Fidel ve Din -I

"İnananlara saygı politik bir ilkedir."
Fidel Kastro devrimden 30 yıl sonra Dominikan[*] Rahip Frei Betto'ya verdiği röportajla, dinin toplumsal yaşamdaki rolünü kendi çocukluk dönemini de anarak anlatır. Bu röportaj daha sonra kitaplaşır.
Fidel, İspanyol asıllı babasını, ata büyüklerini anar ve onların kuvvetli inançları olduğundan bahseder .Kendisinin ise günlük yaşamın içinde olan oyunları ve köyünde arkadaşlarıyla geçirdiği güzel günleri anar.
"Öncelikle doğduğum büyüdüğüm yerde bizim ortak bir yaşamımız vardı. Tamamen ortak tüm o yalın ayak gezen çocuklarla, dünyanın en mütevazı insanlarıyla... Her türden yoksunluğa maruz kaldıklarını şimdi akıl erdirebiliyorum... O insanların ne hastalıkları vardı, katlandıkları sıkıntılar küçükken aklım ermiyordu ama çok dolaysız ilişkimiz vardı bizim arkadaşımız, her işte yoldaşımızdı onlar; Nehre yüzmeye, ormanda çayırda bayırda koşup oynamaya, avlanmaya onlarla giderdik ve biz başka bir sosyal sınıfa ait değildik. Köyümüz Bran'da burjuva ve feodal bir toplum yoktu. Aileleriyle birlikte görüştükleri 20-30 tane toprak sahibi yoktu. Benim babam yalıtılmış bir toprak sahibiydi. Zaman zaman bir arkadaşı uğrar, biz çok nadiren birine ziyarete gider ve genel olarak babam evden dışarıya çıkmaz ve Bran'da işleriyle uğraşırdı."
Babasının soylu biri olduğunu ve yardım isteyen hiçbir kimseye yok demeyen "yalıtılmış bir toprak sahibi" olduğunu ve aynı zamanda Yanki şirketlerinden biri olan United Fruit Company işçisiydi der. Yaşamında gitgide farklı ahlaki değerler oluştuğuna inanır ve bu ahlaki değerleri okuldaki eğitimden kaynaklanmış olduğunu ve daha öncesi aileden alınan eğitimden bahsederken “Ailemin bize verdiği Marksist ve felsefi bir ahlak değildi, basit bir şekilde dini bir ahlak anlayışından yola çıkıyordu' der.
Bir baykuşun uçuşu ve ötüşünün veya bir horozun uğursuzluk getireceği gibi akıl dışı şeyler olmasına rağmen bir ahlaki kurallar bütününü gelenekler aracılığıyla aktarılır. Yaşam; kötülük etmenin, ahlakın çiğnenmesi, haksızlığın, suiistimalin, hilenin ne olduğunu sana hissettirir ve yaşayarak öğrendiğini anlatır.
“Annem koyu dindardı, her gün dua ederdi, her zaman Meryem Ana'ya, azizlere mum yakar, her koşulda onlara yakarırdı. Hasta bir akraba varsa, her türden güçlük içinde adak adardı ve yalnızca adamakla kalmaz, mutlaka adağını yerine getirirdi. Annemin dışında teyzem de anneannemde çok dindardı ve çok yoksuldu. Dedem arabacıydı, öküzlerin çektiği arabasıyla şeker kamışı taşırdı."
“1959’daki devrim zaferinden sonra bir gün yanlarına gittim, annem ve anneannem de evdeydi rahatsızdı ve oda adak ve azizlerle doluydu, bizlerin yaşamı ve güvenliği için her türlüğü adağı yapmışlardı. 1959 yılıydı ve ben onları her zaman büyük bir ilgi ve saygıyla dinledim. Başka bir dünya görüşüm olmasına rağmen onlarla bu konulara dair bir tartışmaya asla girmedim; çünkü dini duygularının ve inançlarının onlara verdiği kuvveti, dayanma gücünü, teselliyi görüyordum... İspanya'daki babaannem ve dedemin de çok dindar olduklarını düşünüyorum ama onları tanımadım."
Babası yoksul bir İspanyol göçmeni olarak Küba'ya geldiğinde çok sıkıntı çeker. Daha sonra birikimlerini arttırarak hızla toprak sahibi olur. Bu açıdan bakıldığında babası politikayla ilgilenir ve her zaman iktidardaki partiyi tutar, parti çalışmalarında seçimlerde desteklediği aday arkadaşları için hatırı sayılır paralar harcar ve toprak sahibi olmanın oy avantajıyla iktidardaki partiye çalışır. Yoksulluk ve işsizlik çok yoğundur, o dönemde tarlasında birine iş vermek, ona yardım etmek o insana yapılmış büyük bir iyiliktir. Yine o dönemlerde çarıklı erkanıharp olan köylülerden siyasi çavuşlar vardır, bu çavuşlara para verilir ve onlarda köy köy dolaşır oy toplarlardı.
On yaşındayken bunları yaşayarak siyaset kurdu olmaya başladığını söyler. Bu siyasi çavuşlar 80-100 oyu ellerinde tutardı ve söz verilen oyların sandıktan çıkması şarttı, aksi durumda siyasi çavuşun itibarı hemen anında biterdi. Hıristiyanlarla Komünistlerin birleştirmenin bir ittifak ve konjonktürel sorun olmadığını tartışırlar, aksine yoksulları savunan insanın rolüne dair stratejik bir ittifakın kalıcı ve sürekli karakterine sahip olduğunu ve ahlaki politik toplumsal temelleri olan ortak bir zeminin olduğunu örnekleriyle anlatılır. Gericilerin dillerine pelesenk ettiği Hıristiyanlarla Komünistlerin anlaşmasının mümkün olamayacağı doğması, her iki doktrinin özünün kavranmasıyla yerle bir olduğunu ve İsa’yı büyük bir devrimci gören Fidel, yoksul ezilenlerin günlük yaşamlarında güçlü inanç ritüelleri olduğunu adak ve dualardan tutun da, ölüm, doğum, düğün ve vaftiz olmaya kadar ticaret, esnaf, köylülerin işçilerin ahlaki yaşamlarında karşılaştığı ortak sorunlara her iki doktrinin özü itibariyle aynı kaygıları ve arayışları olması bu yakınlaşmanın temeli olmakla birlikte, Kilise’nin egemenlerin yanında yer almasını eleştirir.
Haitililer çok yıllar önce ülkelerindeki açlıktan kaçarak gelmişlerdi, şeker kamışı yetiştiriciliğini ve şeker üretimini çok düşük maaşlar karşılığında çok büyük fedakârlıklarla yapmış ve neredeyse köle gibiydiler. Fidel Haitili bu göçmenlerin geçen yüzyıldaki kölelerin yaşam ve bakım koşullarından daha da kötü olduğunu söyler. Haitili on binlerce göçmenler çalıştıkları sürece ancak karınlarını doyurabiliyorlar ve özellikle Afrika kökenli Kübalıların siyasal haklar ve daha iyi iş olanakları için giriştiği eylemler sert biçimde bastırılır.
1933'te ABD'nin desteğiyle Gerardo Macinhado'yu deviren Fulgencio Batista, ünlü diktatör olarak uzun yıllar yönetimine damgasını vurur. 1933’te sözde devrimin kendisi elektriğin, yabancı yatırımların ve istihdamın millileştirilmesini talep eder ve istihdamın millileştirilmesi adına on binlerce Haitili merhametsizce Haiti'ye sürülür.
“Bizim devrimci anlayışımız gözünde hakikaten insanlık dışı bir şeydi kim bilir başlarına ne geldi ve kaçı hayatta kaldı”, bunları düşünürken, hâlâ aklından çıkmadığını anlatırken oldukça duygusallaşır.
Günümüz dünyasındaki göçleri ve yaşanan dramları anlamak ve göçmenlere sahip çıkmak gerekir. Ülkemizdeki göçmenlerin özellikle çok yoksul olan ve sokaklarda dilenen veya karınları doyurmak pahasına çalışan on binlerce Suriyeli işçilerin haklarını aramak ve sahip çıkmak devrimci anlayışımızın ve insan olmamızın gereğidir. Toplumda yabancılaşma ve çürümenin boyutları Suriyeli göçmenlere karşı insanlık dışı tavırlar geliştirilmekte, yer yer linç havası estirilip ve aynı zamanda piyasanın aranan ucuz işgücü deposu olarak en ağır sömürüyle karşı karşıya kalıyor olmalarını burada anmadan geçmeyelim.
Küba bağımsızlık önderlerinden şair ve yazar Jose Marti "yapmak söylemenin en güzel biçimidir" der. Hristiyan için yaşamak inanmanın en güzel biçimidir. Eylem olmadan inanç beş para etmez. Yakub'un dediği gibi “Kardeşlerim, bir kimse iyi eylemleri yokken imanı olduğunu söylerse, bu neye yarar? Böylesi bir iman onu kurtarabilir mi? Bir erkek ya da kız kardeş çıplak ve günlük yiyecekten yoksunken, içimizden biri ona ‘esenlikle git, ısınmanı, doymanı dilerim’ der ama bedeninin gereksindiklerini vermezse bu neye yarar. Bunun gibi, tek başına eylemsiz iman da ölüdür” der.
"Küba devrimine katkım Marti’nin fikirleriyle Marksizm-Leninizm'i sentezlemek ve sonucunda bu sentezi mücadelemize uyarlamak olduğunu düşünüyorum.”
Fidel 1950’de üniversiteyi bitirir ve ekonomi okumak ister, aynı zamanda hukuk ve sosyal bilimler doktorasını ve diplomasi hukukunda lisans derecesiyle geçebilmek için epey gayret eder ama bunlar için para gerekir. Evlenmiş ve ailesinden yardım almayı bırakmıştır. O zaman yurtdışından burs alabilmek için üç dalda diploma gerekmektedir ve az kalmıştır başarmak üzeredir.
10 Mart 1952 Batista'nın[**] yeni bir askerî darbesi gerçekleşir. Ortodoks Parti olarak bilinen Küba Halk Partisi çok geniş bir kitlesel desteğe sahip olmasına ve partinin işçiler arasında saygınlık kazanmasına rağmen, bu koşullarda politik olarak hiç umudunun olmadığını ve dolayısıyla kökten bir toplumsal devrim yapmak gerektiği ve bunu da aşama aşama yapmak gerektiğini düşünür. Devrimin temeli olarak o büyük isyankâr, tedirgin kitleyi hedef aldığını, halk içinde dürüst, alçak gönüllü, olgunlaşmış bir politik bilinci olmamasına rağmen büyük kitleyi devrimi yapacak güç olarak görür.
Anti-komünist propaganda çok seviyesiz bir şekilde ve acımasızca devam ederken; vatan, kadın, mal ve mülke el konulması gibi uydurma yalanlar yoksul insanları anti-komünist yapıyor, bu propaganda oldukça etkili oluyordu. Bunların içinde işsizler, açlık çekenler ve sürekli aşağılananlar kendi gerçeğini sorgulamıyordu. İnsanlar sadece maddi eşitsizlikten değil, aynı zamanda sürekli hor görüldüğü, aşağılandığı ve hiçleştirildiği için toplumsal eşitsizlik derinleşti.
Küba'da ABD'ye bir kurtarıcı olarak müthiş bir şükran duygusu vardı. Bağımsızlığı ABD'nin kazandırdığı ders kitaplarında yazıyordu. Bu dehşet bir şeydi. Yankiler dört yıl boyunca ülkeyi ilhak ettiler, en verimli toprakları, madenleri, ticareti, maliyeyi ve ekonomiyi ele geçirdiler. Bu süreç 1898-1902 yıllarıydı. Bugün bu yalanları sokaktaki çocuklar görmekte, bilmekte, anlamaktadır. Bu kitlenin sorunun özünü kavramadığı ortadaydı ve şaşkına dönmüşlerdi, işsizliği, yoksulluğu, okul açığını, hastane açığını, istihdam açığını, konut açığını kısaca toplumdaki ortaya çıkan tüm olumsuzlukları, kokuşmuşluğu, yolsuzluk yapan politikacıya ve onların sapkınlığına bağlıyorlardı.
Halk partisi neredeyse seçimi kazanacaktı. Havana hariç tüm parti burjuva ve toprak sahiplerinin eline geçmişti. Dürüst politikacıların, entelektüellerin, akademisyenlerin ağır bastığı Havana’da aynı durum söz konusu değildi.
“Kanımca Marksizmin bana öğrettiği ve sezgilerimin de buna işaret ettiği kilit noktalardan biri, devrim yapmak için iktidarı ele geçirmenin zorunlu olduğu ve politikanın o döneme dek takip edilmiş, alışageldik yollarıyla hiçbir yere varılamadığı olmuştur.”
Bu bakışın sonucu silahlı mücadelenin Küba devrimi açısından önemi büyüktür. Batista’nın darbesinden önce “Moncado” programında Küba'nın sosyalizme girişini teşkil edecek fikirleri olgunlaştırmış ve detaylandırmıştı. Taşrada mütevazı gruplar oluşmuş ve toplumsal her kesimden ilişkiler gelişmeye başlamıştı. Askerler, işçiler, çiftçiler, öğrenciler, öğretmenler, serbest meslek sahipleri; toplumun orta sınıfını oluşturanlar hepsi kapsamlı bir programa dâhildi.
Batista darbesi olunca bu darbeye karşı olan herkesi öncelikle darbeye karşı bir araya geleceği fikri vardı. Halk Partisi içinde gençlik kollarında örgütlenmeye başlar ve parti içinde 'silahlı mücadeleyi' savunan önderlere ulaşır. İlk hücreler oluşmaya başlar, teksir makinesinde çoğaltılan gazeteler ve birkaç radyo istasyonu kurmaya ve polisin sızmalarına karşı aşırı derecede komplocu olmak pahasına tedbirler alınmaya başlar.
-Devam edecek-
Tevfik Özkorkmaz
19.11.2016
Notlar
[*] Aziz Dominik tarafından kurulmuş ve Papa III. Honorius tarafından 22 Aralık 1216'da onaylanmış bir katolik tarikatıdır. Tarikat keşişleri, manastır rahibelerini, rahibeleri ve tarikat için çalışan kilise dışından kişilerden oluşur. Üzerlerine giydikleri beyaz üstüne siyah cübbeden dolayı siyah keşişler olarak da adlandırılır. İsa'nın mesajını yaymak, cehaletle savaşmak üzere kurulmuştur. Tarikat entelektüel geleneği ile ünlüdür, pek çok din âlimi ve filozof bu tarikattan yetişir.
[**] 1933’te darbeyle iktidarı alır, 1940'ta başkan seçildi. Kendisine büyük servetler sağlamakla birlikte, etkili bir yönetim kurdu. Eğitim sistemini yaygınlaştırdı; dev bir kamu girişimleri programı uyguladı, ekonomik büyümeyi hızlandırdı. 1944'te görevinden ayrılarak yurtdışında bir süre Florida'da yaşadı ve Küba'da elde ettiği büyük servetin bir bölümünü buraya yatırdı. Onun iktidarda olmadığı sekiz yıl süresince Küba'da yozlaşma alabildiğine yayıldı ve kamu hizmetleri çöküntüye uğradı, bu nedenle 1952'de Batista'nın yeni bir askerî ayaklanma yoluyla bir daha başa geçişi geniş bir kesimce onay gördü.
Kaynak: Fidel ve Din, Frei Betto ile Marksizm ve Kurtuluş teolojisi Üzerine Sohbetler, Çeviri: Özgül Erman, Ayrıntı Yayınları.

Hiç yorum yok: