Küresel Soygun

“İçinde yaşadığımız süreçte tekelci kapitalizm globalleşerek bir dünya sistemi, küresel emperyalizm olmuştur. Emperyalizmin bütün özellikleri, tekellerin egemenliği mali oligarşi, sermaye ihracı, dünyanın paylaşımı, emperyalist ülkelerarası eşitsiz sıçramalı gelişim yasası, siyasi gericilik ve savaş eğilimi bu yeni evrede de geçerlidir.”
Halim Bahadır arkadaşımın bazı tespitleri ile ilgili değerlendirmelerde bulunmak gerek.
“21. yüzyılın ilk çeyreğinde emperyalizmin bütün özellikleri nitelik olarak aynen devam ediyor” tespiti doğrudur. Kısa bir hatırlama: emperyalizm sadece tekelci kapitalizmin döneminin bir ürünü değildir. Eskiden emperyalist politikalar izleyen feodal imparatorluklarda eşitsiz gelişim, siyasi ilhak ve savaş özellikleri mevcuttur. Kapitalizmin tekelci olmadığı dönem sermaye oligarşisi yeni yeni gelişim ve şekillenme dönemindeydi.
Bilindiği gibi ticaret çok eskiden de vardı ve o günün koşullarında küreseldi. “Tekelci kapitalizm globalleşerek bir dünya sistemi küresel emperyalizm olmuştur.” Hiçbir özelliği değişmeyen tekelci kapitalizm de emperyalizmdi ve aynı zamanda uluslararası kapitalist sistemin varlığı söz konusuydu. Bu nedenle “globalleşmeyle bir dünya sistemi küresel emperyalizm olmuştur” demekle emperyalizmin bütün özellikleri değişmediği tespitinin çeliştiği kanısındayım.
20. yüzyılda küresel emperyalizm vardı ama son yirmi yıl kadar yaygın değildi ve Finans sermayesinin merkezî yoğunlaşması boyutu bu kadar değildi. Tekelci kapitalist emperyalist sistemin globalleşmesi ve daha yaygın hale gelmesi 21. yüzyılda yeni olguları da beraberinde getirdi. Bu süreçte bizzat kendisinin yarattığı "ulus devletin" bu gelişimin karşısında engel hale gelmesinin yarattığı sorunlar öne çıkmaya başladı.
Küreselleşme; finans sermayesinin karşısına çıkan sorunlara çözümler bularak hem dayatılan hem de yeni bir sürecin olgusu olarak bakmak gerektiğini düşünüyorum. Küreselleşmenin özelliklerini bu süreç açısından analiz etmeye çalışacağız. Finans sermayesinin uluslararası boyutlarda gelişmesi çok uluslu şirketlerin teknoloji, ürün ve ihracat piyasalarına hâkim olma süreci olarak yaşandı. Bu süreçte ortaya çıkan sorunların temel nedeniyse kapitalizm ve sanayi devrimlerinin bir ürünü olan “ulus devlet”le çelişmeye başlamasıydı. Başka bir ifadeyle dünya ekonomisinin globalleşmesi ve küresel sermaye şirketlerinin gelişmesine ulusal devletlerin ayak bağı olmaya başladığı süreçtir. Aynı zamanda bu çelişki, süreci belirleyen temel çelişki başat karakterde olmasıdır. Bu çelişki, devam ederken “ulus devletin” bir şekilde aşılması ve çok uluslu şirketlerin gelişmesini kısıtlayan yasaların kaldırılarak sermayenin daha da 'özgürleştirilmesi' süreci yaşandı. Bu sürecin kavranması günümüz açısından siyasal şekillenme ve dönüşümleri anlamak için anahtar konumdadır.
AKP durup dururken ortaya çıkmadı. Böylesi siyasi iktidarların çıkışını besleyen bir zemin vardı. Bu sürecin nasıl olduğuna kısaca bakmak gerek.
25 Aralık 1991 tarihinde “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” dağıldı. Bu yıldan sonra uluslararası sermaye patlayan barajdan akan hızla suların çılgın ataklarıyla dünyanın her alanına nüfuz etmeye başladı. Bu ataklar aynı zamanda finans sermayesinin müthiş bir tefeci karakter kazanması süreciydi. Bu gelişmenin sonucu tekelci-kapitalizm klasik yöntemlerini aşarak-yatırım, istihdam, sermaye ihracı, teknoloji-emperyalist niteliğine uygun yeni atılımlar başlattı. Bunların içinde en önemli atak Çok Taraflı Yatırım Anlaşması MAI'dı. MAI, ülkemizin de üyesi bulunduğu Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD) içinde 1995 yılında geliştirilen ve 1998 yılında imzalanması planlanan bir projeydi. Bu plana ülkelerden yüzlerce sivil toplum örgütü karşı çıktı ve bu tepkiler üzerine durduruldu. Uluslararası sermaye bir yandan MAI'ya çeki düzen vermeye çalışırken diğer yandan da boş durmayarak tek tek ikili anlaşmalarla MAI'ın hükümlerini içeren şartnamelerini yeni sömürge ülkelere kabul ettirmeye başladı.
“Yeni sömürgeciliğin en temel karakteristiği emperyalist metropol dışı ülkeler ekonomilerinin küresel emperyalizm tarafından entegrasyon ya da asimilasyonunun esas olarak tamamlanmış olmasıdır. Bu yeni ilişkinin adı yeni sömürgeciliktir.
Yeni sömürge ülkeler ekonomileri emperyalist tekellerle bütünleşmiş, kozmopolit bir karakter almışlardır. Şirket bileşimlerinin yüzdesel ya da yerli-yabancı ayrımının yapılması olanaksızdır” Bu nedenle yaklaşık son yirmi yıl çok taraflı yatırım anlaşması MAI hükümlerinin uygulanmaya konulduğu tam bir kompradorlaşma süreciydi. Bu süreç aynı zamanda ülkelerde eski toplumsal yapı ve ilişkilerin kendi özgülüne göre yeni bir yapılanma ve eskinin bir şekilde tasfiye süreciydi.
Türkiye açısından bakarsak; 2001-2002 krizi ve seçimle -sivil bir darbeyle- çok partili parlamenter sistem sona erdi ve AKP tek başına iktidara getirildi. Toplumsal siyasi güçlerin %46'sı tasfiye edildi. Garip olan, bu gelişmelerin ülkemiz adına ileri demokrasi olarak sunulmasıydı ve topluma kabul ettirilmesiydi.
Nasıl 12 Eylül bir kırılma noktasıysa 2002 seçimleri de bir kırılma noktasıdır. 12 Eylül Darbe anayasasıyla kör topal ayakta tutunmaya çalışan parlamenter sistem böylece iki partili yarı-başkanlık sistemine fiilen geçti. Son on dört yıl bunu yaşadık ve hâlâ yaşamaya da devam ediyoruz. Bu sürecin devamı şimdi fiilen uygulanan başkanlık sistemine meşruiyet kazandırma sürecidir. Bir yandan “faiz lobileri” diye kedi gibi bağıracaksın bir yandan MAI hükümlerini topluma şiddet uygulayarak polis devletiyle kabule zorlayacaksın bir yandan da "Ilımlı İslam" adına toplumu ayrıştırarak gizli ajandana göre hareket ederken küresel sermayenin temsilcisi olduğunu gizleyeceksin.
Yeter artık! Bu torbacı ve çorbacı politikalardan gına geldi. Küreselleşmeyle bağlantılı toplumsal siyasal değişim ve gelişmelerin sonuçları çok çarpıcı olduğundan bu konu globalleşmenin yarattığı toplumsal dinamiklerin siyasi şekillenmesi açısından irdelenmeli. Örneğin; Türkiye'de herhangi çok uluslu bir şirketin yatırım yapması halinde çok uluslu şirketin ülkeye getirdiği sermaye bilgi ve teknoloji ülkenin reel milli gelirinin artışına neden olur. Bu artışın toplamında ülkede bir kalkınma ve zenginleşme yaratır.
Sermayenin girdiği ülkenin toplam kazancı vergiler yoluyla elde ettiği ek gelirler çok uluslu şirketin elde ettiği getiriden daha yüksekse çok uluslu şirketin doğrudan ekonomik etkileri ülkenin lehine gelişiyor demektir. Ev sahibi ülke veya işbirliği yapan ülkenin çok uluslu şirket faaliyetinden kazanç elde edebilmesi pazarlık ilişkisinde üstün konumda olmasına bağlıdır.
Küreselleşme sürecinde 'gelişmekte olan ülkeler' statükosunda olan Türkiye'nin ne birinci paylaşım ne de ikinci kapitalist emperyalist küresel paylaşım savaşındaki eski konumunda olduğu, çok farklı bir yere gelmiş olduğu görülmeli ve bu nesnel olgunun sonuçları kavranmalıdır.
Marksistler bu gelişmeyi somut tahlil etmeli ve olaya yüzeysel değil daha derinlikte vakıf olmaya ve analizler yaparak politikalar üretebilmelidir. Bu ilişkinin komprador nitelikte olması önemsenmeli ve buna uygun politikaları olmalıdır. Tüm irili ufaklı ulus devletler getirinin her zaman kendi lehine olması için çaba sarfetmek için çalışır. Bu tazı ile tavşan ilişkisidir devamlı tavşan kaç tazı tut devam eder gider.
Küreselleşmenin ortaya çıkardığı bir özellik de tavşanların pazarlık gücünün artmış olmasıdır. Bu global sömürüden elde edilen gelirlerin paylaşımında gelişmekte olan ev sahibi ülkelerin lehine bir durum yaratmış, milli gelirlerini arttırmıştır. Türkiye buna çok güzel bir örnek ve aynı zamanda daha fazla getiri elde etme talebine rağmen çok uluslu şirketlerin teknoloji, ürün ve ihracat bakımından egemen güç olmasından dolayı da daha fazla yarar sağlanması mümkün değildir. Burada eşit olmayan ilişki vardır ve bunun adı şimdi acımasız "küresel soygun"dur ve işbirlikçi burjuvazi tamamen komprador nitelik kazanmıştır.
Yabancıların çıkarını gözeterek iş yapan, ulusal ekonominin gelişmesiyle hiçbir şekilde ilgilenmeyen rantiyeci işbirlikçi toplumsal sınıf palazlanmıştır. Anadolu burjuvazisinin 'ulusal' özelliğini yitirerek AKP iktidarı döneminde hızla büyüdüğü ve komprador nitelik kazanması da bu süreçte ortaya çıkmıştır.
“Bunun yeni dönemin devrim stratejileri açısından en önemli sonucu, küresel emperyalizm yeni sömürgelerde bir dış olgu değil, bir iç olgudur. Meselenin bu noktasında, THKP-C kurucusu ve önderi M. Çayan'ın, emperyalizmi iç oligarşik yapı içinde tanımlayan çözümlemesi" günümüz açısından önemini daha da arttırmıştır. Zaten bu dinamiğin etkisiyle hayallerinde kendilerini bir 'süper güç' olarak görmeye başlanması en azından "yeni bir Osmanlı olma" isteği bu gelişmenin etkisidir. Bir de bu gelişmeyi olduğundan fazla abartarak kendisini "süper güç" gibi görmek isteyenler de var.
CNN Türkiye'nin “on yıllar içinde süper güç olabilmeliyiz”i tartışıyor olması oldukça ilginç. Süper güç olabilme şansının olmadığını bile bile böyle davranmanın altında yatan nedir? Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu her konuda olduğu gibi bu konuda da AKP'nin teorik açılım imalatçısı ve propagandisti olarak bu konuyu tartışmaya açmaları ve bu tartışmanın Ortadoğu'da fiilen askerî gücün bulunduğu koşullarda olması ayrıca dikkate alınmalıdır.
Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından İbrahim Karagül kendisini yırtmakta, içi boş emperyalist karşı cepheler kurarak yeni bir 'haçlı savaşı' ve cihat çağrılarını yapması oldukça tehlikeli ve uyarıcıdır. Ayrıca siyasi iradenin düşüncelerini ortaya koyması açısından da çok önemlidir.
Bu dönemin sermaye ilişkilerini daha canlı kavramak lazım. Küreselleşme kendine özgü yasa ve kurumlarını geliştirerek yol alır. Çok taraflı yasalar MAI döneme özgüdür. Bu yasaya göre çok uluslu şirketlerin egemenliğini ve elde edeceği gelir veya azami kârını engelleyen yasa ve uygulamaların kaldırılmasıydı. Bu düzenlemeye göre çok uluslu şirketler anlaşmanın tarafı olan devletlerle aynı yasal 'statüye' sahip olacak ve uluslararası şirketin kârını azaltacak yasalar yürürlüğe konulduğu zaman ulusal hükümetlere karşı tazminat davası açabilecekler.
Yabancı yatırımın kolayca global ölçekte hizmet sektörü yatırımına girebilecek ve bu şirketlerin elde ettiği kâr transferinde sınırlama sona erecekti. İletişim sektörü telekomünikasyonda gelinen durum sömürünün ne kadar acımasız ve kölece olduğunu göstermekte. İnternet, mobil telefon ve bir dizi teknolojik sömürü ağında balıklar gibi çırpınmaktayız. MAI’nın küreselleşme sürecinin kaçınılmaz bir sonucu. Bu anlaşmalar süreci daha da hızlandırdı. Son yirmi yılda gelinen nokta çok taraflı anlaşma MAI hükümleri tek tek adım adım dünyanın her tarafına uygulanmaya başlandı.
İnsanların yaşamı esir alındı. Herkes tamamen birer 'modern köle'ye dönüştürüldü. Yeni bir yaşam tarzı ve kültürü, yemeden giyinmeye her alanda geliştirildi. Bu durum aynı zamanda geleneksel kültürleri etkiledi. Yeni çatışma alanlarının ortaya çıkmasını sağladı.
Fransız siyasi iktisatçı Thomas Piketty Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital kitabında “servet dağılımının uzun vadeli sonuçları korkunçtur” der. Halkın geniş kesiminin yaşam standardının ya yerinde saydığı ya da gerilediği koşullar altında, toplumun en tepesindeki uçurumun amansız servet birikimini bir dizi grafik ve belgelerle çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyar.
Kitabın yazılmasından iki yıl sonrayı değerlendiren T. Piketty "Mali sermayenin artan kazancı ile reel ekonomi arasındaki derinleşen uçuruma dikkat çekmişti. İki yıl önce, 85 insanın dünya nüfusunun yarısının serveti kadar bir serveti kontrol ettiği ortaya çıkmıştı. Bu yıl bu rakam, 65’e indi"[1]
Görüldüğü gibi, sermaye temerküzü merkezî olarak nasıl yoğun olduğunu göstermekte ve K. Marks'ın sermaye birikiminin sonuçlarından birisi olan sermayenin temerküzü, kapitalin daha az kişide/şirkette toplanması anlamına gelir. Bu aynı zamanda küresel kapitalist emperyalist hegemonyaya karşı da bir dünya devriminin objektif ve nesnel koşullarının da yüzyıl öncesine göre daha da olgunlaştığını gelişmelerin sonuçları açısından söylemek mümkün.
"Sermaye yoğunlaşmasının tarihte görülmedik boyutlara ulaşması. Bu gelişme yeni pazar arayışlarını ve mevcut pazarların kapitalist ilişkiler bağlamında derinleştirilmesini getirmiştir. Emperyalizm aradığı yeni pazarları, sosyalist blokla girdiği ölüm kalım mücadelesi sonucu Sovyet blokunun dağılması, Sovyetler Birliği ve Çin'deki geri dönüşlerle bulmuştur."
Uluslararası sermaye kendi hareket alanını genişleterek ve önündeki engelleri bir bir ortadan kaldırarak kârını daha büyük bir hızla arttırmak için bugüne kadar çeşitli uluslararası birlik ve konsorsiyumlar oluşturdu. Bu girişimlerinin tümüne de günümüzde “küreselleşme” adını verilmiştir. OECD 1960 yılında kuruldu. Dünya Ticaret Örgütü WTO 1995'te kurulmuştu. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması NAFTA 1994'de kuruldu ve 1994-2001 yıllarında yatırımcıların ABD, Kanada ve Meksika hükümetlerine karşı açtığı yüzlerce tahkim davası bulunmakta olup; bu davaların hemen hepsinde yatırımcılar kazanmış, devletler ise kaybetmiştir. Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması GATT 1948’de kurulmuştur.
Gelinen durum bu GATT’ı aştı ve yerine 1995'te yukarıda belirtilen WTO kuruldu. Bir diğer adıyla URUGUAY ROUND ise bu birlik ve konsorsiyumlar arasında en geniş kapsamlı olanıdır. Küreselleşmenin getirdiği ve yarattığı sorunlar tüm toplumların önüne büyük problemler olarak gündeme gelmeye başladı. Emek sömürüsü had safhada geliştirildi. Taşeron işçilik ve sözleşmeli personel uygulaması temel sektörlerin özelleştirmeyle artan işsizlik ve yoksullaşmaya ek olarak, tüm ülkelerdeki sendika yasaları veya asgari ücret yasaları ve azami kârın elde edilmesi önündeki engeller tek tek kaldırıldı ve ranta bağlı doğa talanı hız kazandı.
Çevre ve dünyanın ekolojik alanlarına kuralsız büyük bir saldırı başlatıldı. Kuralsız ve kısıtsız özelleştirme uygulamalarıyla kamusal değerlerdeki madenlerimiz en tehlikeli üretim yöntemleri 'siyanürle altın üretimi' uygulamaları daha yaygın kullanılmaya başladı. Doğal çevre bitki örtüsü ve insan yaşamımız büyük bir tehlike içerisine atıldı ve atılmaya hızla devam ediliyor. Ranta bağlı doğanın talanı hızla devam ederken aynı zamanda karşı tepkiler de hızla artıyor. Bankacılık ve finans sermayesinin ülkeye girişi önündeki tüm sınırlamalar kaldırıldı ve spekülatörlerin istediği kazanç kapıları ardına kadar açıldı. Borsa da âdeta kumar oynanır duruma gelindi. Yaratılan krizlerin tüm bedelini toplumun emekçi ve yoksul halk kesimleri ödemeye devam ediyordu. Tüketicileri koruma kanunu üretici firmayı veya hizmet veren uluslararası şirketleri korumaya yönelik hale geldi. Devletin asli görevleri arasında toplum sağlığını korumak için yapılması gereken tüm denetimler kâr amacı ile çeliştiğinden tüketicileri koruma amaçlı fiyat istikrar kontrolleri bile terk edilmeye başlandı.
MAI'nın en önemli hükümlerinden biri de "Uluslararası Tahkim" uygulamasıdır. Türkiye'de enerji gibi hayati birçok sektörde uluslararası tahkimi kabul etmiş bulunuyor. Emperyalist hegemonya aracı olan tahkim MAI'nın can damarı olan bir hükmüdür.
"Dünyanın emperyalist ülkeler tarafından ülkesel bazda statik bölüşülmesi, yerini dünyanın emperyalist tekeller tarafından sektörel bazda dinamik bölüşülmesine bırakmıştır. Klasik dönemde dünya pazarları ülkesel bazda, çatışmalı olarak (I. ve II. emperyalist paylaşım savaşları) el değiştirirken, şimdi bu pazarların sektörel bazda savaş olmadan da el değiştirmesi olgusu hâkim duruma gelmiştir. Bu olgudan ötürü, aynı ülkede farklı sektörler farklı emperyalist ülke ya da emperyalist blok tekellerinin kontrolünde olabilmektedir."[3]
Bunlarla birlikte, küresel emperyalizm evresinin kendine has bazı nesnel ve sübjektif özellikleri vardır. Bunlardan bir tanesi de 'ulus devletlerin' yerine 'şirket devletler'in ikame edilmesidir. Bu süreç hızla devam etmekte ve bunun yarattığı sorunlar da uzlaşmaz noktalara doğru yol almaktadır.
Bu nedenle en kritik ve zayıf halka budur. Tam da bu noktada zıtların birliği ve mücadelesi yaşanıyor ve aynı zamanda çok önemli bir tarihsel bir sürece de şahit olmaktayız. Bu kritik ve zayıf halkadan hareketle çok uluslu şirketlerin sahip olduğu bu hegemonyayı ortadan kaldırmak için ne yapılabilir? Evet bu şirketler pek çok devletin mali gücünden çok daha fazlasına sahipler ve bu dev şirketlerin gücünü sınırlamak oldukça güç olduğu görünmektedir. Bu konuda yapılması gereken birinci adım öncelikle ulusal düzeyde rekabet hukukunun yürürlüğe konulması olabilir. Ülkeler kısıtlayıcı ticari uygulamalar ve gümrük tarifeleriyle benzeri engeller yürürlüğe koyarak çok uluslu şirketlerin ülkelere girişini kısmen önleyebilir. Ancak global ticaretin yeni kuralları bu türde korumacılığı da giderek ortadan kaldırdı. Bu nedenle büyük çok uluslu şirketlere ve şirketleşen devletlere karşı ancak uluslararası kamuoyunun ortak mücadele ve protestosuyla karşı konabilir.
Hükümetlerin yabancı firmalara karşı anti-damping ve anti-kartel düzenlemeleri içeren yasaların çıkarılmasına zorlayan talepleri gündemleştirerek deregasyon[*] kararı aldırabiliriz. Globalleşme olgusu da aynı özellikle yaşanan dünyanın bir gerçeği ve iradeyi aşan bir konumdadır. Tüm dünyayı ekonomik, siyasal sosyal ve kültürel bağlamda etkileyen bir olgudur. Olgu; yaşanılan dünyadan elde edilen veriler ve nesnel ve irade dışı zorunluluk olmasıdır. Globalleşme kavramının merkezinde bilgi ve Bilginin üretilmesi ve teknolojidir. Teknolojiyle bilginin transferi ve iletişimde hızını sağlamıştır. Bu iki araç sosyo-ekonomik yapıyı yönlendiriyor, şekillendiriyor, farklılaştırıyor, yabancılaştırıyor ve çok yönlü bir varlık haline dönüştürüyor.
Globalleşme hızla gelişti ve kendi yasalarını akan bir nehir gibi her yere taşıdı. Soyut bir globalleşme karşıtlığı değil de somutun analizi temelinde politikalar ve önleyici tedbirleri geliştirmek gerektiği ve siyasi iktidarların hamlelerine karşı somut politikalar yaratarak mücadele alanlarının yaratılmasına önem verilmeli. Küresel ekonomide, fon girişleri -sıcak para olarak- olumluyken çıkışlar krize nedeni oluyor. Krizlerde borsa çöküyor, döviz fiyatları artıyor, hisse senetleri fiyatları dibe vuruyor. Düşük hisse senetleri çok uluslu monopol[**] ve oligopollerin[***] eline geçtikçe bunun sonucu gelir dağılımı bozuluyor ve yoksulluk artıyor.
Globalleşmenin parasal sermayeye yönelik cezbedici etkisi yüksek faizin getirisi ve tefeci karakteri ve dolaylı yatırımların sadece rantiyeciyi ve faizciyi beslemesi yoksullaşmayı daha da artırmış ve sosyal dengenin bozulmasını 'sadaka' kültürüyle doldurulmaya zemin hazırlamıştır.
İnşaat sektörünün inşaat endüstrisine dönüşmesi tesadüf olmadığı globalleşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İnşaat sektörünün 'Banker Bilosu' Ali Ağaoğlu’dur. “Ee daha ne yapalım” ağzıyla rantiyeci ve faizci kibir ve görgüsüzlüğün tipik temsilcisi olarak inşaat balonları patlayıncaya kadar süreceğe benzer.
Tevfik Özkorkmaz
06.11.2016
Kaynaklar
[1] Toplumsal eşitsizlik ve kapitalizme karşı mücadele. Toplumsal eşitsizlik ve perspektif. Nick Beams / 28.10.2016.
[*] Deregasyon, Avrupa birliği hukukunda, yeni bir üyenin alımında geçici süre ile uygulanan önlemlere denir. Eski üyeler kendilerini koruma amacıyla, AB hukukun 4 temel özgürlük unsuru olan, sermayenin, malların, kişilerin ve hizmetlerin serbest dolaşımına, geçici olarak kısıtlama getirebilirler ve bu süre 10 yılı aşamaz
[**] Monopol Piyasa: Yalnızca bir satıcının yer aldığı piyasa türüdür. Bu satıcı bir hakkı, kaynağı elinde bulunduruyor ya da ikamesi çok zor bir mal/hizmet satıyor olabilir. Herhangi bir rekabetten söz edilemez, fiyatı satıcı belirler. Piyasaya yeni firma girişi oldukça zordur ve tam bir tekelleşme vardır.
[***] Oligopol Piyasa: Oligopol piyasada alıcılar çoktur fakat 3 ya da 4 satıcı firma vardır. Bu firmalar çok benzer ürünler satar ve piyasa bu firmaların kontrolü altındadır. Firmalar arasında rekabet mevcuttur, çoğu zaman ürünler homojendir, fakat ürün farklılaştırmasına gidilir. Bir firmanın fiyata müdahalesi diğer firmaların da aynı yönde harekete geçirir ve firmalar bağımsız hareket edemezler. Piyasaya yeni firma girişi zordur. Oligopol piyasada firmalar kartel oluşturuyor, yani üretilecek miktar ve satış fiyatı üzerinde ortak karar alıyor olabilirler. Ülkemizdeki telekomünikasyon sektörü oligopol piyasaya en güzel örnektir.

Hiç yorum yok: