Çocuksu Dünyamız

1960 yılıydı.
Her yer kar altında, ekmek almak bile mümkün değildi, doğa tüm heybeti ve gururuyla kendisini göstermişti. Âdeta tüm canlılara “yerinizde kalın” diyordu.
Bir gün önce babamdan bastonuyla bir güzel dayak yemiş ve erkenden yatmıştım. Suçumu biliyor ve kendimi affettirmek için sabahın erken saatlerinde yola çıkmıştım. Kasaba, o müthiş karların altında kalmış, her yerin kapalı olduğu zamanda yola vurarak tepeden aşağıya doğru boyumu aşan karların içinde kaybolurken, düşe kalka kan ter içinde kalmıştım.
Kalp atışlarını duyuyor birden nefesim hızla buharlaşıyor ve bacaklarım titriyordu. Fırın gece yarısı ekmeklerini çıkarmış ve her taraf mis gibi çıtır ekmek kokuyor, karın beyazlığı ekmeğin mis kokusu o kadar doğaldı ki kelimelerle anlatmak nafileydi ve ekmeği kaptığım gibi hızla geldiğim yoldan geri dönerek evin kapısına vardığımda kendimi bir kahraman sanıyordum. Yaklaşmakta olan kurban bayramı öncesi böylece babamla aramı tekrar düzelterek hayallerime koşuyordum.
Çocukluğumuz bir başka güzeldi. Galiba ölümün son anında bile aklımıza gelecek ve hınzırca gülerek o güzel günlerin son anısını yaşayacaktık...
Ne oldu o güzel bayram heyecanlarına, koşuşturmalarına, sanki içimizdeki çocuğu kaybettik ne çabuk da büyüdük öyle ansızın, hâlbuki küçükken çabucak büyümek 'erkek' veya 'kadın' olmaya çalışırdık. Boşuna dememişler “insan kaybedince anlıyor sevdiklerini.”
Amcam oğlu rahmetli bakkal Osman'la ablamın düğünü olmuştu, bilinen klasik akraba evliliklerinden. Bir yıl sonra babam küçük bir koç kuzusunu eve getirdiğinde mahallenin çocukları dâhil hepimiz sevinmiştik. Kuzumuz şirin mi şirindi. Gözlerinin altında kara benekler, beyazla uyum içinde kuzuya ayrı bir güzellik katıyordu, büyümesini istiyor, günlük süt vererek hızla gelecek kurbana hazırlıyorduk. Kuzucuk öyle bir alışmıştı ki hepimizin arkasında koşmaya çalışıyor, mahallenin çocuklarıyla oyunlar oynuyor, çok hızlı gelişiyordu ve lokantaya da alışmıştı. Orada ne bulursa afiyetle yiyor ve hızla güçleniyordu.
Rahmetli babam kuzunun adını 'Osman' koymuştu. Hâlâ anlamamıştır, yeğeni ve damadına mı yoksa rahmetli Hacı Amcam’a mı kızmıştı. Vardı zaar bir nedeni kim bilirdi...
Osman'ın boynuzları da çıkmaya başlamıştı, mahallede önüne gelene toslayarak gücüne güç katıyor, birazda şımarıklık yapıyordu. Osman'ın yiyeceği boldu, patlıcan kabukları, karpuz kabukları, ne bulursa yiyordu. Osman o kadar büyümüştü ki Cevdet Paşa’nın meşhur yokuşundan yukarı çıkarken zorlanıyordu. Kuyruğu tekerlek gibi büyümüş, neredeyse yere değecekti. Kuyruğu evdeki eski saatin sarkacına benziyordu, bir sağa bir sola sallana sallana gidişi görülmeye değerdi, bazen de yolu değiştirir, mezarlık yolundan eve ulaşmaya çalışırdı. Osman keyifliydi, ne bilsin ne gelecekti başına.
Bizim mahalle yörüklerle iç içe olan ve çok renkli ailelerin bir arada olduğu, esnafıyla, işçisiyle, çiftçisiyle, yoksuluyla kendi halinde cıvıl cıvıl bir yerdi, tüm sokaklar bizden sorulurdu, akşama kadar oyunlar oynanır, kendimizi zorla atardık eve, bazı akşamlarda kolcu-kaçakçı oynar, gece yarılarına kadar beklerken evinde uykuya yatmış rakip ekibin yakalanmayan elemanını kızarak, küfürler savurarak beklerdik.
Kolcu-kaçakçı oyunu sınırda büyüyen çocukların oyunuydu. Çelik çomaklar çok haşin bir şekilde yaralanma pahasına oynanır ve ucu sivri çomağı yakalamak için havada âdeta uçardık. Topaçlar daha hızlı olsun diye ucundaki çiviyi çıkartıp canlı karasineği içine koyar ve daha sonra topacın mum tutmasını hayranlıkla seyreder ve 'benimki daha iyi... yok yaav baksana benimki mum mum' tartışma ve kavgalarını yapardık.
Mahallenin en iyi 'güllecisi' uttukları gülleleri satarken havasından geçilmezdi. Güççük Duran, üç dört metreden attığı gibi alnından vururdu. Böyle atış atmak her babayiğidin kârı değildi. Mezarlığa giden yolun kenarında Bakkal Bayram’dan alınan portakallarla almacasına portakal yuvarlardık, işi büyütüp duvara para çarptırarak en yakın paranın yanına yaklaştırıp parmaklarımızı gererek en uzun karışları açarak parayı kazanmaya çalışır ve arkasından cıllıyanlar, kavgalar, küsmeler hepsi bir gecelikle sınırlı kalırdı. İki ekip hâlinde güvercin takla oyununu oynar, en arkadaki duranın canını çıkarırdık, odundan güçlü ucu sivri çomaklar yapar, toprağın en yumuşak olduğu yere daire çizerek çekiç çomakları usta bir tarzda kullanarak saplı olan çomakları yere düşürerek utmacasına oynar ve gene kavga ederek dağılırdık. Mahallede oynadığımız yerlerden birisi evimizin geniş bahçesiydi, diğeri ise rahmetli Ali Amcam’ın evinin olduğu alan ve rahmetli kasap Çerkes Mehmet Dayı’nın evinin altıydı. Orası usta güllecilerin arenasıydı ve kıran kırana tartışmalı, kavgalı oyunlar oynanır, âdeta doyasıya yaşardık.
Hasgül ve Duran iyi oyunculardı, Antepli Kasap Durmuş’un oğlu Memed ve Ökkeş de iyi oyuncuydu, Durdu Dayım’ın oğlu öküz-çamur Ali de çok şanslı ve mızıkçıydı. Kasap Hanifi'nin oğlu Ökkeş Hüseyin Dürü Teyze’nin kavgacı çocukları ve Yörüklerden İsmail, Ömer Sökmen, küçük kardeşim Havuç Mustafa, amcam oğlu Uluk Ali her gün oynayıp da kavga ettiğimiz anılarımızın kahramanıydılar.
Bazen birazcık yolun altına deplasmana gider, Berber Çetinkaya'nın oğlu Osman, Emin ve akrabası Hüseyin Aras'la oyunlar oynardık. Off... Osman’a yem verirken nasıl da birden dalmışım, mahalledeki çocukluk arkadaşlarımı özlemişim, hele sapan taşlarıyla 'aydınlı-yerli' kavgalarını hiç unutmuyorum tabii. Biz elle taş atarken onlar sapanla kurşun gibi gelen taşlarıyla kafamızda kırılmadık yer bırakmazdı… Ha niye yerli-aydınlı diye kavga ederdik hâlâ anlamış değilim!
Kurban bayramı yaklaştıkça bizde bir korku salmıştı. Osman nasıl kesilecekti, bakacak mıydık, sorular uçuşmaya baslamıştı. Osman artık son günlerinde lokantada masa masa geziyor, rakı içiyor arada bir de ağzına sigara koyan müşteriler de Osman’ı çok seviyordu. Arife günü gelip çatmıştı, bir yandan “bayramda yeni elbise ve gıcır gıcır ayakkabı olacak mıydı?” diye düşünürken, yarın kim bıçağı Osman’ın boğazına vuracaktı, adı üstünde et bayramı. Sanki başka gün hiç et yenmiyordu, dinimiz emrettiği için kurban kesilmeliydi, imkânı olanlar için geçerliydi, kesilen kurban ilk önce fakir fukaraya ulaştırılmalıydı. O bayram ben şanslıydım, Merkez Camii’nin karşısındaki Köşker Antepli kısacık Mahmet Dayı ayağımın ölçülerine göre kunduramı hazırlamıştı. Sabahı zor yaptım, ayakkabılarım cilâlı, mis gibi kokuyor ve çalınmasından korkuyordum, yastığımın altına saklayarak hiç uyumadım desem yalan olur.
Bayram sabahı daha güneş çıkmadan yataktan fırlamış koşarak Osman'ın yanına gitmiştim, sanki o da bir şeyler olacağını hissetmişti, eski neşesi kalmamıştı, fakat ne yapacağımı bilemiyordum. Bugünkü aklım olsa Osman'ı oradan kaçırır, kestirmezdim.
Bahçedeki duvara yakın incir ağacının sağlam dalları keşfediliyor, Osman'a son suyu veriliyor, kasap amcam oğlu Hayri'nin gelmesini bekliyorduk. Hayri abimiz belinde bez peştamalıyla evden getirdiğimiz kap kaçak, tepsiler, avlu birden canlanmaya başlamıştı bile, bir ara avlu, hayat karıştı, koşturan koşturana, Osman bağlı olduğu ahırdan getirilirken kaçmıştı. Rahmetli babam ağzında emziğe takılı sigarasıyla “Osman’ı çabuk yakalayın” diye bağırıyor ve bir yandan da kızarak sokranıyordu...
"Baba, Osman yok kaçmış, bulamıyoruz” Komşumuz Osman’ın kendi bahçelerinde olduğunu bağırarak “burada burada koşun koşun bu tarafa gelin” diye heybetli ve kendinden emin, görevini yapmış olmanın huzuruyla öyle bir duruşu vardı dişlerini göstererek sırıtıyordu.
Osman yakalanmıştı ve hemen gözleri bağlandı ve... Hayri Abi acele ediyor, daha gideceği çok yer vardı. Elini Osman’ın beline götürerek “namıssız nasılda büyümüşsün maşallah” diyerek kasaplığın, ustalığın keyfini çıkarıyordu. Osman sakinleşmişti, sanki “korkunun ecele faydası yok” diyordu ve kımıldamadan Hayri Abi’nin dualarını dinliyor, sıvazlanan belinin rahatlığını hissediyordu sanki. Osman’ın boynuzlarından tuttuğu gibi, sanki güreş yapıp kündeye getirircesine, sırtını yere getirir getirmez boğazına tek hamlede keskin bıçak girmesiyle etraf kanlarla dolmuştu, gözlerim donup kalmıştım. Kasapta çalışmama rağmen o bir başkaydı bizim için. Osman’ın son titremeleri giderek azalıyordu ve son nefesinde vermişti, öyle cansız yerde yatıyor, sanırsın kalkıp bizi kovalayacak ve artık o sadece bir etti. Çok kısa sürede usta eller koyunu yüzdü. İncir ağacına bağlanmış çangala asılmıştı bile. Hayri Usta’yı ilgilendiren, bağırsak ve deriydi. Ustaca karın yarılarak bağırsaklar meydanda toplandı. İçi temizlenerek ve suyla yıkanarak, kendine has bağlama usulüyle bağlandı ve deri de yine usulüne uygun bohçalandı. El öpme işi bittikten sonra hızla avludan ayrıldı. Kadir Abim bağırarak “satır nerede, satırı getirin” diyerek emirler yağdırmaya başlamıştı bile, iki şakaya ayrılan gövde yine maharetli ellerin kestiği parçalara bölünüyordu. Rahmetli anam elinde sahanlarla etlerin kimlere gideceğini bizlere söylüyor, koşar adımlarla bir çırpıda dağıtıp verilmesi gereken yerlerin bitmesini sabırsızlıkla bekliyorduk.
Et dağıtım işim bitmişti, bir yandan etler doğranıyor ve şişlere saplanırken, yeşil soğan, maydanoz, domateslerle salatalar yapılıyor, bayram için hazırlanmış ev ekmeği yufka sabahtan ıslanarak hazırlanmış herkes sabırsızlıkla dürüm yapmayı bekliyordu, bir yandan ciğer kavurma yapılıyor, kokusu her tarafa dağılıyordu...
Ve 'osman' çoktan unutulmuştu. Kebap ve ciğer kavurmaları iştahla yenirken bir yandan da ne kadar para toparlayacağımızın hesabını yapıyorduk, mahallede kurulmuş salıncaklar bizi bekliyordu, sülalenin büyükleri rahmetli babam ve annem olduğu için tüm akrabalar bizim eve el öpmeye gelirlerdi. Ne kadar kalabalık bizim için o kadar para, salıncak, ne istersek almak için fazla para demekti. Bir canlılık vardı, bir güzellik vardı, tazelenmiş umutlar yeşerirdi her bayram.
Yıllar öncesinin tadını unutamadığımız anlara daldık, ne olacak işte çocuksu dünyamızdı...
Tevfik Özkorkmaz
29.10.2016

Hiç yorum yok: