Anadolu İrfanı Sanrısı

“Burada güvenlikçi arkadaşlarımızı üstümüze salıyorlar. Size bir sır vereceğim. Altlarını tutamıyorlar, hepsi ishal. Amirleri burada kameraya alıyor. Baskı yapıyor: ay sakın Cemal ile konuşmayın. Selam vermeyin. Ben de soruyorum. Hani sizin Müslümanlığınız? Bak kameraya konuşuyorum. Müslüman mısınız? Soruyorum. Müslüman adam Müslümana selam verir. İşçi de işçiye selam verir. Ama bunlar hep yalan dolan. Koltuğa oturan, mevki makama oturan ne din ne iman ne Allah’ı tanıyor, ne emeği ne alın terini tanıyor. Al burada yüzüne söylüyorum. Biz sizin gibi arkadan konuşmuyoruz.”[1]
Söz nasıl tüketilir? Bir zamanlar insanların hayatlarına değen, onları örgütleyen, toplumsallaştıran söz nasıl yitirilir? Adaleti, dayanışmayı, mazlumun derdini dilinden düşürmeyenler; Anadolu irfanını bugün hâlâ yere göğe sığdıramayanlar; resmî ideolojinin tarihyazımını beğenmezken, yerine tüm kültürel, zihinsel maziyi millî ve dinî duygularla çoraklaştıranlar, aslında hiç inanmadıkları ve anlamaya çalışmadıkları bir şeyi ucuzca satıyor olmasınlar?
Her fırsatta geçmişinden övgüyle söz eden, kendi mağduriyet ve kahramanlık hikâyelerini Malazgirt kapılarını açan Türklerle, Haçova ruhuyla, Kurtuluş Savaşı’yla irtibatlandıran muhafazakâr cenah, kültürel ve zihinsel sermayeyi tüketip yerine kıymetli bir söz bırakamadığından, bir zamanlar var olmuş bir ruh üzerinden devasa sanrılar evreni oluşturuyor. Asla hakkı verilerek anlam dünyasına çekilmeyen bu kültürel birikim, bağlamından koparılarak parçalı ve kullanılabilir bir hâle getiriliyor. “Dinî hassasiyetinin, merhametinin, iyilik ve dayanışma duygularının istismar edildiği”[2] iddia edilen Türk milletinin bu irfanları kimlere, ne tür bir toplumsallığa borçlu olduğu hiç konuşulmuyor. Ve sanki buna zemin hazırlayan bir mutabakat alanı hâlâ varmış gibi davranıldığından, bu irfanların da gerçekliğini koruduğu söyleniyor.
Misafirperverlik ve cömertlik nasıl bir toplumsal dayanışmanın içinden çıkmıştı mesela? Karşılıklı yükümlülük nasıl örgütlenmişti? Gökten zembille inmemişti ya… Her birinin bir anayurdu ve tarihi vardı. Geldikleri yerde ne gibi bir ihtiyaca binaen zuhur ettikleri, nasıl bir atmosferde insanların yaşamlarını kolaylaştırdıkları önemli meselelerdi. Bugün ne hikmetse, bu irfanların millî mutabakat içerisinde yaşadığına inanılıyor. İçeriğinde hamd, şükür ve kanaat olduğu söylenerek ahilik kurumuna övgüler diziliyor.[3] Hâlbuki bu irfanların tezahür edebilmesi için oluşturulması gereken, hamdı ve şükrü mümkün kılan iktisadî ilişkilerden kimse bahsetmiyor. Esnafa, işçiye özverili ve cömert olması öğütlenirken, buna zemin hazırlayan devlet yapılanması hep es geçiliyor. Yine de aynı toplumsallığın oluşması, verilen nimete nankörlük edilmemesi, sisteme dokunulmaması bekleniyor.
Şükür ki toplumsal dayanışmayı tektanrılı dinler öncesine kadar geriye götürebiliyor, bunun bambaşka bir serüveni olduğunu biliyoruz. İnsanların bir zamanlar alma-verme işinde ne kadar hassas olduklarını, eğer ortada iyiye giden bir şeyler varsa bunun bugünkü anlamda iktisadî bir boyutunun olduğunu ve bu boyutun yadsınamayacak kadar önem arz ettiğini anlayabiliyoruz. Bunun için çok basit bir alışkanlığı hatırlatmakta fayda var. Anadolu’da bir yere misafirliğe gittiğinizde ikramda bulunmak, misafiri en iyi şekilde ağırlamak, yani veren el konumunda olmak her zaman için daha iyidir. Misafirin -alan el- ise ikramı mutlaka kabul etmesi gerekir ki ayıplanmasın. Ancak aynı zamanda da ev sahibine borçlanmıştır. Çünkü ev sahibini misafir etme sırası ona gelmiştir. Yüzyıllardır açık edilmeyen gizli bir anlaşma var gibidir arada. Ancak bu bir zamanlar bireyler arasında değil de tamamen kolektif bir şekilde gerçekleştirilerek hayatın her alanını örgütleyen bir değiş-tokuş düzeninin parçasıdır.
Anadolu ve Osmanlı’nın bugünlerde otantik birer doku hâline getirilen bu irfanları birer iyi niyet ve hoşgörü ifadesine indirgememek lazım. Polinezya’dan Kuzey-Batı Amerika’ya, Yeni Zelanda’dan Anadolu’ya uzanan geniş bir alanda bir yaşam biçimi olarak inşa edilen bu ortak yaşam kültürüne literatürde potlaç deniyor. Anadolu ve Osmanlı tarihini potlaç üzerinden değerlendiren Oğuz Adanır’a göre, Anadolu’da egemen olan kargaşa karşısında insanları dil, din, ırk ayrımı yapmaksızın gerek Orta Asya’dan göç eden Türkleri gerekse Anadolu’da yaşayan Bizanslı insanları bir arada durmaya iten sebep temelde bu zihniyeti/kültürü paylaşmalarına dayanıyor.
Bu değiş-tokuş sürecinde her şeyin simgesel bir değere sahip olduğunu; değiş-tokuş edilen şeylerin sadece mal, mülk olmadığını aynı zamanda karşılıklı nezaket gösterilerinin, şölenler ve ayinlerin söz konusu olduğunu görüyoruz. Bu kültür Anadolu’da İslamiyet’in kabulünden sonra da devam etmiş; misafir ağırlamaktan, devletle tebaa arasındaki ilişkiye kadar uzanan sosyal dayanışma, yardımlaşma, eğlenme gibi çok yönlü bir toplumsallık inşa edebilmişti. İslamiyet gelmeden önce dahi insanların kadim bir barış ya da ütopik bir iyilikler dünyasında yaşamalarını değil, oldukça somut ihtiyaçları için ortak bir kültür oluşturmalarını sağlayan şey, alma-verme meseleleri konusunda çok titiz davranmalarıydı. Toplumsal, kültürel ve politik olanın ekonomik olanı belirlediği ortak yaşam kültüründe günümüz çağdaş toplumlarının aksine kazanma, paylaşma, tüketme ve inanmanın nerede başlayıp nerede bittiği belirsiz değildi.[4]
İki kabile arasındaki konsensüsten, ahilik ve esnaf birliklerine, dergâh ve tarikat geleneğine kadar tesir eden; servetin ekonomik yollarla değil toplumsal ve siyasal yollarla biriktiği ve biriken bu ‘artı’nın yok edildiği karşılıklı yükümlülük düzeninde nesnelerin ekonomik değerlerini yitirmeleri de son derece doğaldır. Ancak Adanır’a göre, bu kardeşlik ve soy birliği düzeninin bozulması sonucu bu değiş-tokuş eylemi Türkiye bağlamında ‘adamını bul, işini gördür’ eylemine dönüşmüştür. Yükümlülük düzeninde herkes herkesin yardımına koşmakla yükümlüyken, bunun ortadan kalktığı demokratik gibi sunulmaya çalışılan bir düzende yalnızca yanınızdakilerle, yapılanın karşılığını verebileceklere yardımcı olun kuralı işletilmektedir. Günümüz Türkiye’sinde egemen olan anlayış simgesel düzenin bu tersine döndürülmüş hâlidir. Kendinden olanın yardımına koşmak, sana benzeyeni yanına almak ideolojik siyasetin ayrılmaz bir parçasına dönüşmüş, Anadolu irfanı ortak yaşam kültürünün içi boşaltılmış, dejenere olmuş hâliyle reel siyasette karşılık bulabilmiştir. Aksi takdirde gerçek bir ortak yaşam kültürü söz konusu olsaydı, bunu ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak düşünemezdik.
Neo-liberal politikaların konut hakkımıza ve çalışma hayatımıza doğrudan müdahalesi söz konusuyken, komşunun hakkını gözetme, mahremiyet, tevazu gibi ortak yaşam kültürünün dinamikleri ortadan kalkıyor. Tüketim toplumunu en çok teşvik eden, dostu dosta kırdıran, dedikoduyu yayan, adam kayırmayı sıradanlaştıran çalışma hayatı karşısında birliği ve beraberliği teşvik ettiği iddia edilen millî ve dinî duygular maalesef kuru retorikle birlikte düşünüldüğünde boşa düşüyor. Bu bir yanılsama evresidir. Artık ekonomik olanın toplumsal ve politik olanı belirlediği tipik bir tüketim toplumunda ideolojik siyaset sınırına ulaşmıştır. Kardeşlik, ümmet, akrabalık ilişkisi; simgesel düzenden miras kalan aile ilişkilerindeki incelikler, düğün-cenaze-bayram ritüelleri yaşamın farklı alanlarında bir dayanışma kültürü inşa etmeye duyarsız haldedir. Kültürel olanın gerçek bağlamından koparılıp hızlıca ideolojik yük hâline getirilişi çağdaş Türkiye’nin yanılsama evresinden çıkmasını zorlaştırmaktadır. Bir kısım insanımız, çokluk ve kalabalıkla övünen, gücü elinde tutmayı vazife edinen bir siyasî projeye mahkûm olurken, diğer bir kesim bu hegemonik yanılsamanın kuşatıcılığı karşısında, ideal bir düzen ve devrim hayali kurmaktan öteye geçememektedir.
Cemal Bilgin’in 15 yıldır taşeron işçi olarak çalıştığı İstanbul Tıp Fakültesi’nden çıkarılması da büyük oranda böyle bir ortamın neticesi. Cemal abi, memlekette hiç de böylesi bir irfan ağının olmadığını onlarca kez deneyimlemek zorunda kalıyor. En basitinden, hastanedeki zehirlenme furyasını ifşa ettiği, bir anlamda ülkedeki aksayan gidişatı ortaya çıkardığı için cezalandırılabiliyor. Cenazesine, düğününe katıldığı özel güvenlikçilerin Cemal Abi’nin işe iadesi için hastane önünde toplanan kalabalığa coplu müdahalesi de herhalde bu pek övünerek anlatılan irfanın nasıl örgütlenemediğini bize göstermek için yeterlidir. “Gidilmezse ayıp olur” düşüncesiyle icabet edilen davetin karşılığı bu olmasa gerekir.
Cemal Abi’nin işten çıkarılmasına bu nedenle itiraz ediyoruz. Onun işten çıkarılmasının arkasında yatan, her yanımızı kuşatan bu adaletsizlik, sistemsel ve zihinsel bir krizin neticesidir. Çünkü gerçek ve somut olan, emeğini değiş tokuş ederken, değiş tokuş ettiği şeyin yalnızca bir metadan, mesai saatinden ibaret olmadığını, çalışırken kendisinden, hayatından bir şeyler sunduğunu bizlere hatırlatan Cemal Abi’nin mücadelesidir. Eğer gerçekten dayanışmak istiyorsak, bu, ancak ortak yaşam kültüründen bize miras kalan dinamikleri evlerden, miting alanlarından, gündelik ritüellerden çıkararak, Türkiye’de her yıl üretilen artı-değerin hakça ve eşitçe bölüştürülmesi için işyerlerinde mücadele etmeye kadar uzanan bir gerçeklikten, sahicilikten devşirilecektir. Amacımız, geçmişe duyulan bir özlem ya da son derece yanlış bir ifadeyle arkaik/ilkel olana dönüş merakı gibi bir heves değil, bu topraklarda bizden önce de birilerinin yaşadığını ve bizden sonra da birilerinin yaşayacağını hatırlamak ve bize dayatılanın ötesinde başka bir ilişkisellik ve dayanışmanın mümkün olduğu gerçeğini her daim canlı tutmaktır. Bu olasılığı gözetmeden, yaşadığınız dönemin gerçekliğini yakalama imkânını önünüze çıkan her fırsatta teperseniz, bir tür yinelemeler evreninde debelenir, gerçek bir anlığına ayyuka çıktığında yanıldığınız, kandırıldığınız için özür dilemekle yetinirsiniz.
Bilge Tekin
Dipnotlar
[1] Cemal Bilgin’in işten çıkarılması üzerine hastane önünde toplanan kalabalığa yaptığı konuşmadan bir pasaj: “Cemal Bilgin’le Dayanışma Eylemi
[2] “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ahilik Kutlamalarına Katıldı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı sayfası.
[3] Eski Dünyaya Yeni Bir Bakış, Oğuz Adanır, (Doğu Batı Yayınları, 2015).

Hiç yorum yok: