İslam Devrimi: Fantezi mi Gerçek mi?

Günümüz dünyasında İslam, tüm hızıyla aktif ve tarihsel bir rol oynuyor. İslam’ın havzası, ilk yayılış döneminden günümüze kadar düşünsel anlamda uzunca bir diyalojik sürece sahiptir. Aslında bu diyalog süreci özünde sadece bir entelektüel uğraştan ibaret değildir. Tek başına his ve duyguları harekete geçiren bir haz meselesi de değildir. Bu durum, farkındalık geliştiği sürece, insan ve toplum için kaçınılmaz bir son ve inanılmaz düzeyde ontolojik tarihsel bir hadisedir.
Peki böyle derin bir hakikati içinde barındıran İslam’ın günümüzdeki söylemi neden tam olarak karşılığını bulamıyor? Elbette bunun yüzlerce çeşit sebebi var. Kendisinden önce gelen ilahi dinleri, tahrif oldukları gerekçesiyle yeniden inşa eden İslam’ın geldiği nokta, yine bir tahrifin sonucu mu? Aslında bu evrenselliğin kaynağını ‘vahiy’ olarak değerlendirdiğimiz için dinin korunduğuna kanaat ediyoruz. Peygamber’in ‘nübüvveti’ dışında doğruluğundan şüphe duymadığımız tek kaynak Kur’an-ı Kerim’dir. Peki bu İslam’ın tahrif edilmediği anlamına gelir mi?
Aslında Hz. Nuh’un insanlığa getirdiği mesajlar ile Hz. İbrahim’in müjdelediği hakikatler temelde benzerlik gösterir. Yine Hz. Musa’nın on emri ve Hz. İsa’nın yeryüzünde ilan ettiği çağrı özünde tek ve bir kaynaktan geliyor. “Zorlaştırmayın, kolaylaştırın” hadisine binaen, diğer ilahi dinler gibi İslam’ın da temel öğretileri gayet basit hükümler içeriyor. İnsanlığı kötü olanlardan çekindirip, iyi olanları emretmesi şeklinde özetleyebiliriz. Peygamberlerin insanlara çağrılarıyla aslında insanlık gün yüzüne çıkmıştır. İnsanlar, bu peygamberlerin yoluna tabi oldukları ölçüde hakkı ve doğruyu bulmuş, peygamberlere karşı savaşıp onlardan uzaklaştığı ölçüde de yanlışlara ve kaosa sürüklenmiştir.
Benzer durum İslam Peygamberi içinde geçerlidir. İnsanlığın kurtuluşu Hz. Muhammed’in aracılığıyla gelen vahyi, yine kendisinin yaşadığı gibi anlamakla olur. İşte vahyin hayat bulduğu ve cisimleşmiş halini asrı saadette görüyoruz. İnsanlığın en büyük devrim sahnelerinden birine şahitlik etmiştir. Hem sadece Peygamber’in nübüvvet sürecinde değil, önceki hayatında görebiliyoruz. Ama maalesef bugün Peygamber 20’li yaşlardan 63’e doğru kavranmaya çalışılmamıştır, tam tersi 63’ten geriyor doğru işleyen bir anlayış söz konusudur. O’nu doğru anlayabilmek için, Kur’an’da Peygamber’in övülen yönlerinin ‘’ahlak’’ üzerine olduğunu hatırlamak lazım.
Geçtiğimiz gün Özgür Gündem yazarlarından Ahmed Pelda’nın “İslam Devriminin Hırsızları” başlıklı yazısında dile getirdiği gerçeklerin temelinde yatan problem, asıl devrimin “ahlâk” dışında görülüyor olmasıdır. Zaten yazıda geçen karakteristik durumlar, profil ve örneklemeler, temelde “ahlâksızlık” üzerine kurulan yapıları temsil ediyor.
Sadece konuşarak değil, yaparak da ahlaklı olmanın zorunluluğu ifade edilmelidir. Doğru ahlâkî yapılanma dışında İslam’ın devrimi olmaz. Eğer İslam’ın devrim ve köklü bir inkılab anlayışı ve vazgeçilmez bir amacı var ise, bu da ancak ‘’ahlâkîlik’’ temelinde sosyal, kültürel ve siyasi bir tarzda olmalıdır. İslam’ın evrensel gerçekliği de bunu gerektiriyor.
İslam’ın bugünkü çarpık anlayışlarının panzehri de budur. Eğer devrimci bir İslam’dan bahsedeceksek, şüphesiz, önce İslam’ın devrimini inşa edeceğiz. Madem İslam içinde en büyük hakikati barındırıyor, o zaman doğruluk ve dürüstlük dışında çare yok. Bunu artık fantezi olmaktan çıkarıp, hayal dünyamızın dışına taşırmak hepimizin İslam’a borcu.
İslam devrimi de iktidar ve otoriterleşme üzerinden jakoben bir tarzda değil, tam tersi, insan odaklı, sivil, demokratik, özgürlükçü ve halk merkezli bir ahlâkî toplum ile olur. İslam devrimini hırsızlara, yalancı ve arsızlara bırakmamak adına İslam’ın izzetini muhafaza etmeliyiz. Cümle Müslümanların zaaflarına karşı, İslam kendini “vahiy” yoluyla müdafaa edecektir. İslam’ın bulunduğumuz yüzyılda ontolojik ve tarihsel rolünü üstlenmesi “ahlâk-ı ilahiye” ile olur. Bu minvalde “Eğer biz ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaik-i imaniyenin iyilik ve güzelliklerini fiillerimizle göstersek, küre-i arzın bazı kıt’aları İslamiyete dehalet edecekler” diyen âlim ne güzel demiş.
Sefa Mehmetoğlu

Hiç yorum yok: