Ne Güzel İnsanlar

“Ey insan! Sen gülümsemeyle ağlama arasında bir varlıksın.”
[Byron]
“Hayatta her şey olabilirsin; Fakat mühim olan hayatın içinde insan olabilmektir.”
[Şems-i Tebrizi]
Yolcunun konforu mühim değil, “gideceği yere kadar bırakmak kâfi” denilen, tıka basa dolan, can güvenliğim pek sağlam olmayan bir şehir içi minibüsün içinde mağazaya doğru ilerlemekteyim. Sol yanımda oturan yaşlı bir amca kafasında siyah beyaz renginde ince bir puşi, şalvar arası bir kıyafeti ile üzerinden akan o unutulmaz acı sigara kokusu burnumun direğini sızlatıp sigaranın ne kadar kötü olduğunu tekrar hatırlatıyor!.. Hemen ön koltukta oturan çiçekli entarisi ile beyaz tülbentli iki teyzenin cırtlak sesi ile dağılıyor bu sefer dikkatim. Muhabbetlerine şahitlik ediyorum. “Ya bizim şu gelin nede puç çıktı. Ne torun verebiliyor ne de yemek yapabiliyor adam akıllı. Bir kuma getirsem de kurtulsam şu gelinden!” Yanındaki de bu fikri onaylayıp destekliyor: “Ya abla, bir şey diyeceğim lakin kırılma, benim de pek kanım ısınmadı şu geline... filân kesin kızı var, bir ara oğlunu karşına alıp münakaşa yap.”
Teyze ciddi bir ah çekip cevaplıyor: “Sevdalılar komşu, meftunlar birbirlerine…” Neyse ki ineceği durağa geliyorlar, aracın içini derin bir sessizlik kaplıyor, derken radyonun uğultusu dolduruyor yerini.
Dört yol ışıklarındayız, henüz yeşil ışığa 10 saniye var, hemen sağ tarafta bastonlu yaşlı bir teyze karşıdan karşıya geçmek için ufak adımlarla ilerliyor, o esnada yeşil ışık yanıyor, minibüs şoförü ile birlikte, ışıklarda duran tüm araçlar klakson sesleri ile bir cihat havası oluşturuyor... Ya sabır diyerek ilerliyoruz…
Şoför gaza bastıkça, motor sesi gürültüsü tavan yapıp yolcunun “müsait bir yerde” deyişini duyamıyor. Yolcu, ikinci “müsait bir yerde” deyişinde gür bir sesle sesleniyor, lakin şoför bu gür sese sert bir cevap ile karşılık veriyor: “Sağır mıyım arkadaş!”
Duraklarda işaret veren yolculara durdukları vakit bilmediklerinde, ne öfkeleniyorlar.
Minibüsü Ferrari hızında kullanıyorlar, 150 metrelik bir mesafede iki yahut üç kez şerit değiştirebiliyorlar. Aracın içindeki yolculara ıstıraplı dakikalar yaşatabiliyorlar ve de yolcuların talebini yerine getirmiyorlar.
Neyse ki, ineceğim durağa geldim. Mağazanın kapısını besmele çekip açtım, o esnada gelen ilk müşteri mülteci, Suriyeli oluyor. Ardından da tesettürlü tam bir hanfendi iki bayan, biri ile göz göze geliyorum. Nasıl da ince ve kibar gülümsüyor etrafına çiçekli böcekli. Yanı başındaki genç bir hanfendi ile tane tane telaşsız bir şekilde konuşuyor: “Ya şu mülteciler huzur bırakmadı inan, her yerdeler her yerde!..” O esnada Rus yazarın o büyüleyici bir sözü dank diye geliyor aklıma: “Böylesine güzel bir gökyüzünün altında, bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyordu?”
Ardından minarelerde yankılanan o gerçek zamanın verdiği öğle ezanı okunuyor, caminin yolunu tutmak için yola koyuluyorum. Batman’ın en işlek ve kadîm caddesi olan Gülistan Caddesi’nin ara sokağındaki sağ trafonun olduğu yerde iki genç yiğidin konuşmalarına şahitlik ediyorum.
—Mal nerde, getirdin değil mi?
—Sen paradan söz et, mal hazır.
Yine soluyor içimde bütün çiçekler… Derin hüzünlenip, Huda ila muhabbet etmek için caminin avlusunda uzun bir dua yolculuğuna çıkıyorum… Sevgi, saygı ve sabırlı günler diliyorum.
Sevgilerimle…
Özgür Şenses

Hiç yorum yok: