Esad’ın Ölüm Fermanı

“ABD, Suudi Arabistan ve İsrail istihbarat kuruluşlarına ait gizli yazışmalar ve raporlar, Esad'ın Katar boru hattını reddettiği anda askerî ve istihbarî planlamacıların hızla, işbirliği yapmayan Beşar Esad'ı devirmek için Suriye'de bir Sünni ayaklanması hazırlamanın Katar-Türkiye gaz bağlantısını tamamlama yönündeki ortak hedefe ulaşmanın hayata geçirilebilir bir yolu olduğu yönünde konsensüse vardığını gösteriyor. WikiLeaks'e göre 2009 yılında, Beşar Esad'ın Katar boru hattını reddetmesinden kısa süre sonra CIA, Suriye'deki muhalefet gruplarını silahlandırmaya başladı.”
[Robert F. Kennedy Jr., Why the Arabs don't want us in Syria
[“Neden Araplar bizi Suriye'de istemiyor”, Politico]
Suriye'deki çatışma, kelimenin geleneksel anlamıyla bir savaş değil. Bu, tıpkı Libya ve Irak'ta olduğu gibi, bir rejim değişikliği operasyonu.
Bu çatışmanın ana motor gücü, 2. Dünya Savaşı'ndan beri 50'den fazla egemen hükümeti devirmiş olan ülke. (Bill Blum'un listesine bakınız.) Elbette Amerika Birleşik Devletleri'nden bahsediyoruz.
Washington, açık ara rejim değişikliği şampiyonudur, kimse onun yanına bile yaklaşamaz. Hal böyleyken, Amerikan halkının müdahale modelini farkedeceği, propagandanın arkasında yatanı göreceği ve buna uygun şekilde sorumluyu suçlayacağı iddia edilebilir. Ama bu, hiçbir zaman olmamış gibi görünüyor ve muhtemelen burada da olmayacak. Kanıtlar ne kadar ikna edici olursa olsun, beyni yıkanmış Amerikan halkı, her zaman hükümetlerinin doğru şeyi yaptığına inanır.
Fakat ABD Suriye'de doğru şeyi yapmıyor. Yarım milyon insanın öldürülmesine, 7 milyondan fazlasının yer değiştirmesine sebep olmuş ve ülkeyi yaşanmaz, boş arazilere çevirmiş olan Selefi aşırıcıları silâhlandırmak, eğitmek ve finanse etmek doğru değildir. Bu, yanlıştır, ahlâksızlıktır. ABD, bu çatışmaya en başta doğalgaz gelmek üzere yanlış sebeplerden ötürü müdahil olmuştur. ABD, Şam'a bir kukla rejim yerleştirerek bu şekilde Doğu'daki boru hattı koridorlarını emniyete almak, Katar'dan AB'ye giden hayatî önemdeki enerji rezervlerinin nakliyesini denetlemek ve bu rezervlerin ABD Hazine'sine ve ABD mali varlıklarına dönecek şekilde, ABD doları cinsinden fiyatlandırılmaya devam etmesini güvence altına almak istiyor. Ortadoğu'daki ABD tahakkümünü sürdürmenin ve Amerika'nın küresel güç üzerindeki emperyal kontrolünü geleceğe taşımanın temel formülü budur.
Suriye'deki savaş, Beşar Esad hükümeti 2011 baharında protestoculara müdahale ettiği zaman başlamadı. Olaylar hakkındaki bu versiyon, hakikatlerin üzerini örten bir saçmalıktır. Savaş, 2009 yılında, Esad Katar'dan gelen ve Katar gazını Suriye üzerinden AB'ye taşımayı öngören bir planı reddettiği zaman başladı. Robert F Kennedy Jr.'ın “Suriye: Yeni bir boru hattı savaşı” başlıklı mükemmel makalesinde izah ettiği üzere:
“Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden geçecek olan, 1,500 km uzunluğunda ve 10 milyar dolar değerindeki boru hattı, […] Katar'ı Türkiye'deki dağıtım terminalleri üzerinden doğrudan Avrupa'nın enerji pazarlarına bağlayacaktı. […] Katar-Türkiye boru hattı, Fars Körfezi'nin Sünni krallıklarına dünya doğalgaz pazarları üzerinde belirleyici bir hâkimiyet kazandıracak ve Amerika'nın Arap dünyasındaki en yakın müttefiki olan Katar'ı güçlendirecekti. […]
2009 yılında Esad, ‘Rus müttefikinin çıkarlarını korumak’ için boru hattının Suriye'den geçmesine izin verecek anlaşmayı imzalamayı reddedeceğini duyurdu. […]
Esad, İran'ın doğalgaz sahalarından başlayıp Suriye'den geçecek ve Lübnan limanlarına ulaşacak olan Rusya onaylı bir ‘İslamî boru hattı’nı destekleyerek Körfez'in Sünni monarşilerini daha da öfkelendirdi. İslamî boru hattı, Sünni Katar'ı değil Şii İran'ı Avrupa enerji pazarının başlıca tedarikçisi haline getirecek ve Tahran'ın Ortadoğu'daki ve dünyadaki etkisini çarpıcı derecede arttıracaktı. […]”
Doğal olarak Suudiler, Katarlılar, Türkler ve Amerikalılar Esad'a öfkeliydi, ama ne yapabilirlerdi? Onun kendi iş partnerlerini seçmesini ve pazara gaz taşımak için kendi egemen topraklarını kullanmasını nasıl engelleyebilirlerdi?
Yapabilecekleri şey, iyi bir mafya babasının yapacağı şeydi: birkaç bacak kırmak ve istediği her şeyi çalmak. Bu özgün durumda Washington ve entrikacı müttefikleri Şam'a karşı yasadışı bir vekâlet savaşı başlatmaya, Esad'ı öldürmeye veya devirmeye ve Batılı petrol devlerinin gelecekteki boru hattı sözleşmelerini kapıp Avrupa'ya giden enerji akışını kontrol etmesini garanti altına almaya karar verdi. En azından plan buydu. İşte Kennedy'den bir alıntı daha:
“ABD, Suudi Arabistan ve İsrail istihbarat kuruluşlarına ait gizli yazışmalar ve raporlar, Esad'ın Katar boru hattını reddettiği anda askeri ve istihbarî planlamacıların hızla, işbirliği yapmayan Beşar Esad'ı devirmek için Suriye'de bir Sünni ayaklanması hazırlamanın Katar-Türkiye gaz bağlantısını tamamlama yönündeki ortak hedefe ulaşmanın hayata geçirilebilir bir yolu olduğu yönünde konsensüse vardığını gösteriyor. WikiLeaks'e göre, 2009 yılında, Beşar Esad'ın Katar boru hattını reddetmesinden kısa süre sonra CIA Suriye'deki muhalefet gruplarını silahlandırmaya başladı.”
Tekrar edelim: “Esad Katar boru hattını reddettiği anda”, kendi ölüm fermanını imzaladı. Tek başına bu davranış, canlı, beş bin yıllık bir medeniyeti, çeşitli müttefik istihbarat kuruluşları tarafından istihdam edilmiş, hazırlanmış ve konuşlandırılmış cani fanatiklerle dolup taşan, Felluce benzeri ıssız, çorak bir manzaraya dönüştüren ABD saldırganlığının katalizörü oldu.
Fakat bu hikâyede özellikle ilgi çekici olan şey, ABD'nin 60 yıl önce, Eisenhower yönetimi zamanında neredeyse aynı tipte bir plana girişmiş olması. Kennedy'nin yazısından bir alıntı daha yapalım:
“1950'le Başkan Eisenhower ve Dulles kardeşler […], özellikle Arapların kendilerine ait olan yönetimi petrol imtiyazlarını tehdit ettiği zaman CIA Direktörü Allan Dulles’ın komünizmin dengi olarak gördüğü Arap Milliyetçiliğine karşı yasadışı bir savaşa girişti. Suudi Arabistan, Ürdün, Irak ve Lübnan'daki tiranlara gizli Amerikan askerî yardımı pompalayarak, Sovyet Marksizmi'ne karşı güvenilir bir panzehir olarak gördükleri muhafazakâr 'cihadçı' ideolojiler taşıyan kuklaları kayırdı. […]
CIA, Suriye'deki aktif müdahalesine 1949 yılında, teşkilatın kurulmasından ancak bir yıl sonra başladı. […] Suriye'nin demokratik olarak seçilmiş devlet başkanı Şükrü Kuvvetli, amacı Suudi Arabistan'ın petrol sahalarını Suriye üzerinden Lübnan'a bağlamak olan Trans-Arabistan Boru Hattı'nı onaylama konusunda tereddütlüydü. (Bu yüzden) CIA bir darbe tezgâhlayarak Kuvvetli’nin yerine CIA tarafından dikkatle seçilmiş diktatörü, Hüsnü Zaim isimli, dolandırıcılıktan hüküm giymiş kişiyi geçirdi. Zaim, parlamentoyu feshedip Amerikan boru hattını onaylamaya pek de zaman bulamadan yurttaşları, rejim kurulduktan 14 hafta sonra onu devirdi. […]
(CIA ajanı Rocky) Stone, Nisan 1956'da 3 milyon dolar değerinde Suriye lirasıyla, Selefi militanları kışkırtmak, Suriyeli subaylara ve politikacılara Kuvvetli’nin demokratik yoldan seçilmiş seküler rejimini yıkmaları için rüşvet vermek üzere Şam'a geldi. […]
Fakat tüm bu CIA paraları Suriyeli subayları ayartmaya yetmedi. Askerler, CIA'in rüşvet girişimlerini Baas rejimine rapor etti. Buna yanıt olarak Suriye ordusu, Amerikan Büyükelçiliği'ni işgal edip Stone'u esir aldı. Sert bir sorgulamanın sonunda Stone kameraların karşısında, İran darbesindeki ve CIA'in Suriye'nin meşru hükümetini devirme yönündeki başarısız girişimindeki rolünü itiraf etti. […] (Bunun ardından) Suriye, ABD'ye sempati duyan bütün politikacıları tasfiye etti ve ihanet suçundan astı.” [Politico]
Tarihin nasıl tekerrür ettiğini görüyor musunuz? Herhalde CIA yeni bir senaryo yazamayacak kadar tembellik etmiş ve eski bir senaryoyu tozlu raftan indirip yeni aktörler kiralamış.
Neyse ki Esad, İran'ın, Hizbullah'ın ve Rusya Hava Kuvvetleri'nin yardımıyla, kendisini devirme ve bir ABD yardakçısı yerleştirme girişimini savuşturdu. Bu, bir lider olarak Esad'ın desteklenmesi olarak değil, küresel güvenliğin ulusal egemenliğin korunmasına bağlı olduğu ve uluslararası hukukun mihenk taşının, sebepsiz saldırganlığın reddedilmesi olması gerektiği şeklindeki prensibin savunulması olarak görülmelidir; bu saldırganlık, ister bir tarafın kendi ordusu eliyle, isterse inandırıcı yadsınırlık getirirken, aynı stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan silahlı vekil güçler eliyle gerçekleştirilsin. Gerçeklik, Bush'un Irak işgaliyle Obama'nın Suriye işgali arasında bir fark olmadığıdır. Ahlakî, etik ve hukukî meseleler aynıdır; yegâne fark, Obama'nın olan biten konusunda Amerikan halkının kafasını karıştırmada daha başarılı olmasıdır.
Olan biten ise rejim değişikliğidir: “Esad gitmeli”. Yönetimin en başından beri tekrarladığı nakarat bu olmuştur. Obama ve şürekâsı, Washington'un bölgedeki AB hâkimiyetini daha da güçlendirecek şekilde, boru hattı koridorlarına erişim sağlama taleplerine boyun eğmeyi reddeden, demokratik yoldan seçilmiş seküler bir rejimi devirmeye çalışıyor. IŞİD saptırmasının, “Esad zalim bir diktatördür” saptırmasının ve “Halep'teki savaş mağduru siviller” saptırmasının arkasında olan şey gerçekte budur. Washington bunların hiçbirini umursamıyor. Washington'un umursadığı şey petrol, güç ve paradır. Bugün bu konuda nasıl kafa karışıklığı içinde olunabilir? Kennedy bunu şöyle özetlemişti:
“Suriye çatışmasının, kaynakların kontrolü üzerinde yürütülen ve 65 yıldır Ortadoğu'da verdiğimiz yığınla yasadışı ve ilan edilmemiş petrol savaşından ayrılamaz nitelikte bir savaş olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ve yalnızca bu çatışmayı bir boru hattı üzerine yürütülen bir vekâlet savaşı olarak gördüğümüz zaman olaylar anlaşılabilir hale gelir.”
Bu her şeyi anlatıyor, sizce de öyle değil mi?
Mike Whitney
Çev: Selim Sezer

Hiç yorum yok: