Fredric Jameson Söyleşisi -II

FB: Gene de aynı zamanda bir de Trump meselesi var başımızda.
Jameson: Daha önce ele aldığımız konuya geri dönersek. Kurumların çöktüğü bir moment söz konusu. Cumhuriyetçiler şahsında herhangi bir siyasetten söz edilemez: onlar sadece para harcamak istemiyorlar, parayı ellerinde tutmak niyetindeler. Demokratlar ise Obama’nın her şeyi yapmasına mani oldular. Hillary’de zerre fikir yok. Bu nedenle bir boşluk oluşuyor, Trump denilen figürün çıktığı yer de burası zaten. Benzer bir olgu İtalya’da Berlusconi ile açığa çıkmıştı. Cumhuriyetçilerin bu seçimde öne sürecekleri tek bir kişi bile yoktu. İnsanlar bugün bunun yeni bir tür faşizm olduğunu söylüyorlar, bense henüz faşizm değil diyorum. Eğer Trump iktidara gelirse, ortaya farklı bir şey çıkacak tabii.
FB: Laclau’dan bahsetmiştiniz. Chantal Mouffe ve Laclau’nun çalışması kimi solcu mahfillerde etkili oldu. Sol, günümüze ait güçlüklere dair çözümleri “geleneksel sol”a karşı konulan bu türden bir mesafe dâhilinde mi aramalı?
Jameson: Mouffe ve Laclau’nun çalışması, politika pratiğinin ve slogan üretme pratiğinin parlak bir tezahürüydü gerçekten de. Ancak onlar, bu işi sınıfa ve Marksizme yönelik bir saldırı olarak ifa ettiler ki bence bu büyük bir yanlıştı. Birçok Avrupalı siyaset felsefecisi, örneğin Toni Negri gibi insanlar, eski komünist parti deneyimlerine sahipler. Bu deneyimi kendilerine engel gördüler, bu nedenle eski komünist parti yapısına karşı bir yığın argüman dile getirdiler. Ama böylesi bir deneyim yaşamamış insanlar açısından Marksizm ve sınıf aleyhine konuşmak, politik gerçekliğin niteliğini erozyona uğrattı. Ernesto, kendi düşüncelerinin politik değerini yanlış anlayan biriydi. O, bu düşüncelerin postmarksist olduğu kanaatindeydi ki bence bu da büyük bir yanlıştı. Laclau’nun üzerinde durduğu husus ise, boş gösterenin her zaman ekonomik ve elbette her an bir şeylere sebep olabilecek bir olgu olduğu idi. Ama uzun vadede ekonomi her şeydi. Laclau, bir aydın olarak politika pratiğinin yeniden yapılandırılmasında önemli bir rol oynadı, ama örneğin ekonomi, endüstri, bankalar ve işsizlik arasındaki ilişkiden bahsetmemek önemli bir yanlıştı.
FB: Sizce sol (da) devlet anlayışının yeniden yapılandırılması meselesine odaklanmalı mı?
Jameson: Evet onu yeniden yapılandırmalı, ama bu işi artık itibarsızlaşmış olan sosyal demokrasiye has yolu takip ederek yapmamalı. Devletin yeniden yapılandırılması, kapitalizmin sosyal demokratik yönetimini aşan bir yoldan icra edilmeli. Devlete hâlen daha ihtiyacımız var, çünkü ekolojik krizin gerçek sonuçlarını hissetmeye başladığımız an, dışarıda bir yerde güçlü bir devlet varolmalı. Sosyalist bir devletin neye benzeyeceği üzerine kafa yormak, devleti faşistlere terk etmekten daha hayırlı.
FB: Gelecekle ilgili olarak, güçlü bir sosyalist devlet bağlamında, yirminci yüzyılın yaptığı yanlıştan nasıl kaçınmak gerek?
Jameson: Yanlıştan kaçınmanın herhangi bir güvencesi yok. Ancak Stalinizmin ortaya çıktığı, modernizasyonun özel pre-kapitalist momenti artık geride kaldı. Diğer yandan, mevcut devlet işlerinin askerî gücü kullanmadan yürüyebileceği kanaatinde değilim. Trump da bundan bahsediyor. “Önce Amerika”, bu ülkede faşistlerin, otuzlarda sağcıların kullandığı bir slogandı. Bu, hem ABD’de hem de Avrupa’da karşımıza çıkan gerçek bir eğilim. Artık bu, basit mânâda ideolojik bir tercih meselesi.
FB: Solun 2008 krizi ile yüzleştiği şansı kaçırdığını düşünüyor musunuz? Hayek ve Friedman, ellilerden itibaren, yetmişlerdeki krizin içinde oluşacak boşluğu dolduracak yeni proje üzerinde çalışmışlardı. 2008’de sol, hazır politik çözümlerden ve belirli fikirlerden mahrumdu.
Jameson: Haklısın, hiçbir şeye hazırlanılmamıştı. Sol, Stalinizm, Allende gibi isimlerin yaşadığı yenilgiler, Sovyetler Birliği’nin ortadan kaybolması ve serbest piyasacı söylemin muazzam (“söylemsel”) zaferi üzerinden muhtelif sosyal demokrat partilerin yaşadığı bozulma gibi geçmişe ait bir dizi deneyimin yorgunluğunu yaşıyordu. Birkaç yıl önce Venezuela veya Brezilya’dan bahsedebilirdim, ama artık bu konularda tek laf edemem. Eskiden sol kimi hareketler söz konusuydu.
FB: Sizce hareketler kâfi mi? Hâlâ sol açısından parti politikasının gerekli olduğuna inanıyor musunuz?
Jameson: Bence belirli türde bir parti politikasının olması gerekiyor. Ama sorun şu: sol partilerin sağlık hizmetlerini, eğitimi, tam istihdamı ve çevre politikalarını finanse etmek amacıyla bir yerlerden para bulması şart. Sağ partiler vergileri düşürüyorlar, birileri vergileri düşürünce onları tekrar artırmak hayli güç oluyor. Bu, bugünkü solun zayıf yanı.
FB: Son olarak şunu sormak isterim: “Büyük düşünceler”in vakti geçti mi?
Jameson: Hayır! Bu yaklaşımın kökleri altmışlara dek uzanır. O dönemden beri “büyük düşünceler”in baskıcı olma ve demokratik olmama gibi bir eğilime sahip olduğuna inanılıyor. Doğrudur, bugün tek bir “büyük düşünce”miz yok ama bu, bizim böylesi düşüncelerin peşine düşmememiz gerektiği anlamına gelmiyor. Adorno, bilhassa Amerikan ve İngiliz empirisizminin, genelde empirik düşüncenin yayılımına dair mükemmel bir analiz sunuyor ve bu empirisizmi eşyayı diyalektik açıdan görmemize imkân vermeyen nominalizmle kıyaslıyor. Bence bu, aynı zamanda postmodernitenin de bir özelliği. Benim fark ettiğim bir husus da şu: postmodernite veya Marksizm üzerinden konuşmak istemeyen insanlar, tarihsel hikâyelerden de dem vurmuyorlar. Ben ters yönde bir çıkarımda bulunuyorum. “Büyük düşünceler”e geri dönme meselesi, dünyaya tarihsel açıdan bakmakla alakalı. Bu anlamda tarihin kendisi büyük bir düşüncedir. Yeni düşünceler istemek, “büyük düşünceler” istemektir. Frankfurt Okulu’nun adlandırdığı biçimiyle, pratik “araçsal düşünceler” küçük meseleleri hallediyor, ama yenilik ortaya koyamıyor. Onlar halletme ve sorunları çözme meselesiyle ilgilendiklerini iddia etseler bile, nominalistlerin ve empiristlerin küçük sorunları çözebilmeleri mümkün değil.

Hiç yorum yok: