İki Buçuk Sayfa

Şu koskoca uçsuz bucaksız evrende, hepimiz bir nokta kadar dahi yer işgal etmeyiz. Yani hükmümüz bir nokta kadar dahi değildir. Ancak gel gör ki, o nokta kadar dahi cirmi olmayan insanoğlunun, hayatında yaşadığı kısacık bir an gelir, o noktayı etkisi altına alır. Bu an, bazen ağızdan çıkan bir söz, bazen dikkatsizlik sonucu oluşan bir kaza, bazen görür görmez âşık olunan bir sima, bazen doğanın bize yaşattığı bir facia, bazen küresel bir gücün tetiklediği bir bomba, vb… olabilir.
Mehmet Çoban’ın evrende noktacık yer kaplayan ömrüne yol çizen olay ise yazdığı iki buçuk sayfalık Yolumuzdaki Esaslar isimli makale olmuştur.
12 Eylül 1980 darbesi sonrası sergilenen her düşünce ve fiil, ayrım yapmaksızın cezalandırma nedeni olduğundan ötürü, hangi kesimden olursa olsun insanların işkence tezgâhlarından geçirilip cezaevlerine doldurulması sıradan bir vaka idi.
Mehmet Çoban da “düşünenlerden” olmanın cezasını iki buçuk yıl mapus damlarında yaşayarak çekmiştir. Gerçi Necip Fazıl’ın “Gördüm ki ateşte, cımbızda yokmuş/Fikir çilesinden büyük işkence” dizelerinde belirttiği gibi, düşünen insan için hayatın her anı işkence dolu bir mapusluktan başka bir şey değildir.
Bu mapusluk süreci, bazen “içeride”, bazen “dışarıda” sürüp gider. Bazen “içerideki mapusluk”, dışarıdakini, bazen de “dışarıdaki mapusluk” içeridekini besler ve tamamlar. Mehmet Çoban, “dışarıdaki mapusluk” yaşamını, “içerideki mapusluk”la tamamlayanlardandır.
Miras, illa da mal, mülk, para, pul değildir. Asıl miras, önceki nesillerin sonraki nesillere bıraktıkları tecrübelerdir. Kimi insan ot gibi yaşar gider. Kimisi ise dolu dolu. Ne olursa olsun, yaşadıklarını kendinden sonra gelenlere aktarmak bir iddiadır. Bu iddia aynı zamanda cesaret ister. Mehmet Çoban bu cesareti gösterenlerdendir.
Benim de 3,5 yıllık mapusluk tecrübem var. İskenderun, Adana, Niğde, Malatya, Adana cezaevlerinde yattım, aşağı yukarı işkencenin de her türlüsünü tattım. İnanır mısınız, en çok İskenderun’da yapılan tazyikli su işkencesine seviniyordum. Niçin derseniz, 99x90’lık tuvaletlerin karşısında bulunan hücrede çırılçıplak konulmuştum. İşkencelerden dolayı her tarafım kan, irin, bok, pislikle bezeniyor, gözlerim dahi açılmaz oluyordu. Tazyikli su sayesinde temizlendiğim için, içten içe seviniyordum. Mehmet Çoban’ın anılarını okuyunca, bu konuda yalnız olmadığımı anladım. O da bu işkence çeşidine, temizliğe yaradığı için sevinenlerdendir.
İnsanların gerçek karakterleri varlık içinde yaşarken, rahatları yerinde iken, genellikle belli olmaz. İşin içine yokluk, mahrumiyet, işkence, dayanıklılık girdiği zaman ne mal olduğu ortaya çıkar. Bu anlamda cezaevleri ve işkencehaneler iyi birer laboratuvardır. Bu deney ortamından gereken dersi alıp, donanımları arttırmak için, iyi bir laborant olmak şarttır. Mehmet Çoban bunu becerenlerdendir.
Edebiyatımızın “Üç Kemal”lerinden Kemal Tahir ve Orhan Kemal arasındaki farklardan birisi de, Kemal Tahir’in yanlış yapan insanlara karşı acımasız tutumu ile Orhan Kemal’in daha hoşgörülü yaklaşımıdır. Kemal Tahir, yanlış yapanı bir kalemde silip atarken, Orhan Kemal, suçun ve pisliğin batağına saplanmış en “kötü” insanda dahi iyi bir yan bulunduğuna, bu yana hitap ederek, onun bu yanını güçlendirerek, bulunduğu bataklıktan kurtulabileceğine inananlardandır.
Mehmet Çoban, hemen her suçtan mahkûmla bir arada yaşamış, onları dikkatlice gözlemlemiş, onlara bir “suçlu” gibi değil, bir “insan” gibi yaklaşmayı becerebilmiş, bu sayede onlarla güzel diyaloglar kurabilmiştir. Kitabında bunun onlarca örneği mevcuttur. Yani en zor koşullarda dahi “insan olabilmeyi” unutmayanlardandır.
Tarihin her döneminde, orta yerde yüzlerce fikir, yüz binlerce, milyonlarca da o fikirleri savunanlar olmuştur. Ancak, fikirleri ortaya koyup, samimiyetle savunanların sayısı, her zaman cüzi bir azınlıktır. Mehmet Çoban bu azınlık mensuplarındandır.
Hâl böyle olunca, “gerçeklere inanmış insanların kör topal giden düzenlerle hesaplaşması kadar doğal bir şey yoktu. Elbette yazboz yasalarıyla insanlara egemen olan düzenler; inanmış, dimdik ayakta duran insanlarla uyuşmayacaktı.”
Mehmet Çoban’ın inanmışlığı, samimiyeti, yaşamında doğrularının yanlışlarına egemen bulunması nedeniyle kendisi ile ilgili değerlendirmede bulunmayı gerekli gördüğümden yola çıkılarak, onunla birebir aynı görüşleri savunduğum sanılmasın.
En başta o bir “Müslüman”, ben ise bütün dinlere ve mezheplere karşı “süt-liman.”
Onun cumhuriyete bakış açısı daha keskin, daha acımasız; ben ise Cumhuriyeti kuran kadronun, özellikle de Mustafa Kemal’in, o günkü koşullarda değerlendirilmesi gerektiğine inanarak, olumlu yanlarının ağır bastığını savunanlardanım.
Yukarıda verdiğim Kemal Tahir ve Orhan Kemal kıyaslamasından yola çıkarsak, Mehmet Çoban mahkûmlara karşı gösterdiği Orhan Kemal tavrını, sıra Mustafa Kemal ve arkadaşlarına geldiğinde Kemal Tahir tavrıyla değiştirmektedir.
Her ne olursa olsun. Mehmet Çoban bir “muzdarip”tir. Izdırap çekmesi için, içeride ya da dışarıda bulunması fark etmemektedir.
Bu anlamda, kendisiyle “safdaş” sayılırız.
Sevgili Mehmet Çoban, yanlışlarımızla ve doğrularımızla biz hepimiz; Hepimiziz. Bu ülke, bu vatan, bu topraklar; düşünen, araştıran, sorgulayan, yargılayan, en önemlisi de sürekli arınan senin gibi insanlar sayesinde daha güzel bir geleceği hak etmektedir.
Bakalım zaman bu konuda sana, bana ve bizim gibilere adil davranabilecek.
Mehmet Beşeri

Hiç yorum yok: