Belki de değişen tek şey imkânların oranı olabilir. Mazlumların uğradıkları ya da şahit oldukları haksızlıkların karşısında suskun kalmaları ve bu suskunluklarının gerekçeleri pek eskidir.
Sözgelimi Hz. Musa’nın Firavun’la kurdukları ilişkiye baktığımızda diyaloglar bize çok da yabancı gelmeyecektir. Onlar, kendilerini özgürlüğe çağıran Allah’ın Resulüne karşı çıkarken, bu karşı çıkışlarını: “Ey Musa, biz senin haklı olduğunu biliyoruz fakat rızkımızı Firavun veriyor!” şeklinde gerekçelendiriyorlardı. Nitekim Hz. Musa’yı haklı görmeleri, onları zalim olmaktan kurtaramadığı gibi, “O din günü”nde hesap vermekten kurtulmaları için de yeterli olmayacaktır.
Hz. Musa’nın davetine icap edilmesinin önündeki öne çıkan en büyük engelin “rızık kaygısı” olduğunu görüyoruz. Rızık kaygısı, şüphesiz her insanın temel ihtiyacını ifade ediyor olması bakımından üzerinde durulmaya ve anlaşılmaya değer. Kuşkusuz kulunu en iyi bilen Yüce Yaratıcı bunu takdir ederek bu gerekçe ile haksızlık yapılması noktasında yüce kitabında şöyle buyuruyor: “De ki, ‘size gökten ve yerden kim rızık veriyor? O, kulaklara ve gözlere hükmeden kim? Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kim? İşleri idare eden kim?’ Hemen ‘Allah'tır’ diyecekler. De ki, ‘O halde Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’[…]” [Yunus/31]
Gerek geçmişte, gerekse günümüzde “rızık kaygısı”nın egemenler tarafından ne denli kullanıldığının tanığıyız. Yukarıdaki ayete bakarak, “rızıkla terbiye etme” yönteminin aynı zamanda tanrısal bir iddia taşıdığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu noktada rızıkla ilgili ayetlerin bazılarında “rızık”la beraber “zulüm” “Allah’a eş koşmak” gibi ifadelerin kullanılması üzerine düşünmekte yarar olduğunu düşünüyorum. Zira bu kaygıyla zalime karşı susmak, kişiyi onunla Tanrı-Kul ilişkisi içerisine sokabilir.
Öte yandan Yüce Yaratıcının bu ve buna benzer birçok ayetinde rızık noktasındaki kefaleti, Müslümanın zulme suskun kalmasındaki bu gerekçesini ortadan kaldırıyor. Yani bütün kâinatı ve içindekileri Yaratan, ayetlerinde Rablığını hatırlatıyor ve rızkı kendi verdiğini vurguluyorsa, herhangi bir insan için anlaşılır olabilen bu gerekçe, bir Müslüman için geçerliliğini yitiriyor demektir. Bir Müslüman buna rağmen rızkını bahane ederek susuyorsa, orada ancak iman zafiyetinden söz edilebilir.
Allah’a iman...
Bir ara bir arkadaşımdan yüzme dersi alıyordum. Tabii bunun için arkadaşımın bununla ilgili verdiği komutlara uymam gerekiyordu. İlk dersimiz suyun üzerinde durmaktı. Önce sırt üstü, arkadaşım elimden tuttuğu halde suyun üzerine uzanıyordum. Bir müddet sonra arkadaşım elimi bırakıp uzaklaşınca batmama kaygısıyla panik, heyecan ve korkuya kapılarak her defasında kaçınılmaz olarak suyun dibine çöküyordum. Epeyce su da yutmuştum. Ne yapsam bunu aşamıyordum. Bir ara yine suyun üzerine uzandığım sırada arkadaşım elimi bırakırken yüksek sesle “Sakın korkma, endişelenme! Denize güven, o seni asla bırakmaz!” diye birkaç kez telkinde bulunarak uzaklaştı. Bu telkin bana iyi gelmişti. Bu telkinle kendimi denize öylece bırakıverdim. O an kendimi ne kadar muhteşem hissettiğimi anlatamam. Epeyce kaldım suyun üzerinde. Sanki onundum, bir parçasıydım. O ise bir o yana, bir bu yana savuruyordu aynı salıncak gibi... İşte o günden beridir benim için Allah’a iman etmek, denize güvenmek gibi oldu...
Kendim için bunu ne kadar başardığım Allah’ın takdirindedir. Kendimi de dâhil ederek Müslümanlara hatırlatmak isterim ki sahip olduğumuz konumlar ve kimlikler imtihanın gereğidir. Boşverin! Kendinizi Allah’a bırakın, O sizi tutacaktır!..
Aksi halde “o çetin gün”ün azabı; zalimin karşısında suskun kalarak sizi, onunla zulümde ortaklaştıran korkularınızdan daha korkunçtur.
Wesselam...

Hiç yorum yok: