Bir Asırlık Tecrübe -III

Ebu Cafer Taberi; MS. 838-923. Fıkıh, Hadis, Tarih, Dil, Tefsir çalışmasıyla ünlü din bilginidir. Adını İran'da tarihî bir bölgeden alır. Ebu Cafer Taberî'nin yazdığı eserlerin birçoğu kaybolmuş. Buna rağmen zamanımıza ulaşan çok sayıda eseri vardır.
“Arap Alevileri ya da Nusayriler, Caferiliğin farklı bir kolu sayılırlar. Şii fıkhını benimserler ancak özgün Bâtıni yorumda Şiilerden ayrıldılar. On iki imamın ardından onların babı-kapısı, vekili-sayılan din ulularını yetkili bildiler. Fakat kimin gerçek bab/vekil olduğu konusunda uzlaşma çıkmayınca Caferilik çatısı altında toplanan Aleviler miladi 9. yüzyılda üçe bölündüler: Nusayrilik, Caferilik ve İshakilik”[1]
Prof. Dr. Mustafa Sibai; İslam sosyalizmi'nin çıkış noktasının bütün peygamberlerin ortak mesajlarında var olduğunu söyler ve onu İslam akidesinin bir parçası olarak görür. Akide bağlanmayı gerekli kıldığına inanılan inanç esaslarının bütünü olarak bilinir. Sibai, fikir ve siyaset mücadelesinin merkezine bu fikri koyarken, Hz. Muhammed'in sünnetini tarihin ilk ve en muhteşem sosyalizm denemesi olarak görür. Öyle ki Mustafa Sibai, doktora tezini “Sünnetin İslâm Fıkhındaki Konumu” başlığı altında hazırlar.
Sibai; 1947'de Menar gazetesi ve aynı sene Müslimün mecmuasını çıkardı. Bu yıllar Suriye'de Baasçılığın gelişmeye başladığı yıllardır. İşçilerin maddî ve manevî açıdan kalkınmaları için büyük gayretler sarfetti. Onlar için gece okulları açtırdı. İşçilere son derece yakındı. Köylere sık sık gider, bütün Suriye'yi, dolaşır halkın dertlerini, ihtiyaçlarını bizzat tespit edip Meclis'e çözüm arardı. Mısır’daki “İhvan-ı Müslimin" adına atfen 1945’te Suriye’de kendi cemiyetini kurdu. Sibai, kurucu heyet tarafından hayati boyunca bu teşkilâtın genel murakıbı olarak seçildi.
Dr. Mustafa Sibai; 1958 Suriye-Mısır birleşmesine nasıl baktı? Baasçılıkla neden uzlaşmadı? “[…] ‘İslâm Sosyalizmi’[*] adlı konferansı yaklaşık üç saat sürdü, İslam’ın sosyalizmle uzaktan yakından en ufak bir benzerliği olmadığını, ‘İslam sosyalizmi’ gibi isimlendirmelerin İslam’ı bilmemek olduğunu çok net olarak ortaya koymuştu.”[2]
Ülkemizde de İslam ve sosyalizmi anlayamaya çalışan aydınlar bu konuda düşüncelerini ifade etmişlerdir. Bunlardan biri de Nurettin Topçudur. Topçu'nun İslamcılara yönelik eleştirileri günümüz açısından çok değerli ve uyarıcıdır.
“Kur'an harikası olan ilahi ahlak, İslam diyarında çoktan gömülmüştür.” diyen ve bunun temel sebebini felsefenin İslam coğrafyasından kovulması olduğuna işaret eden Topçu, Farabi ve İbn-i Rüşd'ün kulağını çınlatmaktadır. Ona göre “Din bilgi kaynağı değil, kuvvet kaynağıydı. Dindar adam başkalarından çok şey bilen değil, daha çok kuvvetli olan insan" idi.
Gelenekçi İslamcıların, “Kuran’ın varlığı kâfidir; felsefe insanın inançlarına zarar verir; çünkü sorduğu sorularla insanı şüphe ve inkârın çukuruna düşürebilir" sözlerine karşı çıktı:
“Felsefe olmazsa Büyük Kitabı hakkıyla anlayamazsınız, sadece ezberlersiniz. Kur’an Allah’ın kitabı, felsefe ise bizim onu anlayacak olan şahsiyetimizin örgüsüdür.” derken Farabi’nin Gazzali ve İsfahanî ile tartışmalarının ne kadar önemli olduğunun altını çizmesi oldukça öğreticidir. Yine bu konuyla ilgili Osmanlı’da, İbn-i Rüşd'cü Hocazade ile Gazzalici Molla Zeyrek arasındaki tartışmayı; felsefenin tutarsızlığını iddia eden Gazzalici Molla Zeyrek’in kazanmasını, Müslüman yozlaşmasının miladı görür.
Ona göre, felsefesiz bir İslam’da; sorumluluk yerini vazifeye bıraktı; ruh dünyasının akil adamlarının yerini ise gözlerini kapayıp vazifelerini yapan görev adamları aldı.
“Toplumsal yaşamdaki gelenekler, örfler, âdetler, kurallar insan hürriyetinin önündeki en büyük engellerdir. Gelenekçi/muhafazakâr; güvenliği özgürlüğe tercih etmiş, yaratıcı fikirlerden/hareketlerden vazgeçmiş bir cemiyet adamıdır. Bunlar asırlarca aynı alışkanlığı tekrarlamaktan huzur duyarlar. Örflerini değiştirmek, onların bir uzvunu kesmek gibidir.”[3]
Nurettin Topçu, isyan ahlakı teorisini açıklarken ideal tip olarak, "Ben Hakkım" dediği için işkenceyle öldürülen Hallac-ı Mansur’u örnek aldı. İslam’ın geleneksel ve resmi yorumlarıyla sürekli hesaplaşan Topçu’ya göre, tasavvuf düşüncesinin temeli vahdet-i vücud, ahlaklığın en yüce mertebesiydi.[4]
Sosyalistlerin kapitalizm ve faşizm karşısında mücadelesi ve insanî duruşu Müslümanları etkilemekte. Özellikle sosyal adalet vurgusu, halkın yanında yer alması, zulme karşı ve İslam coğrafyasındaki işgallere karşı çıkması, müslümanların ilgi ve dikkatini çekmekte.
Ülkemiz ve İslam coğrafyasında, özellikle 'modernist' akım içinde bulunan entelektüeller batı düşüncesinin etkisi altında kaldı. Bu etkilenme entelektüel çabaları zayıflattı ve batılı aydınların etkisi altında kaldılar. Hal böyle olunca kendi özgül şartlarını kavrayan ve yorumlayan bir düşünce mirasına da oldukça uzak kaldılar. Örneğin; liberalizm, insan hakları, kapitalizm, demokrasi, özgürlük kavramını kendi özgülümüzle ve İslam coğrafyasıyla bağı kurulamadığı gibi, bu kavramları somutumuzla birleştirip yeni sentez ve kendimize özgü öz ve biçimlerde neden yaratılamadı?
Toplumsal muhalefeti radikal bir tarzda yapıldığı halde neden gelişemedi? Bu nedenle bu kavramların toplumsal meşruiyet zemini her zaman bütün çabalara rağmen zayıf kaldı ve tartışılır oldu. Bunun sonucunda, zaten zayıf ve tartışılır olması toplumsal desteği kırılgan hâlâ getirdi.
Entelektüel çabaların Türk-İslam sentez'iyle "sağ muhafazakâr"lığın kaleleri oluşurken, batılı kavramların içeriği küçümsendi ve siyasi iktidarların dar çıkarları uğruna bu potansiyel dikkate alınmadı yok sayıldı ve ezildi.
"Sol" cenahta ise tam da bunun zıddı gelişti. İslam dininin hâkim olduğu toplumsal dinamikleri kavrama ve yorumlarken Avrupa-merkezci düşüncenin dar ekseninde kaldı ve aşamadı. Ülkemiz ve İslam coğrafyası -batı merkezli olmasına rağmen-Sosyalizmden etkilendi.
Sosyalizmin muhalif hareket stratejisi ve sınıfsız-sömürüsüz toplum projesiyle müslümanları etkiledi. Ekim Devrimi ve mazlum ulusların emperyalizme karşı mücadelesi, sömürge halklarda muazzam uyanış batıdan çok Asya ve Orta-doğu halklarında etkili oldu. Bu etkiyi görememek ve/ya yeterince hak ettiği değeri verememek, geçen bir yüzyılımızın kaderini belirledi.
Bu tartışmayı yapıyor olmamız ve yakın tarihimizin bir asırlık tecrübesini anlamaya, sorgulamaya, dersler çıkarmaya yönelik olması anlamlıdır. “Soğuk Savaş’ın bitmesinden 25 yıl sonra elimizde 20. yüzyıldan kala kala içeriğinden boşalmış berbat bir Batı-karşıtlığı kaldı.”[5] Bir asırdır bir 'kuruntu' olarak batı karşıtlığı doğruydu. Bugün de doğrudur.
Evrensel demokrasi ilkeleri kimsenin tekelinde değil. Bu değerleri Avrupa savunmuyorsa veya savunamıyorsa, bunun sorumlusu mazlum ezilen halklar ve uluslar olamaz. Küreselleşmenin getirdiği ve yarattığı dinamikler eski koşullardan farklı olduğu için bir dünya devrimi için gerekli şartlar, her geçen gün daha da olgunlaşmaktadır.
Kapitalist “dünya efendileri”, insanlığa umut verecek yeni bir şeyiniz var mı? Yaptığınız ve bildiğiniz tek şey savaş. Sormak lazım, bu dünyayı silah tekelleriniz mi kurtaracak?
Kapitalist emperyalistlerin topluma, insanlığa sunacağı yeni bir şey kalmamıştır. Bunlar yıkılacak, bunu ajitatif bir söylem olarak yazmıyorum, bu krizde şuan başka bir alternatif gözükmüyor. Asırlık köle imparatorlukları yıkılacak. Nasıl Feodal emperyal imparatorluklar birer birer çöktüyse, bunlarda çökecek. Çöktükleri halde hâlâ insanlığa kan kusturanlar insanlığı ezmeye devam ediyorlar.
Bilmiyorum varsa söyleyin, emperyalistlerin yıkıcılığı ve döktükleri kan hiçbir dönemde bu kadar olmamıştı. Yaşamın bizlere öğrettiği ise zıtların birliği ve mücadelesi kendi alternatifini mutlaka yaratır. Mazlum halklar; işçiler, köylü, esnaf, memur tüm emekçiler mutsuz olmasına rağmen umutsuz olmasına bir neden yoktur!
Temel sorulardan biri, bir asır geçmesine rağmen dünyanın temel çelişmesi hâlâ ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, efendiler ve köleler olması gerçeği, özü itibariyle değişmedi. Bu kavramların detayı bir asır öncesi gibi değil ve bu detayları atlamamak gerekir. Bolşeviklerin dünya devrim beklentisi Avrupa proletaryası ile ilgiliydi. Fakat devrim feodal Çarlık Rusyası’nda oldu.
Başlı başına bu olgu bile devrimcilerin gözünü batıya değil de doğuya çevirmesi gerekirdi. Bu konuda yoğunlaşma gerekirken tam tersi oldu ve Avrupa’da devrim beklentisi devam etmesine rağmen olmadı. Daha o zaman bunun nedenleri üzerine yeterince durulmadı. Doğu Halkları Kurultayı’nda "Avrupa prolateryasına" güvenen kararlar çıktı. Devrimin müttefikleri olan mazlum uluslar ve halklar yeterince ciddiye alınmadı. Bir asırdır sömürü dünya çapında daha çok yaygınlaştı, neredeyse girmediği alan kalmadı. Sömürünün özü değişmeden yaygınlaşarak daha aldatıcı ve vahşi hâle geldi.
Murray Bookchin "Marksizmin -Batı aydınlanmasından ve Fransız Devrimi'nden doğan bir teorinin- en şematik, en çok yönlü ve en devrimci yorumunun en derinlemesine bir biçimde, gelenekleri ve toplumsal rolleriyle Asya despotizminin reakasiyoner bir örneğini oluşturan, büyük bir coğrafyada yayılmış Rus İmparatorluğu'na kök salması tarihin çarpıcı çelişkilerinden biridir”[6] der. Yine temel ikinci soru; 21. yüzyılı farklı kılan özelliği nedir?
Küreselleşmenin hızlandırdığı sömürünün müthiş yayılması, elde edilen gelirlerin paylaşımı eskiye göre hem daha yaygın hem de sömürü paylarının işbirlikçilerin lehine artmış olması olabilir mi? Bir asır önce sömürü dünyamızda bu kadar yaygın değildi. Burada kanımca önemli bir değişiklik, bu sömürüden pay alanların eskiye göre daha yaygın olması ve sömürü paylarının artmasıdır.
Bu farkın 21.yy. kapitalist emperyalizm dünyasındaki önemli gelişmelerden biri olduğu kanısındayım. Örneğin; Suudi sermayesi ABD bankasında ve diğer bankalarda çok ciddi birikmiş bir sermaye olarak durmakta. Suudiler zaman zaman problem çıktığında şantaj olarak bu gücü kullanmakta.
Küreselleşmeyle bu dinamikler daha da güçlendi. Bu olguyu kavramadan, görmeden Erdoğan'ın çıkışlarını da anlamak ve analiz etmek mümkün değil. Bu faktörü görmek ve incelemek gerek. Bir asır önce sömürgelerden ve halkların sömürüsünden kendi halkına ve başta proletaryaya daha fazla 'sus' payı verebiliyordu. Sistemin fiilen çökmesi ve tıkanması koşullarında artık eskisi gibi sus payı veremiyor.
Avrupa giderek eskiye göre yoksullaşmakta. Son zamanlarda çıkan güvenlikçi yasalar, sınıf çelişkileri ve taleplerin artması karşısında burjuvazinin kendi sınıf egemenliğini şoven, ırkçı söylemle koruma gayretinden başka bir şey değildir.
Yabancı ve göçmenlere karşı nefret giderek artmakta. Şoven ırkçılık güç kazanmaktadır. Ama aynı coğrafyalarda, liberalizm, kapitalizm, demokrasi veya faşizm konusu sosyalizm kadar yaygın olamadı. Demokrasi meselesi, son dönemlerde yaşanan savaşların da etkisi ile, etnik ve inanç temelli toplumsal dinamikleri daha fazla etkileme, düşündürme ve harekete geçirmeye başladı. Eşitlik-özgürlük talepleri ve sosyalizmle bağı da bu şekilde kurulmaya başlandı.
İslam coğrafyası, Batı işgalinden kurtuluşunu 20. yüzyılın ikinci yarısında başarıyor. Cezayir, Tunus, Mısır, Suriye, Irak vb. ülkelerin çoğu özgürlüklerini bu tarihlerde kazanıyor. Arap coğrafyasında Baas partileri kurtuluş mücadelesinin öncüleri. İslam coğrafyasında özellikle Ortadoğu'da ise Baasçılık, merkezî asker ve sivil bürokratik bir yapılanma olarak gelişmişti. Baasçılık, Arap milliyetçiliği ve Arap sosyalizminin bir karışımı olan, önceki Arap milliyetçisi akımların aksine laik bir Arap toplumu kurmayı hedefledi. Ancak Baas, İslam dinini Arap milli kültürünün temel ve ayrılmaz bir parçası olarak İslam'a önem verme zorunluluğunu dikkate almak durumundaydı.
Baasçılığın 1946'da ilk geliştiği yer Suriyedir. 1 Şubat 1958’de Suriye ve Mısır’da yapılan referandum sonucu iki ülke siyasî birleşme kararı aldı. Birleşik Arap Cumhuriyeti Başkanı Cemal Abdul Nasır oldu. Birleşme Mısır’ın daha da güçlenmesine yaradı. Hal böyle olunca bu birleşme asker ve sivil bürokraside rahatsızlık yaratmaya başladı ve 28 Eylül 1961'de askerî darbe yapıldı. Hafız Esad Suriye devlet başkanı oldu. “Baas’ın sosyalizmi elbette Marksizm-Leninizm’den çok farklıydı, nitekim 1958’de Suriye ve Mısır’ın birleşmesinin ardındaki sebeplerden biri de Baas’ın yükselen Suriye Komünist Partisi’nin etkisini kırmak istemesi olacaktı.”[7] (7) Çok enteresan bir olay, yağmurdan kaçarken doluya tutulma diye buna denir!
"Baas sosyalizmi toplumsal eşitsizliğin azaltılması, özel mülkiyetin sınırlandırılması, yerli ve yabancı büyük özel firmaların kamulaştırılmasını öngörüyordu. Özel teşebbüs ve miras hakkının ise korunacağı belirtiliyordu. Baas’ın sosyalizm anlayışında Avrupa’nın proletarya diktatörlüğünü reddeden demokratik sosyalizminin, yani İkinci Enternasyonal’den Sosyalist Enternasyonal’e uzanan çizginin etkisi görülüyordu.”[8]
Birlik-Vahdet /özgürlük-Hürriyet / sosyalizm-iştirakiye anlayışını gerçekleştirmeye çalışmakta. Baas, Arap dilinde “yeniden diriliş” anlamına gelmektedir. 20. yüzyılda kalan modernist, merkeziyetçi, seküler ve sosyal rejim olan Baasçılık yükselen "ılımlı" İslamcılık karşısında çöküyor mu? Bugünkü süren savaşlar bu çökmenin veya çökertilmenin bir sonucumu dur?
Arap Baharı’nda yıkılmayan Suriye, tarihsel gelişimi etkileyen olaylar ve kendine özgü dinamikleri bu sorulara nasıl cevap verecek, hâlâ bilinmemektedir?
-devam edecek-
Tevfik Özkorkmaz
27.09.2016.
Bölüm: Bir, İki
Dipnotlar
[1] Faik Bulut, “Savaşın Gölgesinde Arap Alevileri”, Atlas, Ekim, 2013, Sayı. 247
[2] Mustafa Sibai, 1915-1964, Hayatı Ve Hakkında Herşey, 02.16,2015.
[*] İslam Sosyalizmi, Çeviren: Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Yeniboyut.
[3] “Baş Davası Ahlak Olan Bir Müslüman Sosyalist Nurettin Topçu”, 10 Mayıs 2008, Hürriyet.
[4] Hürriyet, a.g.m.
[5] Evren Balta, “Bir Kuruntu Olarak Batı Karşıtlığı”, Cuma, 23 Eylül 2016, Duvar Gazetesi.
[6] Devrimci Halk Hareketleri Tarihi, 1905-1917'ye Rus Devrimleri, say.19 Dipnot Yayınları, Murray Bookchin
[7] M. Burak Cop, 29 Kasım 2011 Salı NTV-Dergi.
[8] M. Burak Cop, 29 Kasım 2011 Salı NTV-Dergi.

Hiç yorum yok: