Mecburi İstikamet

Gün gelir, hayat yol ayrımlarını çıkartır karşına. Çoklu seçenekler sunar ve en az iki yol vardır. İster iki olsun ister on iki, ancak birisini seçebilirsin. Ya yıllardır bildiğin, öğretilen, ezberletilen, şartlı refleksler ile örülü hayatı yaşamayı seçer ve binlercesi ile aynı zorunlu gidiş yolunu yürümeye devam edersin. Ya da sürüden ayrılan kuzuyu kurtların kaptığı bir devirde, sürüde kalıp koyun olmayı içine sindiremezsin. Anayol'dan ayrılır, ara yollarda ilerler ve bir patikaya (keçi yolu) ulaşırsın. O vakit bir tepede bir taşın üzerinde oturur şehre bakarsın ve dersin ki “gitmeli buralardan.” Basıp gitmeli bu şehirden, şehir üstüne basıp geçmeden. Huzur nerede ise orayı bulmalı ve koşarak gitmeli. Kimsenin ismini, cismini bilmediği, görenin ismin ile seslenmediği bir yer mutlaka olmalı. Yüzün yok, adın yok, plakan, telefonun, sosyal güvenlik numaran yok.
Ara ara yağmurun düştüğü, çoğu zaman günlük güneşlik bir kasaba veya bir köy bulacaksın. Toprağın insanlığa sunduğu hediyelerine hormon karışmamış, güneş ve yağmur ile beslenerek büyümüş başakların doldurduğu, göz alabildiğince uzanan tarlalar olacak. Bir an önce oraya gideceksin ve bu gitmek kimsenin yüreğini acıtmayacak. Öncelikle geniş hacimli bir sırt çantası edineceksin. İçine uyku tulumu, bir miktar giyecek, başucu kitapları, bol miktarda sigara ve çay bir de termos koyacaksın. Sıcak su ihtiyacı bir yerlerden karşılanır elbet. Belki yol üzerinde ecdadın yadigârı bir çeşmeye rastlanır, yakınına bir ateş yakılıp su ısıtılır ve çay demlenir. Bir omuza çantayı diğer omuza gitarı asmalı yollara düşeceksin. Ey sen serseri mayın ilk hedef Akdeniz, ileri!
Evet güneye doğru yola koyulacaksın. Anadolu'nun bağrında gün be gün ilerleyeceksin. Yolda karşılaşılan köylerde mola vereceksin. Bir kahveden içeri girip, “Selamünaleyküm” dediğin zaman kahve sakinlerinin selamına topluca “aleykümselam” diyerek karşılık vermelerinin verdiği keyfi yaşayacaksın. İnsanlar ile konuşacak, dertleşecek, hikâyelerini dinleyeceksin. Onlarla birlikte tarlada pamuklar toplayacaksın. Toprağın üzerine serilen örtünün etrafında toplanıp çayı, ekmeği, domatesi, peyniri, kısaca Allah ne verdiyse bölüşeceksin. İkrama ikram ile karşılık verip üç beş nota tıngırdatacaksın. Herkes gidip gece çökünce uyku tulumuna girip, şehirde lüks içinde olduğun yanılgısından kurtulup, gerçek konforu bulmanın verdiği huzur ile uykuya dalacaksın.
Sabah ezanı ile uyanıp köy meydanında bir ağaç gölgesinde kahvehanenin açılmasını beklerken, her sabah yaptığın gibi randevu defterini açmak yerine bir şiir kitabı ile günü karşılayacaksın. Birkaç şiir sonra kahvehaneye gidip köy ekmeği ile kahvaltını yapacaksın. Kahvaltıdan sonra istikamet üzere yola koyulacaksın. Belki yol yeni bir köye götürür, belki dağlara, kimbilir. Kimbilir belki de gül bahçelerine. Dağlar, tepeler, vadiler, nehirler geçilir bir dere kıyısında mola verilir. Suyun kenarında oturur iken aklına büyük şehirde sular kesilince yaşadığın sıkıntılar gelir. Duş alamaz, yemek yapamaz, ellerini bile yıkayamazsın. Standartların getirdiği alışkanlıklardan dolayı su kesintisi dünyanın sonudur sanki. Dere kenarında çimenlere uzanacaksın, bulutların resmi geçidini izleyeceksin. Gözlerini kapatınca şehirde iken yaptığın gibi kariyer planlarını değil, seni mutluluğa ulaştıracak yolun hayalini kuracaksın. En doğal ve en yeşil yatağı bulmuş iken biraz da kestireceksin. Susuzluklarını gidermek için dereye gelen kuzuların sesleri uyanacaksın ve tekrar yollara düşeceksin.
Sen oturduğun taşın üzerinde bunları düşlerken yanında geçen bir toplu taşıma aracının korna sesi ile kendine gelirsin. Bakarsın ki kente akşam çökmek üzere. Şehir ışıklarını yavaş yavaş yakmaya başlamış. Çıkarsın düş bahçelerinden, kalkarsın oturduğun yerden. Kente öfkeli bir bakış atarsın. Dönersin gerisin geriye devam edersin kapitalizm ile yüzleşmeye.
Hakan Cörtoğlu

Hiç yorum yok: