Bir Asırlık Tecrübe

İslam ve Sosyalizm Dünya Devriminin Dinamikleri mi?
Hiçbir toplumsal sistem, bireyin inanç dünyasını yok sayamaz ve karışamaz. İnanç ritüelleri ve mekânları ayrımsız korunur geliştirilir. İnancından dolayı hiç kimseye baskı uygulanamaz. Baskı yapılması hâlinde insan hakları ihlalidir ve suçtur. Yazıya böyle bir girişle başlamak, konunun kapsamı açısından gerekli.
İslam sosyalizmini savunan arkadaşlar, sosyalizmle paylaşım, eşitlik ve insan temelli ortak yana vurgu yaparlar. Paylaşmak, İslam dininde “zekât” vermek olarak kendisini ifade eder. Zekât, insanların kazançlarından kırkta bir oranında verme durumudur. Zekâta giren ve/ya girmeyen mallar olduğu için, toplam mal varlığının kırkta birini her yıl zekât olarak dağıtmak zorunluluğu var. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti koşullarında zekât verme olgusu yoksulluk ortadan kaldırıldığından, günümüz toplumunda olduğu gibi benzer bir zemin bulamaz.
Paylaşım ve eşitsizliğin temeli, emeğin sömürülmesidir. En kutsal değer olan emeğin sömürüsü devam ettiği sürece gerçek manada eşitlik ve paylaşımdan bahsetmek mümkün müdür?
İslam ve diğer dinlerde var olan zekât verme olsa olsa emek sömürüsü temelinde kazanılan paranın vicdanlara pansuman yapılmasıdır. Böyle olmasına rağmen zekât küçümsenemez. Sosyal adalet ve paylaşımın zayıf olduğu ve/ya hiç olmadığı koşullarda faydalıdır. Bunun altını çizmek gerek. İslam’ın diğer dinlerden farkı, zekâtın İslam’ın beş şartından birisi, farz kılmasıdır.
Sosyalizm; felsefî planda materyalizmi savunmuş olması nedeniyle İslam dininin felsefesiyle ayrışmakta ve çatışmaktadır. Sosyalistlerin materyalist felsefe ve Marksizmi “aşarak” İslam sosyalizmini birlikte kurmanın olacağı kanısı var. Bu kanı iki farklı dünya görüşünün nitelik farkı olmasına rağmen insanlığın geleceğiyle ilgili olduğu için Dünya'nın yorumunda ve çözüm üretmede ortak paydaları yakalama kaygısı taşıması ve vurgu yapması açısından olumludur.
Materyalizm, her şeyin maddi ortamdan oluştuğunu bilinç ve de bütün görünenlerin maddî etkileşim sonucu elde edildiğini söyleyen, hiçbir metafizik kavramı kabul etmeyen felsefî bir kuramdır. K. Marks'ın diyalektik ve tarihî materyalizm bakışı Marksist kuramın temelini oluşturur. Üretici güç ve üretim ilişkilerini ancak bu bakışla teorileşirmek mümkündür.
Maddecilik, insanın fiziksel emekle, üretici faaliyetini ve günlük ihtiyaçlarını karşılaması gerçeğini başlangıç verisi olarak alır. Bu başlangıcın bile tek başına ekonomik, sosyal, siyasal faaliyet ve oluşumları içinde barındıran toplumsal ilişkiler sistemine neden olur.
İslam’ın; kapitalizm, liberalizm, özgürlük, demokrasi ve sosyalizme nasıl baktığı tartışması yapılmaktadır, yapılmaya da devam edecektir.
Allah'a iman İslam düşüncesinde temel bir kavram. Bu nedenle mutlak iktidar, mutlak hüküm ve mutlak mülkiyet Allah'a aittir. “Mülk Allah'ındır” ilkesi, özel mülkün varlığını ortadan kaldırmaz, mutlak mülkü engeller ve paylaşımı, yardımı öne çıkarır. Hüküm, halkın büyük çoğunluğunun uzlaştığı, ittifak ettiği yolla ilgilidir, buna halkın yolu da diyebiliriz. İktidar da halkın seçimini esas alır. Yani mülkün, iktidarın ve hükmün kaynağı veya meşruluğu ancak halkın kabulü ile olabilmektedir. Bunlar açık, kesin olan hükümlerdir ve tev'il edilemez.
Halk iktidarı ezilmişlik ve sömürülmüşlük temeline dayanır. Bu temel İslam’ın sosyalizmle ortak bağı olabilir mi? Veya ortak bir binaya temel olabilir mi?
Teoride ve uygulama noktasında iki düşünüş biçimine baktığımızda;
1- Sosyalizm esasında ezilen işçi sınıfı, yoksul köylülerin iktidarıdır ve sınıf esasına dayanır. Yaşanan bir asırlık pratik ise teorinin tam manasıyla hayata geçirilemediği sonuç olarak ezilen sınıf yerine Nomenklatura denilen yeni bürokratik bir sınıfın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Uygulama noktasında sınıf adına oligarşik, politik, bürokratik bir sınıfın iktidarı mutlak anlamda kullanması, teorinin zıddı bir sonuç doğurmuştur. Bu yeni sınıf merkezi, hiyerarşik devlet iktidarıyla egemenliğini kurmasıyla iflas etmiş, çökmüştür. Bu tecrübe, insanlığın geleceği konusunda önemli bir ders olmuştur.
2- İslam dininde ise Allah'a iman İslam düşüncesinde temel bir kavram. Bu nedenle mutlak iktidar, mutlak hüküm ve mutlak mülkiyet Allah'a aittir. Teoride böyle olmasına rağmen 1.400 küsur yıllık pratiğe baktığımızda 'ümmet' adına ezilen ve sömürülen yoksul emekçi halk iktidar olamadı. Aksine halkın iktidarı yerine, aile, kabile, mezhep ve bir avuç sömürücü egemenin uluslararası güçlerle işbirliği yapan iktidarların "Allah" adına iktidar mevzilerini koruduğu ve sömürdüğü bir süreç yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor!
Bu nedenle “hiçbir Müslüman, haklı olduğunu bildiği bir kişi için farklı güdülerle onun karşısında yer alma hakkına sahip değildir. Halkın başat öğe olduğu, sosyal adaletin temel alındığı, mülkün, iktidarın ve hükmün halk bağlamında yeni bir yoruma kavuşturulmaya çalışıldığı, halkın inanç, kültür ve mutluluğunun bir ideolojik dayatma olmadan gerçekleştirildiği yolların bulunması elzem hâle gelmektedir.
İslamcı söylem ve sosyalist söylem aynı hedefe farklı düşünce tarzları ile yürüyüş gerçekleştirebilirler. Pratik anlamda zulme ve sömürüye karşı birlikte ama kendi bütünlüklerini muhafaza ederek bir tavır geliştirebilirler. Dünyada adaletin, hukukî eşitliğin ve toplumcu bir paylaşımın oluşması adına birlikte mücadele etmek elbette mümkündür.”[1]
İslam sosyalizmi, İslam ve sosyalizmi birleştirmeye çalışan bir görüştür. Müslüman sosyalistler Kur'an ve Muhammed'in öğretilerinin ekonomik ve sosyal eşitlik ilkeleriyle uyumlu olduğu ve bu nedenle İslam coğrafyasında sosyalizme yönelik beklenti ve yaklaşımların liberalizm ve kapitalizmden farklı olduğu görüşündeler.
İslamcı sosyalistler, Marksizmin dine bakışına katılmadıkları için uzak durmuşlardır. Kapitalist üretim biçimini ve burjuva sınıf tahakkümünü kabul etmeyen anti-kapitalist Müslüman, aynı zamanda paylaşımın sosyal adalet çerçevesinde tüm topluma yayılması gerektiği noktasında, sosyalistlerle ortak bir payda olması sosyalizm ve İslam arasında bir bağın zeminini görmüşlerdir.
Türkiye'de anti-kapitalist Müslümanlar, kapitalizmle mücadele ve siyasal İslamcılık akımından farklı olarak anti-emperyalist bir dünya görüşüyle siyaset yapmaktadır. Mevcut koşullarda zayıf görünsede 'İslamcılık' akımları içinde dinde reformu gerçekleştirecek niteliğe sahip olduklarından, ciddi bir toplumsal dinamik olarak görülmelidir. Ortak buluşma noktaları araştırılarak zenginleştirmeli ve omuz omuza olacak siyasi ve toplumsal pratikler yaratılması gerektiği kanısındayım. Halkın gerçek dostları mutlaka buluşmalı ve birbirini anlama gayreti içinde olmaları geleceğimiz açısından, coğrafyamız açısından ve tüm dünyanın geleceği için mutlaka önyargılar yıkmalı. Bir ideolojik fikri veya bakış açısını koşulsuz desteklemekten ziyade eleştirel ve sorgulayan ortak bir bakışa ihtiyaç var.
İslam coğrafyasındaki tüm iktidar güçleri de böyle bir tartışmayla veya baskıyla karşı karşıya. Sonuçta İslam coğrafyasında dinî meşruiyeti olmayan herhangi bir hareketin siyasi veya toplumsal bir meşruluğu oluşturması oldukça zor. Tüm bu zorluğa rağmen yaşamın doğal akışı maddî gerçekler zemininde ve kendi mecrasında yoluna devam eder. Bu nedenle dinî meşruiyet olgusu, İslam coğrafyasının gerçeği olmasına rağmen kapitalizmin ortaya çıkardığı çelişmeler baskın olabiliyor veya başat konuma geçebiliyor. Fakat son bir asırlık pratik her koşulda dinî meşruiyete dayanmayan ve toplumun dokusuna dinamiklerine nüfuz edemeyen oluşumlar etkili olamamıştır.
Ülkemizde bunun acı sonuçlarını çokça yaşıyoruz. Avrupa-merkezli dayatmalardan kurtularak kendi gerçeğimizle buluşmayı ve kaynaşmayı bir türlü gerçekleştiremiyoruz. Buna benzer girişimleri de ya "gerici" ya da "sapma" görerek o girişimlere cepheden karşı çıkmaya devam ediyoruz. Kendi adıma bu yanlış bakıştan kurtulmanın ve kendi özünü kavramanın çok ama çok gerekli olduğuna ve altını kalın çizgilerle çizmek gerektiği kanısındayım. Böyle bir bakış, ne Avrupa'nın insanlığa dair birikimlerini inkâr etmeyi ne de pozitif bilimlerden kopmayı veya yok saymayı gerektirir. Tam aksine bu olguların kendi tarihselliği içinde kavranmasına ve geleceğimize ışık tutacak bakışların zenginleşmesine neden olacaktır.
“Sosyalist taleplerle dinin bağdaşmayacağını savunan yaklaşım, düşünsel olarak hiç de somut koşulların diyalektik tahliline dayanmayan soyut ve mekanik bir yaklaşımdır. Daha ziyade din konusundaki Marksist olmayan, dar kafalı burjuva aydınlanmacılığının uzantısıdır. Toplumsal hayatın kıpır kıpır işleyen canlı gerçekliğini ve sonsuz görünümlerini değil, kafadaki dar ve önyargılı formülleri esas alan bir eğilimi yansıtmaktadır. Bu anlayış, dini, kökleri toplumsal hayatın derinlerinde yatan bir olgu, yani tüm gerçekliği içinde toplumsal bir olgu olarak görmekten ziyade, fikri anlamda bir gerilik, bir ilkellik, kitlelerin cehaleti, eğitimsizliği vs. olarak görmeye eğilimlidir.
Oysa din, Marx’ın dediği gibi, “ezilenin protestosu”, “kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur”. Tam da böyle olduğu için, tarihin daha önceki dönemleri bir yana, yakın zamanda Latin Amerika’da ortaya çıkan Kurtuluş Teolojisi hareketi gibi örnekler mevcuttur. 1960’lı yıllarda ortaya çıkan ve 80’lerin başında Brezilya İşçi Partisi’nin (PT) kuruluşunda da yer alan bu hareket, emek ve demokrasiden yana tavır koyan din adamlarının yanı sıra kilise dışı dinî hareketleri de içinde barındırır.”[2]
“Brezilya’nın orta-batı bölgesindeki piskoposlar ve önde gelen rahipler Kilisenin Şiarı adıyla bir belge yayınlarlar ve şunları söyler: ‘Kapitalizm aşılmalıdır. O en büyük kötülük, birikmiş günah ve çürümüş kök, o, verdiği her meyvesini -sefalet, açlık, hastalık ve ölümü- çok iyi bildiğimiz bir ağaçtır. Kapitalizmin aşılması için üretim araçları (fabrikalar, toprak, ticaret ve bankalar) üzerindeki özel mülkiyet kaldırılmalıdır.’ Hıristiyan Kurtuluş Teolojisi’nin temel felsefesini oluşturan bu yaklaşım, Latin Amerika’nın toplumsal hareketlerin yönünü belirlemede önemli bir etkide bulundu. Kurtuluş Teolojisi’ni savunanların pratik-politik yönelimlerine bakıldığında, dönemsel Latin Amerika devrimci hareketlerine ve toplumsal devrimlerine önemli bir destek sundukları görülür.”[3]
"–Öyleyse, sol ile İslam’ın bu zamana kadar barışık olamamasının sebebi nedir?
– Genel anlamıyla bakarsak, komünizmle dini birbirine düşman etmek isteyenler kapitalistlerdi. Bunu kesinlikle küresel sömürgecilerin bir projesi olarak görüyoruz. Böylece solu İslam dünyasında antikomünist propagandayla, ‘Bunlar din düşmanı’, ‘Sol, Allah düşmanı’ gibi namus, vatan, millet meselesi gibi sağ argümanlarla bir ‘öcü’ haline getirdiler. Aynı şekilde komünistler için de ‘din eşittir sömürü’ denklemi işlendi. Ayrıca Türk solu, Kemalizm’den ve Stalinizm’den çok büyük ölçüde etkilendi.
[…] İktidarı ele geçirince Kemalistlerle aynı şehvete sahip olduklarını gördük. Farklı işler yapmamaya başladılar. Abdestsiz kapitalizm gitti; yerine abdestli kapitalizm geldi. Abdestsiz militarizm gitti; yerine abdestli militarizm geldi. Dün toplumun alt sınıfında olan, aşağılanan adam yarın işini büyütüp patron olduğunda işçisi için namaz kılabileceği bir oda açıyor. Sonra da ‘İşte Müslüman’ın farkı!’ diyor. Ama asgari ücret konusunda bakıyorsun, hiçbir değişim yok."[4]
Tevfik Özkorkmaz
25.09.2016
Dipnotlar
[1] “İslam ve Sosyalizm”, Abdulaziz Tantik, İştirakî.
[2] “Anti-Kapitalist Müslümanlar ve Sol”, Levent Toprak, Sınıf Mücadelesinde Marksist Tutum, Haziran 2012.
[3] “Ezberi Bozan Anti-Kapitalist Müslüman Gençler”, Dr. Mustafa Peköz, 10 Mayıs 2012, Sendika.org.
4- “Antikapitalist Müslümanlar Ne Diyor?”, Bercan Aktaş, 26 Eylül 2012, Turnusol.biz.

Hiç yorum yok: