Suriyeleşme Riski

Cerablus operasyonu ve bağlantılı gelişmelerin, TSK’nın 15 Temmuz kalkışması etrafında oluşmuş olan muammayı büyük ölçüde ortadan kaldırdığını düşünüyorum.
1.
TSK’nın 15 Temmuz kalkışması ileri sürüldüğü gibi başarısız olmamıştır. Başarısız olanlar, bu kalkışma ile birlikte Tayyip Erdoğan’ın iktidardan tamamen düşürülmesi gerektiğini savunan askerlerdir. Kalkışmayı, askeri ve sivil bürokrasi içindeki Gülenci örgütlenmeyi tasfiye etmek üzere bir fırsata çeviren ve bunu yaparken Erdoğan’a başkanlık sevdasından vazgeçirilmesini yeterli gören TSK bileşenlerinin ise başarısız olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir.
2.
15 Temmuz kalkışmasının zamanlaması önemlidir. 13 Temmuz’da Menbiç YPG’nin kontrolüne geçmiş, 15 Temmuz’da apar topar askeri kalkışma patlak vermiştir. Kalkışma içinde öyle ya da böyle bulunan tüm askerlerin iki noktada hemfikir olduğu açıktır: (a) Kürt sorunu bahsinde askeri yöntemleri temel alan bir çizgiye geçmek, (b) Bunun mümkün olabilmesi için ise, işe yaramadığı aleni olan Esad karşıtı Suriye politikasından vazgeçmek ve sınır ötesi harekâta kalkışmak...
3.
Yine 15 Temmuz’un öyle ya da böyle içinde olan tüm askerlerin, bu iki adımın kaçınılmaz sonucunun, son 10 yılda geriletilmiş olan askeri vesayetin yeniden tesis edilmesi olacağını bildiklerini söyleyebiliriz. Metin Feyzioğlu’nun -ve benzeri çizgideki kişilerin- Erdoğan ve AKP iktidarı karşısındaki pozisyonundaki 180 derecelik değişimin anlaşılması bu çerçeve içinde mümkündür. Keza Erdoğan’ın ve AKP’lilerin başkanlık hedefi söyleminden vazgeçip, tehditlere ve saldırılara karşı yıkılmama söylemini benimsemeleri de bu durumla alakalıdır. Doğan grubunun bir anda Erdoğancı olması da, “darbe karşıtı” söylemin yerini hızla “terör karşıtı” söyleme bırakması da bu bağlamda düşünülmelidir.
4.
Darbe sonrası oluşan savaş koalisyonunun, Suriye petrollerinin paylaşımı ile ilgili önemli bir boyutu olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Suriye’de iç savaşın başlamasından bu yana petrol trafiğinden yarar sağlayan Türkiyeli egemen kesimler açısından Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt koridorunun oluşmasının yarattığı tehdit aynı zamanda ekonomik bir tehdittir de. Bu trafikte önemli bir pozisyonu işgal eden Barzani’nin Türkiye ile birlikte tutum alması da bu açıdan anlamlıdır.
5.
Darbe girişiminin görünürde başarısız olması Batı’yı ilk önce tereddüde düşürmüştür. Darbenin düzmece olduğunu ve bu düzmece operasyon sonrasında NATO’cu askerlerin tasfiye edildiğini zannetmişlerdir. Cerablus operasyonunun başlaması ve Suudi-Katar eksenli anti-Esad politikasından vazgeçmeye dönük mesajların hükümet kanadından da yüksek sesle ifade edilmesi ise durumun tam da böyle olmadığını anlamalarını sağlamıştır.
6.
ABD, Irak savaşından bu yana, TSK’nın Ortadoğu’daki operasyonlarında aktif rol almasını istemektedir. Ancak AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana bu mümkün olmamıştır. AKP’nin bu siyasi tutumu askeri vesayetle mücadele stratejisi olarak da benimsediği düşünülebilir. Reddedilen 1 Mart (2003) tezkeresi ile alınan bu pozisyon nihayet 15 Temmuz sonrasında terkedilmiş ve TSK Suriye’de sahaya inmiştir. Bu, ABD’nin Suriye stratejisi açısından önemlidir. Zira YPG, Kürt toprakları dışında, ABD operasyonlarına katılmaya çok istekli davranmamakta ve ÖSO da tek başına bu operasyonlarda yetersiz kalmaktadır. ABD tam da bu nedenle TSK’nın Cerablus operasyonu ile birlikte Türkiye ile ilişkilerini revizyondan geçirme ihtiyacı duymuştur.
7.
Bu revizyonun, kimilerinin iddia ettiği gibi “ABD’nin Kürtleri satması” anlamına geldiğini söylemek için henüz çok erkendir. ABD, TSK’nın Suriye topraklarındaki performansına bakacaktır. Türkiye (ve TSK) ilk kez gerçek anlamda IŞİD’le savaşmak ve bölgede yıllardan beri savaşan diğer güçlerle karşı karşıya gelmek durumunda kalacaktır. TSK’nın, IŞİD’le mücadelede sahaya alışkın olan YPG güçleri kadar etkinlik kurup kuramayacağı ise belli değildir. Dahası Türkiye’nin sınırları içindeki IŞİD hücrelerinin girişmesi kuvvetle muhtemel eylemlerden göreceği zarara ne ölçüde göğüs gerebileceği de bilinmemektedir. Diğer yandan kamuoyunda yaratılan beklentinin aksine, TSK’nın Suriye topraklarında IŞİD yerine YPG ile savaşa girmesine ise verili koşullarda ne ABD izin verir ne de Rusya...
8.
Bölgedeki tüm aktörler açısından sürecin nasıl sonuçlanacağı şimdilik belirsizdir. Kesin olarak söylenebilecek tek şey ise, ABD’den ve Rusya’dan farklı olarak, sınır komşusundaki savaşa resmen dâhil olmasının, Türkiye’yi bir bütün olarak Suriyeleşme riski ile karşı karşıya bıraktığıdır. Savaşa girmiş bir ülkede barışı savunmanın çok riskli ve çok zor olduğunu biliyorum ama bunu yapmadığımız takdirde kendimizi bir süre sonra giderek büyüyen bir kaosun ve şiddet ortamının tam göbeğinde bulmamız kaçınılmaz olacak.
Cem Özatalay

Hiç yorum yok: