Fidel ve Din -II

Tek kişilik profesyonel kadronun kendisinin olduğunu ve bütün hareketi 14 ay içinde örgütlediğini, sayıca 1.200 devrimciye ulaştığını ve meşhur Moncada saldırısına hazırlandıklarını anlatırken, o anları tekrar yaşamanın heyecan ve duygularını gizleyemez.
Aynı heyecanı Rahip Frei Betto bu anı şöyle anlatır; "Duygusal açıdan gazetecilik dönemlerimin sözde tarafsızlığına artık sahip olmadığımı fark ediyorum. Dinlemekte olduklarım beni kesinlikte heyecana boğdu " diyerek Fidel'le ortak duyguyu paylaşır.
Moncada saldırısı, hesapta olmayan sürprizlerin olması nedeniyle baskın yapılmadan tüm garnizonla çatışma durumu yaşanınca plan uygulanamadığı için karmaşa yaşanır ve çatışarak, birkaç grup halinde Sierra Maestra'ya çıkmayı ve mücadeleyi yeniden planlamayı düşünür. Basit hatalar yapıldığı ve düşmanı hafife alma nedeniyle uykudayken üç kişi yakalanır. Asker propagandanın etkisiyle hemen orada kurşuna dizmek ister, başlarında bulunan siyahi komutan teğmen Sarria bunu engeller ve sorgu yapar adlarını sorar, üçü de başka adlar vererek kulübede Fidel’i tanıyamazlar. “Zaten bizi tanısalardı hemen orada kurşuna dizerlerdi” der. Fidel askerlerle tartışmaya çalışır, kendilerine katil diyen asker, kurtuluş ordusunun devamı olduklarını söyleyince Fidel de onlara; “siz İspanyol ordusunun devamısınız, asıl biz kurtuluş ordusunun devamıyız" deyince ortalık karışır ve zıvanadan çıkarlar. Artık kesin ölümü her an yaşamak mümkündür. Tam o sırada teğmen “ateş etmeyin ateş etmeyin, fikirler ölmez" lafını üç kez tekrarlar. Fidel teğmenin bu tavrından dolayı götürülürken “sizin tutumunuzu gördüm ve sizi kandırmak istemem, ben Fidel Castro'yum" ve teğmen de “sakın hiç kimseye söylemeyin, hiç kimseye” der. Eli kanlı komutan Perez Chaumont'la yolda karşılaşırlar ve bunları kışlaya götürmesini emreder ve teğmen onunla tartışarak ve emrine karşı gelerek Santiago şehrindeki 1845'te kurulan ilk hapishane Vivac'a götürür. Bu haber her tarafa yayılır ve kamuoyu baskısı artarak devam eder ve 70-80 gerilla öldürülmüş, tepkiler artmıştır.
Fidel’in hapis dönemi ve "tarih beni aklayacaktır" isimli Moncado savunması, sürgün, Granama yolculuğu ardından dağdaki gerilla ordusu kurulur. Teğmeni görevinden almışlardır. Devrimden sonra yüzbaşı yapılarak başkanın muhafız alayının komutanı olur ve emekli olduktan sonra kanserden ölür.
Fidel Marksistlerden oluşan bir çekirdek kadro kurduğunu ve en çok sorumluluk üstlenenlerin bu çekirdek kadro olduğunu söylerken, “yoldaşlarda aradığımız özellikler öncelikle yurtseverlik, devrimci ruh, ciddiyet, dürüstlük, silahlı mücadeleye hazır olmaları ve bu mücadelenin hedef ve risklerine kabul etmiş olmalarıydı” der. Zira devrimci planlarını Batista'nın diktatörlüğüne karşı silahlı mücadeleye göre hazırlanmışlardı ve kimseye dini inancı hakkında hiçbir soru sorulmuyordu ve bu herkesin kendi iç dünyasının ait bir mevzuydu. “Bu mücadele içinde hayatını kaybeden Echevarria’nın politik vasiyetinde tanrıya yalvaran kısmı çıkartılmıştı. Bu manifesto ölmeden önce yazılmıştı ve Echevarria'nın hiçbir erdemine gölge düşürmeyen bu yakarışın bizi ne diye kaygılandırdığını sordum ve bunun sahtecilik olduğunu kamuoyuyla paylaştım.” Okuldaki Cizvit[*] öğretmenleri çok ciddi bir haysiyet duygusu aşılıyor ve İspanyol Cizvitlerin şeref kavramı hemen her İspanyolda vardır. Karakterli olmayı, dürüstlüğü, mertliği ve açık sözlülüğü, özveride bulunmayı takdir ederler ve bu değerleri yüceltmeyi bilirlerdi. "Öğretmenlerimin etkisi oldu, bu doğru, tarikatların ciddiyeti, disiplini ve değerleriyle beni biçimlendiren hakkaniyet anlayışımın üzerinde etkili olmuşlardır. Beni birkaç şeyin birleşimi meydana getirdi diye düşünüyorum. Öncelikle belli ahlakî değerlere sahip olmak, sonrada ötekinden farklı ve üstün olan bir sınıf bilinci, bir sınıf kültürü edinmemi hayatın imkânsız kılmış olması. Sonradan politik bilinç geliştirmemde bunlar vardı.”
Ahlakî değerler, isyankâr bir ruhla, haksızlığa karşı çıkmayla birleştiğinde haysiyet, şeref, ödev, gibi değerlerinin politik bir bilince sahip olmasının asıl zeminini oluşturduğu kanısındadır. Fidel kendisine dini inanç aşılamayı akıl dışı ve dogmatik ve mekanik yöntemlerle denediklerini, ama böyle bir inancı içinde uyaramadığını söyler. Kendisine "ne zaman bir inancınız oldu" diye sorulsa, cevabının aslında “hiçbir zaman samimi bir inanca sahip olamadığını” söyler. Politik inancını da kendi sezgilerine, muhakeme ve deneylerine dayanarak, kendi çabalarıyla biçimlendirdiği bir politik inancı olduğunu belirtir. Marksist klasiklerle üniversitede tanışır ve manifesto onu çok etkiler. Marksist olmadan önce devrimci şair Jose Marti'nin hayranı olduğunu ve halkımızın geçen yüzyılda bağımsızlık uğruna verdiği kahramanca mücadelelerin çok büyük ve sadık hayranı olduğunu söyler.
“İnananlara saygı politik bir ilke olarak doğrudur; zira pek çok inananın bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz ve devrimlerin dinî inançlarla karşı karşıya gelmesi, emperyalizmin dinî inanışları devrime karşı bir silah gibi kullanması da sakıncalıdır. Ne diye bir işçinin, köylünün, kendi halinde bir insanın inancını kullansınlar? Eğer dinî inanışlarından dolayı haklarından mağdur olanlar hâlâ varsa, bizim devrimci eserimiz tamamlanmamıştır demektir. Batista'nın devrilmesi tüm sosyal kesimler tarafından sevinçle karşılandı, rejime göbeğinden bağımlı olanlar, yolsuzluklar, soygunlar rejim sayesinde haksız kazanç elde edenler ve yüksek burjuvazinin Batista'yla sıkı sıkıya bağlı olanlar hariç nüfusun %95'i devrimi sevinçle karşıladı. Toprak reformu ilk kopuşa sebep oldu.”
Bu reform, ülkenin zengin ve ayrıcalıklı kesimleri, ABD ve çok uluslu şirketlerle devrim arasında gerçek kopuşa yol açan ilk yasa oldu. Bu yasa kapsamında ailesi de topraklarını kaybeder. Yasa birkaç yüz şirketi ve yaklaşık bin civarı mülk sahibini etkiler. Rahatı yerinde olanlar, reform programlarına alışıktır ve uygulanmadığını bilmektedir ve ayrıca ABD'ye 90 mil uzaktaki bir yerde bir devrime ABD'nin buna müsaade etmeyeceği hayali içindedirler! Hükümeti idare etmeye alışmış tüm kesimler ABD tarafından da yönetilmeyen aksi bir hükümeti görünce, adil ve düzgün davranan hükümeti halk kendisi için çalışan ve çıkarlarını koruyan bir hükümet olduğunu anladılar.
İspanyolların Küba'nın fethinden bu yana başa halka ait hiçbir hükümet gelmemişti. Kızılderililerin hükümeti olmadı, Kızılderili işçi oldu, köle oldu, nehirlerde altın kırıntılarını arayan, madenlerde, kızgın güneş altında tarlalarda çalışan hep Kızılderili olmuştur. Kızılderili nüfusun % 90'ı sömürgeciler tarafından yok edilmiştir. Kızılderililerin soyu tüketilirken yüz binlerce Afrikalı topraklarından kopartılarak, kızgın güneşin, tropikal sıcağın ve nemin yarattığı ağır koşullarda, kahve şeker plantasyon ve madenlerde çalıştırılmak üzere köleleştirildiler. İspanyolların zenci ve Kızıldereli karışımından melezler doğmuştu, onlarda babası anası köle olan köle çocuklardı. Tanrıya adak adanmıyordu, mazlumlar diri diri ateşe atılıyordu, unutmadı bunu Aztek ve Mayalar, onlar kadar inançlı dindar toplum bulunur muydu?
Peru’da İnkalar inançsız mıydı taştan tanrılara kurban veriliyor diyenler, altına tapıyordu. Binlerce Kızılderiliyi madenlerde çalıştırarak öldürüyorlardı tanrıları altın için! Bunlar barbar, Ay'a inanıyorlar, Güneşe tapınıyorlar, şu hayvana bu nesneye inanıyordu, toplumların temiz inançlarıyla dindar olmayan toplum mu vardı ta ezelden beri…
Sermayenin tanrısıyla yoksulun tanrısı bir olur muydu, bir olduğunu söyleyen katıksız birer yalancıydı. İsa genç yaşta bir zengine; "Eğer eksiksiz olmak istiyorsan, git varını yoğunu sat, parasını yoksullara ver; böylece göklerde hazinen olur, sonra gel beni izle” der. Yine evine davet eden bir zengine "siz bir hırsızsınız Zakkay, yoksullardan çaldınız." Zakkay da uzlaşmak için “malımın mülkümün yarısını hemen bugün yoksullara vereceğim ve kimden çaldıysam ona, çaldığımın dört katı vereceğim" der. Yine Vaftizci Yahya “iki mintanı olan birini hiç giysisi olmayana versin, bir kap yemeği olan yarısını hiç yiyeceği olmayana versin” der. Frei Betto’nun bu anlatımlarına Fidel matematiksel olarak itiraz eder, bir zengin çaldığının dört katı veremez, çünkü zenginin tüm varlığı genellikle çalıntı olur. Eğer o çalmadıysa anası babası veya dedesi ninesi çalmıştır. Komşuyu sevmek ve paylaşımcı olmayı ister. Kapitalist toplumda devrimcilerin gördüğü baskı ile köleci toplumda Hıristiyanların gördüğü baskı aynıdır.
Dinin afyon olması “Kilise'nin emperyalizmle, yeni sömürgecilikle, halkların ve insanların sömürülmesiyle, baskısıyla iç içe olduğu herhangi bir ülkede, birinin çıkıp ‘din toplumların afyonudur’ derse şaşırmamak gerektiğini söylerken, din politik bir açıdan bakıldığında afyon veya mucizevi bir ilaç değildir, zalimleri ve sömürücüleri korumak amacıyla kullanıldığı ölçüde afyon ve mucizevi bir ilâç olabilir. Devrimciler nefret ve intikam peşinde koşmaz. Bizim nefretimiz, düzen ve bu kapitalist sistemedir, kimden intikam alacaksın, tarihten mi? Yoksa bu canavarları yaratan toplumdan mı ya da bu kişilere korkunç şeyleri yaptırmaya itmiş hastalıklardan mı? Neyden intikam alıyor olacaksınız? Tabii ki faşizmden, nazizmden ve diktatörlerden, o iğrenç yöntemlerden nefret ediyorum ama kesin olan bir şey varsa bunu intikam ve nefret duygularıyla yapamayız. Son olarak milyonlarca insanı öldüren, sakat bırakan ve toplumsal kaynakları yok edenler demokrat oluyorlar da bunlara karşı çıkanlar ve gerçek halkın demokrasisini uygulamaya çalışana “diktatör” diyorlar.
Tevfik Özkorkmaz
20.11.2016
Notlar
[*] Cizvitlerin benzer tarikatlardan en önemli farkının örgüt yapısında olduğu görülür. Tarikat üyeleri, her zaman göze batmadan her türlü toplum içerisinde, o toplumun insanları ile aynı düzeyde ve uyum içerisinde yaşarlardı. Tarikat, ilk gününden itibaren kısa vadeli hedefler yerine hep uzun vadeli hedeflere yönelmiş ve özellikle insana yatırım yapmıştır. Gerçekten de insana yapılan yatırımlar sayesinde Cizvit tarikatı çok kısa sürede Avrupa'nın en önemli siyasi ve ekonomik gücü haline gelmiştir. Tarikata kabul edilen herkes mutlaka uzun ve ayrıntılı eğitimlerden geçirilir, ancak başarılı görülenler tarikatın fikir ve ideallerini öğrenebilirlerdi. Cizvitler, özellikle fakir ve yetenekli gençlere, kurdukları ya da destekledikleri özel okullar aracılığı ile çok iyi bir eğitim verirlerdi. Fransa, Clermont'da bulunan Cizvit koleji döneminin en iyi okuluydu. Cizvitler, fikirlerine karşı çıktıkları bir kurum ya da topluluk ile karşılaştıklarında asla açıkça kavgaya girmezler, sinsi ve gizlice her türlü etkinlikte bulunarak o kuruluşu yıpratırlardı. Özellikle sahip oldukları iyi eğitimli genç üyeleri sayesinde karşıt oldukları kurum ya da topluluğun içine sızarak kendi ilke ve fikirlerini içeriden aşılarlardı. Bu şekil içeriden yapılan baskı ile o kurum kısa süre içerisinde yıpratılır veya tamamen yozlaştırılırdı. Fethullah Gülen'in tarikat örgütlenmesiyle oldukça benzerlik göstermesi çok ilginç.
Kaynak: Fidel ve Din, Frei Betto ile Marksizm ve Kurtuluş Teolojisi Üzerine Sohbetler, Çeviri: Özgül Erman, Ayrıntı Yayınları.

Hiç yorum yok: