Ortadoğu Ateş Çemberinde-III

IŞİD; Cema'at el-Tevhid vel-Cihad tarafından kurulan ve 2002 yılında Ürdün'de öldürülen ABD'li bir diplomatın sorumluluğunu üstlenerek dikkati çekti. Mayıs 2004'te Cema'at el-Tevhid vel-Cihad bir başka İslamist militan grup olan Salafiah al-Mujahidiah ile birleşti. 19 Nisan 2007'de örgüt, bölgesel yönetim kurduğunu ve ilk İslamî yönetimin temellerinin atıldığını duyurdu. Kurulan emirliğin Ebu Ömer el-Bağdâdî ve 10 bakanı tarafından yönetileceği ilan edildi. Amaçları; Irak'taki koalisyon güçlerinin geri çekilmesini sağlamak, Irak hükümetini düşürmek, işgal kuvvetleriyle birlikte çalışanları öldürmek, Şia nüfusu marjinal hale getirip askerî gücünü kırmak ve tamamen şeriat kanunlarıyla yönetilen bir İslâm devleti kurmak.
2013 Nisan ayında IŞİD, Suriye'nin kuzeyinde hızlı bir şekilde askerî güç toplamaya başladı ve bu bölgedeki en güçlü örgütlerden biri oldu. Suriye'de etkin olduğu bölgede şeriat kanunlarını uygulamaya başladı. Rakip gördüğü asker, yabancı gazeteci, yardım kuruluşlarına üye insanları sürgüne gönderdi hapsetti ve/ya öldürdü. Son iki yılda bombaların patlamadığı günler nerdeyse sayılı hale geldi. Afganistan, Irak, Türkiye ve kan deryasına dönen Suriye’de bebekler,  kadınlar ölüyor Mülteciler yerinden yurdunda kaçıp uzak diyarlarda, yollarda, denizlerde bir kez daha ölen insanlar aynı zaman insanlığımızın da iflasıydı.
İran'la ABD arasındaki buzların çözülmesi eski ittifak dengelerinde bir değişime yol açmadı. Şia-Sünni saflaşması devam ederken, Rusya daha aktif rol almaya ve İran'ın kırmızı çizgileriyle daha fazla buluşmakta, ABD ve Nato ve Kürtlerin bütün güçlerini IŞİD’e karşı birleştirip vekalet savaşını sürdürmeye çalışmakta. Türkiye izlemiş olduğu yanlış dış politika sonucunda iyice yalnızlaşmış, hatta dünya kamuoyu nezdinde IŞİD’in hamisi konumunda kalmıştı. IŞİD’in Fransa ve Türkiye'de patlattığı bombalar ve sözde darbe girişiminden sonra askeri harekât 24 Ağustos 2016'da başladı.
24 Ağustos 2016’da Türk Silahlı Kuvvetleri Koalisyon Hava Kuvvetlerinin desteğiyle Suriye'nin Türkiye sınırındaki Cerablus bölgesine girdi. Bu harekâtın terör örgütü IŞİD'e yönelik başlatılan Fırat Kalkanı Operasyonu olduğu açıklandı. 15 günlük zaman içinde asıl hedefin Kürtler olduğu görüldü.
IŞID ve PKK 'terörist'lerinin ikisini birden temizlenme harekâtı olarak bir kez daha açıklama zorunda kalınıldı. Bu açıklama ittifak ülkeleri arasında tartışmaya neden oldu. Başta ABD operasyonun IŞİD’le sınırlı olduğunun altını çizmek zorunda kaldı.
Hürriyet gazetesinde “bu operasyonla Türkiye oyuna yeniden döndü” yorumları yapıldı. Evet ortada bir oyun var, bu oyunun adı kör ebemi, saklambaç ve/ya kolcu-kaçakçı mı?
Bir yandan kendi dış politikasında her türlü desteği sadece ve sadece Kürt düşmanlığı ve Sünnilik temelinde yapan bir iktidarın IŞİD’le mücadelesi de inandırıcı olamıyor!
PYD başkanı kamuoyuna açıkladı: “YPG Türkiye'ye tek bir kurşun bile sıkmadığı halde, beş yıldır sürekli uzlaşma ve ittifak arayışımıza cevap verilmedi ve Türkiye Fırat kalkanı Operasyonu’yla da Kürtlere yöneldi!”
Aklımıza gelen soruyu Kuzey Irak’ta özerk Kürt yapılanmasına başından bu yana destek olan Türkiye neden Suriye’deki PYD'yi ısrarla diyalog istemesine rağmen desteklemedi? Ülke içinde barış görüşmeleri sürerken barış masaları neden dağıtıldı? Dikkati çeken önemli bir nokta da TSK'nın hem Irak, hem de Suriye topraklarına devamlı girmesi ve operasyonlar yapması. Neden şimdiye kadar Irak ve Suriye silâhlı kuvvetleri Türkiye topraklarına herhangi bir nedenle girmedi ve/ya neden operasyon yapmamıştır? Ortadoğu ateş çemberinde yer alan ülke ve halkların ne kadar zor şartlarda ayakta durmaya ve özgül sorunlarını çözebilmek için normalin üstünde bir çabayla ve iradeyle hareket etmesi âdeta bir zorunluluk.
Çok kaygan zeminde buz patenti yapmaya benziyor! Bir dönem müttefik olan hızla 'düşman' cephede yer alabiliyor. Robert Haddick de ellerini ovuşturarak bu fırsatın çok iyi bir deney olduğunu söylüyor ve bölge devletlerine “bu tecrübeyi öğrenin” diyor. Bu emperyalist teşviki hiç unutmamak gerek.
Bu kirli savaşı bu coğrafyanın gencecik insanlarının kanı üzerinden yürütüyorlar. Kadim halkların arasındaki kardeşlik bombalanmakta ve yıkılmakta! Bu nedenle bölge ülkeleri ve halklarının, ortak sorunları yine ortaklaşa çözme konusunda bölgesel politikalar üretebileceği oluşumlara, organizasyonlara gidilmesi gerçeğini öğrenmesi ve kavranması gerekli.
Ancak dar ulusal çıkarların üzerine çıkarak bölgesel politika üretmeye başlandığında kendi özgül sorunlarını çok daha rahat çözebilme imkânına kavuşmuş olur. Bir kez daha kimin dost kimin düşman olduğunun çok hızla değiştiği bu kaygan zeminde önünü görmek ve karmaşık ilişkilerden tüm halkların yararını gözeten bölgesel büyük politikalara ihtiyaç olduğunu altını çizmeliyiz.
İslam coğrafyasında ise durum farklıdır. İslam dini kendi iç mücadele ve reformları tamamlamadığı için hâlâ farklı bir süreç devam etmekte. Bu nedenle iç savaş ve mezhepsel çatışmalara kaynaklık eden, bitmeyen tarihsel bir geçmişe sahibiz. Avrupa'da feodalizmin yıkıldığı, kapitalizmin, sanayi devrimlerinin geliştiği yıllarda coğrafyamız neden gelişemedi sorusuna cevap ararken unutulmaması gereken kimi dönemsel farkların bulunduğudur. Bu coğrafyada kapitalizme ve emperyalizme karşı her kim gerçekten ruhunu satmadan mücadele veriyorsa, rengine, derisine, kavmine, diline, dinine bakmadan, ayırt etmeden, her zaman bu mücadeleyi veren mazlumların yanında olunmalıdır.
Bizi bölen parçalayan ''uygar'' canavarlara karşı ortak mücadele ve birleşme zamanı. Bu mücadelenin saf ve homojen olması, coğrafyanın tarihsel özü ve gerçekliğiyle uyuşmaz. Bunu görmeden bir netice alınması zaten zordur. Emperyalizme ve işbirlikçilere karşı verilen mücadele, coğrafyayı gerçek manada demokratik kılacak ve özgürleştirecektir.
Aslında bölge üzerine yapılan tahliller kendi içinde çözümleri sunmaktadır. Ortadoğu ateş çemberinde yer alan ülkelerin rant ve kaynağının kaymağını yiyen uluslararası 'barış güçleri' bu ateş çemberinde kendi askerlerine görev vererek neden fiilen yer almazlar?
IŞİD’e karşı uluslararası bir anlaşma yapıldıysa, neden farklı cepheler ortaya çıktı? Bu sorunun akla getirdiği, IŞİD bahane ve bu kirli asimetrik vekâlet savaşlarını sürdürmek ve silâh satmak şahane!
Asıl sorun IŞİD değil, Bağdat’a kimin hâkim olacağı. Bağdat her zaman çekici olmuş ve iştahları kabartmıştır. Saddam sonrası paramparça edilen Irak yutulacak kolay bir lokma olarak hâlâ orta yerde duruyor!
Bağdat’ın tarihsel çekiciliği ortada. Bu yönde İran, Türkiye, Rusya, İsrail ve batılı emperyalist güçler ve ABD kendi çıkarları açısından hareket etmeye ve Ortadoğu’nun kalbinde doğan bu boşluğu doldurmak için satranç tahtasında hamle üstüne hamle yapmaya devam ediyor. Bu arada İran'ın çok eski bir satranç ustası olduğunu unutmamak gerek.
Ortadoğu'da neden bir anti-emperyalist cephe kurulamaz, gerçekten düşündürücüdür.
Tevfik Özkorkmaz
09.09.2016

Hiç yorum yok: