Haruki Murakami ve Zamanın Ruhu

“İnsanlar kötüydü, kitaplara sığındım...”
[Cemil Meriç]
Murakami okuyorum, bir süredir. Hani şu bir zamandır batıda da son derece popüler olan Japon yazar. Çağdaş edebiyatın en çok söz edilen yazarlarından biri bugünlerde. Yazdıkları büyük ilgi görüyor, Japonya’da da, batıda da... Hatta Nobel adaylığından söz edilir oldu.
Dört kitabını okudum, şu ana kadar... Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları, Yaban Koyununun İzinde, Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında, Sputnik Sevgilim.
Doğrusunu söylemek gerekirse adam beni de kucakladı. İlgiyle okudum. Okuduğum kitapları mı öyleydi bilmiyorum, roman kahramanları en fazla kırklı yaşlarda... Çocukluklarından, daha da çok ergenlik yaşlarından başlayarak bu yaş grubunu; bunalımlarıyla, yalnızlıkları ve dertleriyle bir çeşit otopsi masasına yatırıyor. Herkes kendinden, o yaş dönemlerinden bir şeyler bulabilir. Bu anlamda evrensel... Heyecanla ve merakla okuyor, insan ruhunun derinliklerinde dolaşıyorsunuz. Son derece kolay anlaşılır ve okunur bir üslupla insana dair kuvvetli mesajlar veriyor.
Ancak bana batan bir şeyler var, kitaplarında; neler mi onlar?
Sanki özel olarak 'entelektüel batılı okur' hedef alınarak yazılmış, gibiler... Bu özellik bazen çok göze batar hale de geliyor. Hani 'ben de -tabii ki kahramanlarım da- sizden biriyim' der, gibi. Kahramanları -ki onlar Japon- birer seçkin batı kültürü uzmanları ve hayranları... Batının klasik, modern edebiyatına hâkimler… Batının klasik müziğini, jazz, blues, soul, rock'n roll vb. müzik akımlarını neredeyse bir uzman derecesinde biliyorlar ve sanki sadece onları dinliyorlar, takip ediyorlar... Piyano eğitimi almışlar ve Nat King Cole'un bir parçasına meftunlar, Mozart'a hastalar, Brahms, Schubert ve Bach hayranılar. Onlar ‘BMW’nin koltuğuna kurulup Schubert’in Winterreise’nın tadını çıkarırlar.
Kahramanlar 'bira' içmiyor, Amstel, Heineken..vb ünlü markalar içiyor. Neden özellikle markalarıyla söz edilir, bilemedim. Şarap, viski... vb. bütün içki türlerinde son derece bilgililer, yüksek beğeni düzeylerine sahipler. Hangi şarabın, hangi yılın hasadının en iyi kalitede olduğunu bilirler. Su değil, Perriere içerler... Polo tişört ve bilmem ne marka pantolon ya da etek giyerler. Batılı markalar bunlar. Toyota'nın, BMW'nin, Citroen'in, Alfa Romeo'nun bilmem hangi model arabalarına binerler...
Dolayısıyla kitaplarında biraz kaba bir -eskilerin deyimiyle malumatfuruşluk- batı kültürüne dair birçok bilmişlik var, sırıtıyor...
Hayır, hayır! ‘Japon’sun, sen Japon kal’ mantığına sahip değilim. Ya da ‘bize Japon’u anlat, folklorunu anlat’ sığlığında da değil… Hakeza Murakami’nin tasvir ettiği kahramanlardan Japonya’da yüzbinlerce de olabilir, vardır. Aslında sorun, bir yanıyla Japon yer ve kahraman isimlerini kitaplarından çıkarsanız, bir batılı yazardan farkının kalmayacak olması, yani sorun, Murakami kitaplarının sayfalarından kaba bir batı hayranlığının sızıyor olması. Sorun, bence burada. Aslına bakarsanız bu bir ‘hayranlık’ olarak da nitelendirilmemeli, belki. Çünkü kurgusal, bir amaca yönelik olarak yapılandırılmış güzellemeler bütünü. Murakami, batılı okura sanki şöyle der gibidir; “şimdi ben size ‘bizi’ anlatsam, en fazla egzotik merakları olanlarınızın ilgisini çekebilirim, oysa benim derdim başka”.
Bu dert, amaç nedir mi, diyorsunuz, batıda da tanınır olmak, bu anlamda daha geniş bir şöhret alanına sahip olmak, daha çok kazanmak ya da Nobel’e doğru adım atmak. Ya da bunların hepsi...
Ne zaman ki, roman, edebiyat her ne ise o, ticaretin ve dolayısıyla bir endüstri olarak pazarlamanın metaı haline geldi; edebi kaygılar yanında, pazarlama ve kârın yazarlar tarafından dikkate alınması kaçınılmaz(?) oldu. Hani “zamanın ruhu” dedikleri.
Kapitalizm ve piyasa biraz zor da olsa ve nihayetinde bu kutsal ve kendine özgü insanlık değerlerinin son kalesini de kuşatmış bulunuyor. Son sığınağımız edebiyat da elden gidiyor mu?
Cengizhan Güngör

Hiç yorum yok: