Bir Asırlık Tecrübe -II

Bu bölümünde giriş yaptığımız konunun arkaik tarihine bir bakalım.
Teoloji; Tanrıbilim, Tanrı kavramı ve din olgusunu inceleyen bilim dalı. Günümüzde sıklıkla, dinî konular ile ilgilenen bilim anlamında kullanılmaktadır. Teoloji ile ilgilenen kişilere teolog, ilâhiyatçı, din bilimci veya tanrı bilimci denir.
Felsefe; Varlık, bilgi, gerçek, adalet, güzellik, doğruluk, akıl ve dil gibi konularla ilgili genel ve temel sorunlara ilişkin yapılan çalışmalardır Felsefe kişilerin yaşamı merak etmesinden doğar. “Yaşamı en çok merak eden çocuklardır.”[1] Aynı zamanda felsefî düşünce, insanın evreni içinde kendi varlığını merak etmesiyle ve bu konuda sorular sormasıyla başlar. Felsefe için merak etmek ve soru sormak yeterli değil ve sorulara sistemli bir açıklama getirmek, açıklamanın sistemli veya sistemsiz olması da felsefe için önemlidir.
Milattan önce ve sonra toplumların çok zor şartlarda yollarını ararken Aristotales, Farabi, İbn-i Sinan, İbn-i Rüşd, İbn-i Haldun ve Farklılıklarıyla İsfahani ve Gazali karanlıkları aydınlatan birer fener olur ve günümüze birçok değerli eser bırakırlar.
Aristotales; MÖ. 384-322. ilk neden bir şeyin özünü ve de asıl doğasını açıklar. Dolayısıyla ilk neden, bir şeyin varlık nedenidir ve biz ancak bunun sayesinde bir şeyin ne olduğunu anlar, şeylerin doğasını ve özünü araştırmaya yönelebiliriz. “[…] ‘Felsefenin neye yarar?’ denildiğinde, kimileri yasa korkusuyla yaptığı şeyleri bana buyrulmadan, kendiliğimden yapmayı öğretti.” Aklını kullanarak ve aklının kılavuzluğunda yaşamak Aristotales için çok önemliydi.
Farabi; MS. 872-950. Farabi 8.yy. ve 13yy. arasında İslam'ın Altın Çağ’ında yaşamış ünlü filozof ve bilim adamı, aynı zamanda gökbilimci, mantıkçı ve müzisyendir. Aristotales'ten sonra ikinci usta olarak anılır. Farabi'nin “İkinci Üstad” kabul edilmesinin ana nedeni, İbn-i Haldun'a göre, onun mantık alanında yaptığı katkıdır.[2]
Farabi'nin diğer bir çalışma alanı Doğa Felsefesi, Metafizik ve Psikoloji olmuştur. Doğa anlayışı, dönemin Batlamyusçu dünya merkezli görüşüne uygundur. Farabi'nin geliştirdiği sudûr teorisi ise Neoplatoncu ve İsmailî kökenlere dayanır. Bu anlayış daha sonra İbn-i Sina tarafından geliştirildi.[3]
Farabi'nin bilgi felsefesinde suret -varlığın görünen yanı, beş duyu ile algılanan- cismin hem kendisinde hem de beynimizde vardır. Böylece cisimden çıkan ışınlar gözümüzle alınır, şeklin bilgisi ise akıldan gelir.
İbn-i Sina'nın; M.S 980-1037. Tıp ve Felsefe alanına ağırlık verdiği Orta Çağ Modern Biliminin kurucusu ve hekimlerin önderi olarak bilinir. İbn-i Sina, akıl konusunda, Platon/Eflatun; idealizmi ile Aristoteles'in deneyciliğini uzlaştırarak birleştirici bir akıl görüşü ortaya koymasıyla Aristotales ve Farabi'den farkını ortaya koyar.
İbn-i-Rüşd/Averroes; MS.1126-1198. Endülüslü-Arap felsefeci İbn-i Rüşd, Aristo'nun eserlerine yaptığı Arapça tercüme ve şerhleriyle ünlüdür. Avrupa orta çağda kendisine gösterdikleri saygıdan ötürü Dante ve Victor Hugo saygıyla anar. Victor Hugo Quasimodo ile Esmeralda'nın talihsiz öyküsünü anlattığı, Notre Dame'ın Kamburu adlı eserinde, bilimle hukukun kaynaklarına değinildiği bir bölümde, İbn Rüşd’e referans verir.[4]
İbn-i Haldun; MS.1332-1406. 19. yüzyılda geç anlaşılan Avrupalı tarihçiler tarafından keşfedildi. Eserleri büyük takdir gördü. Öyle ki Toynbee, aradan geçen yüzyıllardan sonra onun için şöyle dedi: "Herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkede, herhangi bir zihin tarafından yaratılmış en büyük tarih felsefesinin sahibi.”[5]
İbn-i Haldun, tarih, insanların ve kavimlerin hâl ve durumlarının nasıl değişmiş olduğunu, devlet sınırlarının nasıl genişlemiş, kuvvet ve kudretlerinin nasıl artmış bulunduğunu, ölüm ve yıkılma çağı gelinceye kadar yeryüzünü nasıl imar ettiklerini bize bildirir. Bu tarihin zahirî -açık anlaşılan- manasıdır. Tarihin içinde saklanan mâna ise incelemek, düşünmek, araştırmaktan ve varlığın -kâinatın- sebep ve illiyetlerini dikkatle anlamak ve hadiselerin vuku ve cereyanının sebep ve tertibini inceleyip bilmekten ibarettir. İşte bundan dolayı tarih şereflidir ve hikmetin içine dalmıştır. Bundan ötürü tarih, hikmet = felsefe ilimlerinden sayılmaya layıktır.[6]
İsfahani; MS.954-1109. tarih boyunca ‘akıl-vahiy ilişkisi’nde çatışmacı düşünüşlerden tamamen uzak olarak uzlaşmacı bir tutum sergileyen İslâm düşünürlerinin tipik bir temsilcisidir.[7]
İfsahani, Gazzali'yi etkilemiştir. Önemli eseri ez-Zerî’a ilâ mekârimi’ ş-şerî’a’dır. Bu eserinde, özetle şu tespit ve değerlendirmede bulunur: İnsan için biri dâhilî/batınî diğeri de haricî/zahirî olmak üzere iki tür nebî söz konusudur. Dâhilî/batınî nebî, akıl olup onsuz, haricî/zahirî nebî işlevsiz ve yararsızdır. Zira dâhilî/batınî nebî yani akıl, haricî/zahirî nebînin getirdiklerini ve çağrısını değerlendirerek, onun doğru olup olmadığını tayin ve tespit eder.[8]
Gazzali; MS.1058-1111. “Taklit, başlangıçta birtakım telkinlere dayanmaktaydı. Bunların da hangilerinin hak ve batıl olduğu konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktaydı. Kendime şöyle dedim: Benim istediğim, her şeyin gerçek yüzünü öğrenmektir. Öyleyse önce bilginin gerçek yüzünün ne olduğunu öğrenmekle işe başlamam gerekir.”[9]
Yaşadığı dönemde hakikati bulmak isteyen insanların dört kısma ayrıldığını ve her birinin hakikati kendi yolunda aradığını gördü. Bunlar; felsefeciler, kelâmcılar, sufiler, batınîlerdi. Hepsinin görüşlerini inceleyerek; kelâm, felsefe ve batınîlik yolunu kitaplarında ayrıntılarıyla tenkit etti ve sufilerin yolu olan tasavvufa yönelerek hakikati bu yolda aradı. Gazali’nin de dediği gibi, akıl temel, vahiy bu temel üzerine inşa edilen bina mıydı?
Felsefeye karşı verdiği mücadele ile İslam dünyasında felsefî düşüncenin gelişmesini önlediği düşünülmekte. Yunan felsefesine karşı yazdığı reddiyeler sonucunda İbn-i Rüşd, İbn-i Tufeyl ve İbn-i Bacce gibi düşünürler, felsefeyi ona karşı savunmak ihtiyacı duydular. Gazzâlî, felsefe öğrenerek ve felsefî yöntemler kullanarak felsefecilerle tartışmış, sert eleştirilerini reddiyeler şeklinde yazarak Aristoteles, İbni Sina ve Farabi’nin üzerine yöneltmiştir.[10] Gazzâlî'nin felsefeye yönelik olumsuz tutumuna karşın, mantığın birçok yanını İslamî din bilimlerine sokmada önemli katkısı olmuştur.
Günümüzde bu tartışmalar bir şekilde devam etmekte. “Biri anlamadığı ve bilmediği bir dine inanmış ve onun taraftarlığını yapıyor. Öbürü de anlamadığı ve bilmediği bir dini reddetmiş. Aslında bunlar farklı değildir; aynıdır. Aynı oldukları nokta da anlamama ve bilmemedir.” Ali Şeriati'nin bu uyarısı, tartışmaya çalıştığımız konuda oldukça uyarıcıdır. Toptancı “red” ve “kabul”ler sonuç olarak analiz ve somutun kavranmasını olumsuz etkilemekte.
“Sahih -kaynağına; yani Allah'a ve peygambere ait olduğu kesin bulunan- vahiy ile apaçık ve kesin akıl hükümleri arasında çelişme olmaz. Eğer böyle bir görüntü varsa önce araştırma yapılır; nakil-vahiy ile gelen bilgi-sahih, aklın bilgi ve hükmü de açık ve kesin ise vahiy-âyet ve hadis-tevil edilir; yani yorumlanır, ilâhî maksadın ilk bakışta ve sözün sözlük manasından anlaşılan olmadığına, ortada mecazi, temsili bir anlatımın bulunduğuna hükmedilir.”[11]
“İnanç kaynağı haline getirildikten sonra, Kurân vahyinin işaretleriyle akletmek, ona ve onun ölçülerine bağlanmak, asıl haline gelir. Böylece eylemlerimize kılavuzluk yapan düşüncenin ölçüsü, Kurân nasslarıyla belirlenmeye başlar. Yaratılış amacımızın, Rabbimizin bize verdiği nimetleri elimizde tutabilmek ve onları gereğince değerlendirip hayat sınavını kazanmak olduğunu bütün Müslümanlar bilmektedir. Ve bu imkânı da, Kurân'ın muhkem hükümleri açık, anlaşılır ve tevile fırsat bırakmayacak bir tarzda bizlere göstermektedir.”[12]
Burada iki farklı değerlendirmenin odak noktası, Kuran nass'ların tevil edilemeyeceği veya belli koşularda tevil edileceğidir. Gerçi tevil ve tefsirin manası konusunda farklılıklar söz konusudur. Tefsir Peygamber ve ashabı tarafından yapılabilecek, tevil de İslam âlimlerinin yorumundan ibaret olacaktır. İkisi arasındaki fark, tefsirde kesinlik, tevilde ihtimaller olmasıdır. Bazı değerlendirmelere göre de Nass'lar “kesin hükümdür ve tevil edilemez”dir.
Muhkem; Kur'an’ın Âl-i İmrân Suresi'nin 7. âyetinde geçen bu kelime, açık ve kesin olarak hüküm veren âyetleri nitelendirmek için kullanılmıştır.
İslam’da Kur'an ayetlerinin görünür anlamlarının dışında, daha derinde gerçek anlamları bulunduğu inancı, ayetleri buna göre yorumlayan akımdır batınîlik. Bu düşünceyi benimseyen kişiye de “batınî” denir.
Batın; gizli olan, bir şeyin gerçeği, iç yüzü anlamına gelir. Naas; kat'ilik, kesinlik, açıklık. te'vile ihtimali olmayan söz veya delil.
Nass olan genelde dogma ile karıştırılır. Nass anlaşılmaya, birden fazla yoruma, tefsire ve tevile açıktır. İslam’da birden fazla mezhep ve binlerce tefsirin yazılmış olması ve halen yazılması ancak bu sayede mümkün olmaktadır.
Zahir; açık, belli olan. Batın; gizli olan, bir şeyin gerçeği, iç yüzü anlamına gelir. Nebi; haber alan anlamına gelir. Resul; Peygamber, elçi. Kitap gönderilen peygambere Resul, yeni din getirmeyip, önceki dine davet eden peygamberlere Nebi denir. Her resul, nebidir; fakat her nebi resul değildir.
Mutasavvıf; Rabbi için her türlü bağ ve her endişeden sıyrılıp Allah'tan başkasına tapınmayı ve O'nun emirlerinden başkasına uymayı terk edendir. İlk akla gelenler, her biri bir tarikat önderi olan Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlânâ Celaleddin Rumi, Hacı Bektaş-ı Veli ve Hacı Bayram-ı Veli’dir.
Bağdadî açısından nebevî ve dinî bilgilerin aklî bilgilere “izafe olunması”nın biricik sebebidir. Bu yaklaşım biçimi, dinî bilgilerin meşruiyet zemininin de aklî bilgiler olduğunu açıkça gösterir. Aklın ortaya koyduğu bilgi, nebinin geçerliliğini onaylamadığı sürece sahih bir dinden ve dolayısıyla da o dine bağlı olarak elde edilen dinî bilgilerin doğruluğundan ve meşruiyetinden söz edilemeyecektir.[13]
Aklın ortaya koyduğu bilgiyi Nebi'nin geçerli olduğunu açıkça onaylamadığı sürece 'sahih' bir din ve meşruiyeti söz konusu olamaz. Nebi, haber getiren peygamber veya resul aklın ortaya koyduğu bilgiyi geçerli olduğunu onaylamadığı zaman o dine bağlı dinî bilgilerin doğruluğu ve meşruiyetinden söz edilemez. O zaman aklımıza eski dönemde nebilerin varlığı, toplumsal yaşamın yeniden organize olmasında yol gösterici olurken, günümüzde aklî bilgilerin doğruluğunu neye göre yapılmakta olduğu sorusu akla geliyor.
Dinî ilimler, dine tâbi olarak ortaya çıktıklarından dinin varlık tarzına ve muhtevasına bağlı olarak vücut bulurlar. Bu çerçevede Farabî, biri fıkıh diğeri de kelâm olmak üzere iki dinî ilimden söz eder. Anlaşılacağı üzere, fıkıh, din koyucunun belirlediği görüş ve fiilleri her hangi bir temellendirmeye başvurmaksızın müsellem ilkeler olarak alırken, kelâm, onları desteklemekte ve savunmaktadır. "Farabî’ye göre, kelâm dine hizmet ederken, aslında dolaylı olarak da felsefeye hizmet etmektedir. Zira Farabî açısından kelâm, dine tâbi olduğu gibi din de felsefeye tâbidir.”[14]
Konumuz "din" tartışması olmadığı için İslamcı-Müslüman, Nakilci-Kelâmcı düzlemdeki tartışmalara girmeyeceğiz.
-devam edecek-
Tevfik Özkorkmaz
27.09.2016
Dipnotlar
[1] Dünya Bilgelerinden Özlü Sözler, Müzeyyen Tüzün, 2012, s.120.
[2] Nasr, Seyyid Hüseyin, 2001, İslam Felsefesi Tarihi, Açılım Kitap.
[3] Nasr, Seyyid Hüseyin, a.g.e.
[4] Notre Damme'ın Kamburu, s. 193 (ing.). 9 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi.
[5] Toynbee, Arnold J. (1934) (İngilizce). A Study of History: III The Growths of Civilizations, Oxford University Press.
[6] İbn Haldun, 1990, Mukaddime, İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı. s. 4-5.
[7] “Dinî İlimlerin Meşruiyet Kaynağı Olarak Felsefe: Fârâbî ve Gazzâlî”, say.51, Akademide Felsefe Hikmet ve Din.
[8] Akademide Felsefe Hikmet ve Din, a.g.e.
[9] Muhammed Gazzâlî, El münkız mine'd Dalal, İran baskısı 1998.
[10] R.M. Frank, Al-Ghazali and the Ash'arite School, Duke University Press, Londra 1994.
[12] Gizli ilimlerin kütüphanesi, Akıl-Vahiy İlişkisi, Hamza Türkmen.
[13] Akademide Felsefe Hikmet ve Din, a.g.e.
[14] Fârâbî, Kitâbu’l-Hurûf s.71. “Dini İlimlerin Meşruiyet Kaynağı Olarak Felsefe: Fârâbî ve Gazzâlî”, say.52, Akademide Felsefe Hikmet ve Din.

Hiç yorum yok: