Kadın ve Huzur

I
“[…] özgür düşüncenin iki düşmanı Avrupa'nın bilgeliği ve Amerika'nın faydacılığıdır. Yeni devletler bu ikisinin izni olmadan hiçbir fikri kabul etmek istemiyorlar.” [Simon Bolivar'dan alıntı. Eduardo Galeano, Aynalar s:206]
Sömürgeciliğin sonuçlarından biri de tüm Dünya fikriyatının Batı düşüncesi tarafından tahakküm altına alınması oldu. Ortaya konulan fikir; ya Batı medeniyetinin kabul edebileceği bir fikir olmalı ya da “bu fikirden ne menfaatimiz var?” sorusuna cevap verebilmelidir. Bu iki süzgeçten geçemeyen tüm düşünce ve davranış modelleri Batı düşüncesinin baskısı altında değişime, dönüşüme zorlanıyor. Dönüşüme yanaşmayan fikirler, davranışlar, ritüeller değersiz, lüzumsuz hatta yok edilmesi gereken fikirler oluyor.
Bu tahakkümden ne yazık ki İslam medeniyeti de kendisini kurtaramamıştır. Son yüzyılda fikrini Batı düşüncesi ile uyumlu bir noktaya çekebilmek için bağrından birçok mütefekkir(?) çıkarmıştır. Bu mütefekkirler, 1.400 yıldır Müslümanların göremedikleri pek çok şeyi görmüş(?), anlaşılamayan pek çok ayeti anlamış(?) İslam medeniyetinin Batı düşüncesi ile uyuşmayan her ne hali varsa, Batı medeniyetine uygun hale getirebilmek için var güçleri ile çalışmışlardır.
Bu ağır tahrifat sürecinden İslam aile modelinin de etkilenmemesi mümkün değildi. İslam medeniyetinin aile, erkek, kadın, çocuk, ihtiyar tanımları son yüzyılın mütefekkirleri tarafından tahrip edilip yerleri boşaltılıyorken, onların yerine Amerikan Protestan hayat tarzının aile modeli sessizce, özellikle medya üzerinden yerleştiriliyor.
Kadının hayatın merkezinde ama evinin dışında olduğu, babanın kredi kartı ödeme makinesine dönüştürülüp evden, aileden ve kavvamlıktan uzaklaştırıldığı, ihtiyarların, çocukların ve özürlülerin kreşlere, huzurevlerine, bakım merkezlerine terk edilmeye ikna edildikleri bu "Kadın Merkez"li model, tüm Dünya’ya bazen açık bazen subliminal/bilinçaltı mesajlarla yedirilmekte.
Komplo teorisyenleri; İngiltere, Almanya, Brezilya, Norveç, Güney Kore, Danimarka, Polonya, Bangladeş, Orta Afrika, İskoçya, Hırvatistan, Liberya, Kosova, Letonya, Litvanya, Jamaika gibi başkanları kadın olan ülkelerin ardından Amerika, Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın da kadın başkanlara hazırlanıyor oluşunun aynı vakte denk gelmesini, son yıllarda haça gerilmiş İsa ikonlarının yerlerini, Meryem Ana’nın büyütülüp belirginleştiği, İsa’nın küçülüp Meryem’in kucağına sığındığı ikonlarla değiştirmesini, filmlerdeki rol model erkeklerin hep rol model kadınlara tabi olmasını işaret edip “Kadın Merkezli” hayatın toplumlara dayatılması sürecinin devam edeceğine yoruyorlar.
Bunu kadınların iyiliği için yapmıyorlar. Piyasada işçi fazlalığı ihtiyacını(?) kadın işçilerle kapatıyorlar. İşçi fazlalığı işçi ücretlerini düşük tutmaya yarıyor. Böylece erkeğin çalışacağı maaşa karı-koca beraber çalışıyor. Üstelik kadınlara verilen maaş ay sonu gelmeden takı/giysi/ayakkabı olarak piyasaya geri dönüyor. Kadın evden çıkınca kreş, hazır besin, konfeksiyon, kozmetik, turizm gibi pek çok sektör hareketleniyor. Kadın merkezli aile çok daha cömert(!) bir tüketici. Üstelik aile daha liberal oluyor. Dinî duygular ve diğer baskı unsurları zayıflıyor. Mesela daha fazla aile, faizle banka kredisi kullanabiliyor. Baba otoritesinde barlar sokağına gidemeyen, serbest cinsel hayata dalamayan çocuklar anne otoritesini sallamıyor. Yani kapitalist yapı kadından pek çok yönlü faydalanıyor. Kendi kocasının, çocuklarının hizmetini yapmak istemeyip evinden, çocuklarından, komşularından vazgeçmeye ikna edilen kadın; erkeğin yükünü de sırtlayıp bütün gün bir fabrikada veya ofiste başkalarının erkeklerinin, başkalarının çocuklarının hizmetlerini görmeyi prestij kabul ediyor.
(Bu yönlendirmenin ardında olduğu iddia edilen Rothschild ailesinde kızların yönetici pozisyona gelememeleri ve hatta kimle evleneceklerine bile babaları tarafından karar veriliyor olması nasıl açıklanmalıdır?)
Batı medeniyetinin geliştirdiği aile modelinin geldiği yer; özellikle büyük şehirlerde ailenin neredeyse yok olduğu, 40 yaş üzeri kadının yalnızlığa mahkûm edildiği, çocukların bakımının ancak kanun zoru ile aileye dayatıldığı, 12 yaş ve üzeri çocuklarda serbest ilişkinin normal kabul edildiği, bu nedenle okullarda kız çocuklarına prezervatif dağıtıldığı, uyuşturucunun serbest dolaşımının tartışıldığı, özürlülerin ve yaşlıların toplumdan dışlanıp “ıskarta bekleme kamplarına”[1] hapsedildiği, alkolizmin tüm toplum tabakalarında büyük bir tahribat yaptığı, her 3 kişiden birinin antidepresan kullandığı bir toplum oldu.
Aynı yolu takip ederek başka bir yere çıkacağını ümit etmek ancak ahmakların işidir. Bu yolu takip ederek bizimde ulaşacağımız yer orası.
Batı medeniyetinin zokalanmış kelimelerini tekrar etmektense daha “huzurlu” bir modeli ortaya çıkarmış olan İslam medeniyetinin mensuplarını mesela Geylani’yi “ailede huzurun teminini” anlatırken dinlemeyi tercih ediyorum.
Geylani 2 ayetten hareket ediyor. Bunlar Bakara Suresi 228. ve 187. ayetler.
Anlayabildiğim ölçüde Geylani’den faydalanıp kendi fikirlerimi de içine katarak Bakara 228. ayetten başlamak istiyorum.
“[…] Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstündürler. Allah azîzdir, hakîmdir.”
(Batı modeli için felaket bir ayet. Aman Allah’ım hemen, acilen, mutlaka düzeltilip Amerikan Protestan mantığa uygun tevili yapılmalı.)
Geylani bu ayetin ailede huzuru temin edebileceğini söylüyor.
“Çiftlerin birbirleri üzerine hakları vardır. Ancak hanımefendiler erkeklerin 1 adım önde olduğunu unutmasınlar. Buna dikkat etsinler. Erkeğin önüne geçmesinler. Erkeğin ‘er’liğini kırmasınlar” diyor.
Eğer hanımefendiler erkeğin önüne geçer ve erkekliğini kırarlarsa; erkek, “er”liğine sahip çıkabilmek adına kadınla mücadeleye girer. Karşılıklı bir “terbiye etme” süreci başlar. Kadının psikolojik üstünlüğüne karşılık, erkeğin kas üstünlüğü vardır. Psikolojik harbin sonunda erkek, ya “er” liğinden vazgeçer ya da kadını darb eder ya da kaçar.
Eğer “kimin dediği olucek” kavgalarının sonunda yenilen erkek olursa; kadın için asıl felaket gelir.
Hem erkeğin dışarı ile vermesi gereken kavga kadının omuzlarına kalır, (bu da onu yorgun, depresif, saldırgan, sert, erkeksi yapar. Yani kadınlığını kaybeder.) hem de erkeğinin “er”liğinden mahrum kalır. Kendi eli ile ezdiği, aşağıladığı, “er”liğini kırıp erkekliğinden ettiği erkeği artık beğenemez. Ama belki de ona bir ömür boyu mahkûm ve mecbur olacaktır. Yani kırılan “er”liğe erkek kadar kadın da muhtaçtır.
Kadının sığınamayacağı, sakinleşemeyeceği, sükûn bulamayacağı bir erkekte huzur bulması mümkün müdür? Ya kadınının nezdinde “er”liği, gururu, kalbi, otoritesi kırılmış bir erkeğin huzur vermesi mümkün müdür?
Bu ayet kadına, “erkeğinin ‘er’liğini kırıp kendi limanını yok etme der” gibidir.
Kadının erkeğin erkekliğine saygı gösterip, kendini frenleyerek erkeğin önüne geçmemeye çalışması kadın için kayıp değildir. Çünkü erkek psikolojik olarak kadından daha güçsüz olduğu için kararlarında kadınla çatışmamayı gözetir. Bu çatışma çıktığında psikolojik harbi göğüsleyemeyerek ortamdan kaçan genelde erkektir. Şiddet erkeğin kadın karşısında yenilmişliğinin dışavurumudur. (Kahvehaneler, okey salonları kadınlarından kaçan erkeklerin sığınma evleri olarak hâlâ iş görür.)
Erkek eve huzur getiremez. Buna gücü yoktur. Dilerse eve huzuru getirebilecek olan kadındır. Bin senelik “yuvayı dişi kuş yapar” kelamında kastedilen yuva duvarlar, kiremitler değildir. Sorunlu bir ailenin arasına girdiğimde hanımefendiye “neden böyle davranıyorsun?" demiştim; “Ben biliyorum. Böyle davranmazsam her şey güllük gülistanlık olur. Ama o zaman, o kazanır. Onun kazanmasını istemiyorum” demişti. Anlatmak istediğim şeyi hanımefendi anlattı. Erkeğin böyle bir mücadele gücü yok. Görebildiğim kadarı ile kadın dilediği yerde mücadeleyi başlatıyor, dilediği anda da kesebiliyor.
Erkeğin “er”liği, rahmi (koruma ve muhafaza) sahibi kadını dengeler. Eğer kadın erkekle eş/eşit olursa, rahimde (koruma güdüsünde) erkeğin “er” liğini boğar. Erkek kendi çocukları önünde bile saygı görmeyen bir pozisyona düşer. Hâlbuki kadının koruma gayreti ile başlarını döndürdüğü, Tanrı makamına oturttuğu çocuğa karşı gücü ve dengeleyici unsuru babadır. Çocuğa karşı güçsüz olan anne, babayı kırdığında çocuğu yoldan çıkarır.
Hatırlatmakta fayda var sanırım. Gelenekte çocuğun baliğ olması Tanrı ile Baba’yı birbirinden ayırabilmesi ile tespit edilir. Çocukta Tanrı kavramı baba ile örtüşür. Bu süreçte babayı örseleyen çocuktaki Tanrı’yı da örseler.
II
“Ne yazık ki Kur’an, modern zamanlar Müslüman’ı için referans kaynağı olma vasfını yitirmiştir.” [Atasoy Müftüoğlu]
Artist olma hayali ile evden kaçıp, kötü yola düşen eski Türk filmlerindeki iyi niyetli saf kızı oynuyoruz. Modern, çağdaş, kültürlü, zengin, başarılı, üst düzey biri olmak için çıktığımız yolda aileyi, çocukları, akrabaları, komşuları, ihtiyarları ve huzuru kaybediyor, elimizde antidepresanlar, yalnızlık içinde çırpınıyoruz.
İslamcı bir gazetenin Pazar ekinde güzide bir ablamız modernist jargonu sahiplenip uzun uzun anlatıyor; “[…] kadınlar evlere hapsolmamalı […] güçlü olmalı, […] ayakları üstünde durabilmeli […]”
Modernist Protestan medya, kadının “eve hapsolmaktan” kurtulup iş sahibi olduğunda Merkel veya Angelina Jolie gibi bir şey olacağını düşündürtüyor. Lakin kadınların çok büyük çoğunluğu için “eve hapsolmaktan” kurtulmak demek, bir fabrikaya, bir ofise veya bir tezgâha mahkûm olmak demek. Ama bu hapsolmak diye tanımlanmıyor. Oralar kadının özgürlük(!) alanları. Bir hastanede veya konfeksiyon atölyesinde 12 saat mesai yaptığınızda özgürlüğün zirvesine ulaşmış, “evde hapsolmaktan” kurtulmuş oluyorsunuz.
Medya, aile içi zulüm örneklerini büyütüp, tekrarlarla gözümüze sokup ev hanımlarının berbat bir hayat yaşadıkları algısını yerleştirmek için çırpınıyor. Ama hanımefendilerin sanayide, fabrikada, otelde, temizlikte çalışırken karşılaştıkları sıkıntıları, tacizleri, meslek hastalıklarını özenle gözlerden kaçırıyor. Eve hapsolmaktan kurtulup memur, işçi olabilenlerin Cennet’e kavuştukları algısını yayıyor. Para için çalışmayı öyle kutsal bir şey sayıyor ki; eğer fuhşu bile para karşılığı yapıyorsanız fahişe olmuyor, seks işçisi oluyorsunuz. Seks işçisi olduğunuzda medyada eve hapsolmuş kadın kadar horlanmıyorsunuz.
Ev hapishane olursa, özgürlük için aşılması gereken gardiyan kim oluyor?
TV’lerden her gün onlarca eğitmen, kadının güçlü olması gerektiğini anlatıyor. Ama kadının kime karşı güçlü olacağı, kiminle güç yarışına ve hesaplaşmaya gireceği söylenilmiyor.
Patronuna, müdürüne, şefine veya müşterisine karşı mı?
Olur mu öyle şey?
Kadın, kocasına veya babasına karşı kışkırtılır, patronuna karşı değil. Ki kolayca “er”ini/gardiyanını aşıp bir tezgâh başında, bir vergi dairesinde veya çamaşırhanede patronlarına hizmet edip özgürlüğün tadına(!) varabilsin.
Hükümetlerin zenginleşmek için aceleleri var. Üstelik insanlığın zirvesinin Batı Aklı olduğuna emin olduklarından, Batılı Protestan aileden daha iyi bir aile modelinin olabileceğine inanmıyorlar. Bu nedenle Kadın ve Aile Bakanlıkları üzerinden topluma zengin Batı’nın Protestan aile modelini dayatıyor, projelere kredi veriyor, reklâm kampanyaları düzenliyor, bilinçaltı mesajlar yüklü filmler çekiyorlar.
Fabrikaları kadın işçilerle doldurabilmek için aile yapısı ile oynayanların bunca dağılan ailede, perişan olan çocukta, cinayetlerde hiç mi dahli yok? Bütün her şey, durup dururken manyaklaşan kocaların suçu mu? “Neden manyaklaşıyorlar, neden ailenin sorumluluğundan kaçıyorlar?” sorusunu sormak arı kovanına çomak sokmak gibi. Üstelik bir sürü “kadın severin”(?) aşağılamasına maruz kalmak cabası.
Hâlbuki modern hayat “kadın”ı sevmiyor, yüceltmiyor. Aşağılıyor. Kadını erkekler gibi olmaya, erkeksileşmeye, sertleşmeye, mücadeleciliğe zorluyor. Başarılı kadın, “erkeklerle yarışabilen kadındır” diyor. Ama erkeklerle yarışabilen kadında "kadınlık" kalmıyor. O bir "erkeksi" oluyor. "Erkeksi" kadın iş dünyası için çok faydalı ama huzurlu bir evlilik için değil. Çünkü “homoseksüel-kadınsı” bir erkekle beraber olmak kadın için ne demekse; “erkeksi” bir kadınla beraber olmak da erkek için o demektir.
Modernist söylem, kendi erkeğinin yanında kadınlığını koruyabilen kadını aşağılıyor. Cilvesi, işvesi, itaati, yumuşaklığı yani kadının, “kadın hâlleri” aşağılanarak hor görülüyor. Bunlar dışarıdaki erkeklere sunulabilecek meziyetlere dönüşüyor. Kendi evinde güçlü, mücadeleci, itaatsiz, işvesiz, cilvesiz, erkeksi bir hanımefendi dışarı çıkarken süslü, bakımlı, kibar, anlayışlı bir hanımefendiye dönüşüyor.
(Bu, “kadının” başkalarının erkeklerinin hizmetine çağrılması değil midir? Karısının/kızının başka erkekler için süslenmesinin normal olduğunu kabul eden erkek modern ve çağdaş erkek olarak sunuluyor. Eğer karınızın/kızınızın başka erkeklere süslenmesinden rahatsız oluyorsanız, korkarım ki siz bir “barbar”sınız.(!))
Evinde işvesini yitirmiş, sertleşmiş, güçlenmiş, idareyi eline almış bir kadın; “evinin erkeği olmuş” bir kadın demektir. Ama bir eve iki erkek fazla geleceğinden; yeri işgal edilmiş olan erkek ya kadınsılaşmayı ya da kadınla savaşı kabul etmek zorunda kalır. Genelde ikisini de kabul etmeyerek kaçar ve ailenin tüm yükü kadına kalır. Sonuçta kaybolan huzurdur.
Modern zamanlarda Müslümanlar için Aziz Kur’an referans kaynağı olma yetisini kaybettiğinden, kurulan aileler modernist Protestanizmin etkisi altında kuruluyor. Her ne kadar ayetler farklı yönleri işaret etse de her yönden saldıran uzmanlar bizi Amerikan Protestan aile modeline ikna ediyor.
Hâlbuki Aziz Kur’an’ın tavsiyeleri anladığım kadarı ile farklı yönde;
“[…] Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi (kavvam) ve koruyucusudur. Salih kadınlar, gerçekten Allah'ın koruduğu mahremiyeti koruyan sadık ve itaatkâr kadınlardır.” [Nisa 34]
(Aman Allah’ım düzeltilmesi gereken, Aziz Allah’ın yanlış buyurduğu (haşa) bir ayet daha. Hemen, hiç vakit kaybetmeden, acilen ufku geniş hocalarımız bu ayete de Batı’ya göre ayar vermeliler.)
Nisa suresindeki bu ayet, daha önce bahsi geçen ayetin tefsiri gibidir. Erkeği kadının üzerine (aileye) “kavvam” (yönetici) tayin ettik. “Kadınların hayırlıları mahremiyetlerini koruyup itaatkâr olanlarıdır” diyor.
Kadim İslam toplumlarında kadınların erkeklerin ardında yürümeleri; Kur’an’ı ciddiye almış, “erkek bir adım öndedir” ayetini fiziken de hayata geçirmeye çalışan toplumdan bir fotoğraftır. Yine kadınların kocalarına “efendi” veya “bey” diye hitap etmeleri, vahyi ciddiye alan bir toplumda kadının erkeğin kavvamlığına gösterdiği saygı ve hürmettir.
30-40 sene önce, kadınlarının kocalarına isimleri ile “Hasaannn” diye hitap etmesi mümkün değildi. Bugün hanımefendiler kendilerini zorlasalar da kocalarına böyle hitap edemezler. Çünkü TV’lerden Amerikan Protestan aile mantığı üzerine şekillendirildik.
TV’lerdeki rol model kadınlar; aile içinde kocalarına karşı güçlü, asi, buyurgan, yöneten, kontrol eden, kocasına “Hasaannn” diyen kadınlar. Biz de etkileniyor ve onları taklit ediyoruz.
Ama o rol model kadın işyerine gidince değişiyor. Patronlarına karşı son derece saygılı, hürmetkâr, itaatkâr, sadık, emre amade ve “Hasan Bey, Buyurun efendim.” diye hitap eden bir kadın oluveriyor. Evde kocasına itaat etmeyi zûl kabul eden artist kadın, patronundan emir almaktan hiç gocunmuyor. Biz bunu da filmlerde görüyor ve taklit ediyoruz.
Patronunu "bey" kabul edip, itaate ve saygı göstermeye çağrılan kadın, kocasına karşı mücadele ve seviyesiz bir ilişkiye yönlendiriliyor. Aileye nasıl bir ateş saldıkları umurlarında değil.
Kocaya “bey” ya da “efendi” demekle saygı mı olur, bu samimiyettir vs. diyerek itiraz edecekler de çıkacaktır. Lâkin hanımefendiler aynı samimiyeti patronlarına, müdürlerine gösterip “Hasaannn” diye hitap edemiyor. O zaman saygısızlık oluyor.
Yönetene saygı gösterilir. Erkek artık kavvam/yönetici değil ki; ona saygı gösterilsin. Çünkü modernist Protestan ailede yönetici/kavvam erkek değildir (kadında değildir).
Erkek kavvamlığını terk etmeye ikna edildi. Kadın erkeğin kavvamlığını tanımamaya. Artık kadın ve erkek birbirine “eşim” diyor. Eşimin eşiyim -eşitiyim ben diyor. Eşitler arasında yöneticilik mi olur? Orada ancak kimin dediği olacak mücadelesi olur.
Demiştik ya İslam aileye referans olamıyor diye.
Geylani Efendi’nin, "ailede huzur”u anlatırken üzerinde durduğu ikinci ayet Bakara Suresi 187. Ayet; “Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbise gibisiniz.”

1 yorum:

Turkay Duran dedi ki...

Çok güzel tesbitler