Darbe ve Ordu Konusunda İki Farklı Değerlendirme-II

Derin sessizlik ve anlamlı kayıtsızlığın nedeni ne olabilir?
Üç partinin ortak tavrını irdelemeliyiz ve bu sorunun nedenlerini bulmaya çalışmalıyız. Benim kanaatim, çakaldan kuzu, kuzudan da çakal doğmaz, eşyanın tabiatına aykırı olduğu için.
Darbeleşmenin olduğu iki “İslamcı” kuvvetten demokratik açılım beklemek de eşyanın tabiatına aykırıdır. “Hâlbuki mesele çok açık. Bir dönem iktidarın ortağı olan karanlık Fethullah Gülen örgütünün başrolü oynadığı kanlı ve korkunç darbe girişimine uğrayan AKP hükümeti ve kamuoyu, paralize olan ordunun bu yapısıyla artık gidemeyeceğini en açık haliyle gördü. Değişim ihtiyacı tavan yapmıştı. Sonuçta, çoğumuzun aklen ve kalben istemediği, ama hükümetin zorunlu olduğunu ileri sürdüğü OHAL şartlarında ve KHK’yla da olsa, askerin mevcut yapılanmasını değiştiren bazı hayırlı adımlar atıldı”[1]
Birincisi Fethullah Gülen örgütünün başrolü oynadığı “kanlı ve korkunç darbe girişimi” tespitine katılmadığımı yazının başında vurgulamıştım. Hatta bakış açılarımızı belirleyen de darbeye bakış açısı olduğudur. Bu nedenle esas ayrılık buradan başlamaktadır ve zaten Erdoğan iktidarının en güzel yaptığı da bu kafa karışıklığını yaratabilme becerisi ve yeteneğidir.
Bir insan bir şeyi hem aklen hem de kalben istemiyorsa ama buna rağmen olumlu şeyler bekliyorsa, bu “yetmez ama evet” anlayışının bir devamıdır. Zaten bu politikanın mimarı da AKP ve lideri Erdoğan’dır. Mevcut iktidarın bugüne ulaşmasında bu bakışın çok önemli katkı sunduğunu da bir kez daha vurgulayalım. Bu rejimin kendi krizidir. Parlamenter sistemin fiilen yok edildiği, ihtiyaç duyulduğunda bir süs gibi kullanıldığı yerde hangi demokratik olumlu şeyler bekleniyor, bende bunu anlamıyorum!
Darbe anında koşarak dört partiye ortak bildiri imzalatanların samimiyeti ortada. İşi bitti mi kâğıt mendil gibi kullanıp burnunu silip atmaktadır. Bunlar samimi iseler sözde “düşmanına” karşı en geniş cepheyi kurması gerekirdi. Bu cephenin platformu da meclis olmalıydı ve tüm dünyaya parlamenter sistemi çalıştırarak darbecilere karşı mücadele yürüttüğünü göstermeliydi. Bu soruların hiç birinin cevaplanma şansı yok, çünkü bunların derdi üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek, kendi tezgâhını güçlendirmek, koymuş oldukları hedefe ne olursa olsun tüm araçları kullanarak ulaşmaktır.
“Genel olarak topluma ve demokratik siyasete yararlı olanın iktidara da yaramasından daha tabii ne olabilir, onu da bilmiyorum.[2] Gerçekten bir toplumun demokratik olması, o ülkede var olan sorunların toplumsal uzlaşmayla çözülmesinin yapısal temellerinin olması demektir. Ancak böyle bir toplumda genel olarak topluma ve demokratik siyasete yararlı olan iktidara da yarar. Demokratik olmayan bir toplum, eşitsizliklerin çelişkilerin yoğun ve uzlaşmaz olduğu bir toplumdur. Burada hak ve adalet kavgası çok çetin ve kanlı olur. Bu nedenle topluma ve demokratik siyasete yararlı olan, genel olarak iktidara yaramaz, bunun nedeni farklı koşulların ve çelişkilerin çok keskin olmasıdır.
Aynı bizim ülkemizde olduğu gibi. Orduda reform süreçleri ve ittihatçılığın genel siyasi kültürümüze etkileri, artı ve eksileri ile derinliğine yüzleşilmesi gereken bir vakadır. Bu devlet hâlâ “komitacı” zihniyetle yönetilmeye çalışılmakta ve toplum zapturapt altına alınmaya devam etmektedir. Osmanlı dönemiyle kurulacak tarihsel analoji -iki farklı şey arasındaki benzerlik veya benzerliklerden hareket edilerek birincisi için dile getirilenlerin diğeri için de söz konusu olduğunun ileri sürülmesi- için iki ayrı dönemin toplumsal yapı bakımından birbirinden temelden farklı olduğunu unutmamak gerektiği kanısındayım.
Tarihsel işlevini yitirmek üzere olan emperyal feodal Osmanlı İmparatorluğu’yla günümüz Türkiye toplum yapısının temelden farklı oluşunu mutlaka dikkate almak gerek. Osmanlı’nın gerileme dönemlerine denk gelen reformların iki temel kaygıyla yapıldığı kanısındayım. Birincisi feodal bir imparatorluğun son zamanlarında yapısal arayışlara girilmesi, ikincisi ise bizatihi sarayın kendi güvenliğini garantiye alma isteğidir. III. Selim zamanında başlayan askerî reformların başlangıcı Nizam-ı Cedid ve II. Mahmut zamanında kurulan Sekban-ı Cedid'dir .Nizam-ı Cedid’in kurulması ve geliştirilmesi yeniçerilerin isyanıyla ve III. Selim’in ölümüne yol açmıştır. Sekban-ı Cedid’e karşı çıkan yeniçeriler bunu da kaldırmışlardır. Olgunlaşan koşulların etkisiyle II. Mahmut planlı bir şekilde yeniçerileri ezerek ortadan kaldırmıştır. Bu önemli olay “Vakayı Hayriye” olarak anılır, tarihe bu şekilde geçmiştir.
“Mustafa Kemal, ‘asker kalmak isteyen siyaseti, siyasetçi olmak isteyen orduyu bırakacak!’ şeklinde kestirip atmasıyla bu ikiliğe son verdi.”[3] Aynı Mustafa Kemal, “Sivas’ta yapılan bir toplantıda başta Mustafa Kemal olmak üzere Ali Fuat, Karabekir gibi asker üyelerin ısrarı, Hakkı Behiç ve Alfred/Ahmet Rüstem gibi sivillerin de gönülden desteklenmesiyle Milli Mücadele'de ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’nin yönetilmesinde ordunun yetkilerinin belirleyici olması kararlaştırılmıştır.”[4] Bu karar, seçimle gelmiş cemiyetlerin yetkisini ve inisiyatifini tamamen yok etmekte ve kırmaktadır. Bu örneği vermemim nedeni, aynı kişilerin farklı koşullarda farklı karar aldıkları ve bunlara bir anlam yüklerken ve/ya tarihsel analojiler yaparken hangi konjonktürde yapıldığının dikkate alınması içindi.
Bu nedenle AKP'nin orduyla ilgili yaptırımlarını tarihsel olarak verilen olaylarla bağ kurarak aktarmak olsa olsa zorlama bir destek arayışıdır. “27 Mayıs bir darbeyse, o dönemin olumlu adımlarına nasıl yaklaşalım?”[5] Aynen; 27 Mayıs bir askerî darbedir ve karşı çıkılmalıdır. 27 Mayıs’ı darbe görmeyenler olabilir. Üniversite özerkliği, planlama, sendika, toplu sözleşme ve grev hakkı gibi çok önemli adımlar da o dönemde atılmıştı. Bunlar da doğrudur. O döneme baktığınızda iktidarda kim olursa olsun zaten toplumsal uyanışın ve kapitalist üretim ilişkilerinin hızla gelişmeye başladığı, köyden kentlere hızla yaşanan göç dalgası zaten yöneticileri yapısal çareler aramaya ve bu doğrultuda kararlar almaya zorlamıştır. Bu olguları mutlaka dikkate alınmalıdır.
Yine çarpıcı olması açısından yakın tarihimizden bir örnekle konunun daha iyi anlaşılacağı kanısındayım. 24 Ocak Kararları, yapısal dönüşümleri içeren bir programdı. Bu sistemin içinde -devrimciler hariç- hiç kimse 24 Ocak Kararları’na itiraz etmedi. Yapılması zorunlu olan yapısal reformların sistem için gerekli olduğu ve mutlaka bu kararların acilen alınması gerektiği söylendi. 24 Ocak Kararları'nın ana hatları şu şekildedir: %32,7 oranında devalüasyon yapılarak günlük kur ilanı uygulamasına gidilmiş, devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alınmış, KİT'lerdeki uygulamaya paralel olarak tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırılmış. Gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırılmış. Dış ticaret serbestleştirilmiş, yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiş, kâr transferlerine kolaylık sağlanmış. Yurtdışı müteahhitlik hizmetleri desteklenmiştir. İthalat kademeli olarak liberalize edilmiş, ihracat; vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ile teşvik edilmiştir. İşte 12 Eylül askerî darbesi bu kararların uygulanabilmesi için yapıldı.
Şimdi “bu reformlar yapılması zorunlu ve gereklidir” diyerek 12 Eylül askerî darbesini sevimli gösterebilir miyiz? Ya da “bakın, ne güzel yapısal reformlar uygulanıyor, bunu niye görmüyorsunuz?” diyebilir miyiz?
Dinamiklerin zorlamasıyla yapılan değişimleri darbenin ilerici ve/ya gerici olması gibi yanlış sonuçlara götürülmesi de bu nedenledir. Toplumsal dinamiklerin gelişmesi karşısında ister sivil ister askerî idare bu kararları almak zorundaydı. 27 Mayıs askerî darbesinin de böyle kavranması ve analiz edilmesinin daha doğru olacağı kanısındayım.
“Eğer bunlar reform sayılamayacaksa, o zaman orduda reform anlamına gelecek şeyler ne? Yoksa biz, AKP eliyle orduda bir restorasyona mı şahit oluyoruz?[6] Evet aynen; bizler mevcut koşullarda AKP eliyle orduda bir restorasyona şahit oluyoruz. Reformların mutlaka önemi vardır. Yeni toplum projeleri olanların eski devlet aygıtını ele geçirme bakışı olamaz. Geçmiş tecrübelerde gösteriyor: eski devlet aygıtını parçalamadan onun restore edilmesi tekrar eskiyi üretir. Bu anlamda devrimciler “musluk tamircisi” değildir.
Tevfik Özkorkmaz
04.08.2016
Dipnotlar
[1] Atilla Aytemur, “Sol TSK’daki Değişikliğe Nereden Bakıyor?”, Serbestiyet, 31.08.2016.
[2] A.g.m.
[3] A.g.m.
[4] Emel Akal, Milli Mücadelenin Başlangıcında Mustafa Kemal/İttihat Terakki ve Bolşevizm, s. 267.
[5] A.g.m.
[6] A.g.m.

Hiç yorum yok: