OHAL; Kimin İçin, Niye?

15 Temmuz Askeri ayaklanmasından bu yana devlet alanında ilan edilmemiş bir “olağanüstü hal” planı uygulanıyor. Yargı, emniyet ve ordu başta olmak üzere devlet kadroları kitleler halinde gözaltına alınıyor ve yine kitleler halinde tutuklanıyor. Yönetim ve daha kaygı verici olmak üzere yargı, genel “listeler”le iş yürütüyor. Hakim ve savcılar dahil kamu görevlilerinin ve yakınlarının havayoluyla seyahatleri yasaklanıyor. Anayasal haklar açıkça lağvediliyor. Gözaltına alınanlar soyuluyor ve ters kelepçelerle toplum karşısında ifşa ediliyor. İşkence iddiaları ise giderek yükseliyor. Bu durum ülkenin baştan sona bir toplama kampına dönüştürülmeye başlandığını gösteriyor. Şimdi ise yaşanan fiili durum OHAL ilanıyla resmileştiriliyor. Şunu bir kenara öncelikle kaydedelim. Toplama kampının, yönetim ve yargının temel aracına dönüşmeye başladığı böyle bir süreçte hükümet ve bağlaşıkları açısından tüm bir muhalefetin "tehdit ve tehlike" sınıfına dahil edildiği-edileceği gerçeğini geçmiş tecrübelerimizden pek iyi biliyor olmalıyız. Bu nedenle OHAL ilanını iki önemli noktanın altını çizerek değerlendirmek isteriz.
15 Temmuz Askeri Ayaklanması'ndan bu yana devlet alanında ilan edilmemiş bir “olağanüstü hâl” planı uygulanıyor. Yargı, Emniyet ve Ordu başta olmak üzere devlet kadroları kitleler halinde gözaltına alınıyor ve yine kitleler hâlinde tutuklanıyor. Yönetim ve daha kaygı verici olmak üzere yargı, genel “listeler”le iş yürütüyor. Hâkim ve savcılar dahil kamu görevlilerinin ve yakınlarının havayoluyla seyahatleri yasaklanıyor. Anayasal haklar açıkça lağvediliyor. Gözaltına alınanlar soyuluyor ve ters kelepçelerle toplum karşısında ifşa ediliyor. İşkence iddiaları ise giderek yükseliyor. Bu durum ülkenin baştan sona bir toplama kampına dönüştürülmeye başlandığını gösteriyor. Şimdi ise yaşanan fiili durum OHâl ilanıyla resmileştiriliyor.
Şunu bir kenara öncelikle kaydedelim. Toplama kampının, yönetim ve yargının temel aracına dönüşmeye başladığı böyle bir süreçte hükümet ve bağlaşıkları açısından tüm bir muhalefetin "tehdit ve tehlike" sınıfına dahil edildiği-edileceği gerçeğini geçmiş tecrübelerimizden pekiyi biliyor olmalıyız. Bu nedenle Ohal ilanını iki önemli noktanın altını çizerek değerlendirmek isteriz;
Bu bir karşı tatbikattır
En başından söyleyelim. Olağanüstü hâl ilanının askeri ayaklanmanın bastırılması ve Cemaat'in kalkışması ile bir alakası yoktur. Cemaat'in "Askeri Ayaklanması" zaten bastırılmış durumda. Geriye kalan askeri unsurların tek yaşam alanı "gerilla harbi" olabilir. Fakat, Cemaat'in bunu yürütebilecek hazırlıkları yoktur. Diğer yandan, hükümet Cemaate karşı önlemlerini herhangi bir hukuki kaygı duymaksızın fiilen yürütmeyi tercih ettiğini 15 Temmuz'dan itibaren zaten göstermiştir. OHâl ilanının arkasındaki asıl saik ise, hükümetin, askeri ayaklanma sürecindeki kurumsal zayıflığını somut olarak tecrübe etmesi ve böyle bir müdahale karşısında kurumsal dinamiklerin kendi dışında ilerlediğini fark etmiş olmasıdır. Tam da bundan dolayı, hükümet OHAL ile devlet alanını yeni bir cephe anlayışı içinde örgütlenmeye girişmektedir. Nitekim, ayaklanma, tam tekmil bir darbe tatbikatına denk düşmüştü ve bu hâliyle darbenin "başarılabilir" bir siyasi hedef olduğunu somut olarak gösterdiği gibi ordunun diğer kanatlarının ayaklanmaya katılmaması nedeniyle akim kalması ise hükümetin varlık ve gelecek kaygısını daha da besledi. Şunu da ekleyelim: Ayaklanma sürecinde hükümet, ordunun ulusalcı grubuna, merkez medyaya ve geleneksel siyasal partilere olan “borcu”nu dehşetle gördü. Her borç hükümeti kendi bağımsız varlığı ve geleceği konusunda kaygıya düşürür kuşkusuz. Özetle şunu söylemeye çalışıyoruz. Hükümet, olağanüstü hâli, zaten yenilmiş olan Cemaatin tasfiyesi için ilan etmiyor. Tam tersine, kendisini yeniden örgütlemek ve kurumsal dinamikleri kendi lehine dönüştürmek için ilan ediyor. Kabaca bakıldığında OHÂL, geniş bir kitlesel mobilizasyon ile kurumsal bir reorganizasyonun üzerine oturuyor ve bu hâliyle de devlet içindeki müttefikler karşısında AKP’nin çıkarlarına denk düşüyor. Şunu da bu çerçevede dikkate alalım: kurumsal planda ulusalcı-Kemalist grupların giderek merkeze yerleşmesi karşısında, AKP, halka dayanmaktan ve halkın silahlandırılmasından söz ederek bundan sonra benzer bir askeri ayaklanmaya tevessül edebilecek gruplara “gözdağı” vermeye çalışıyor. Bundan dolayı kendi topluluğunu sürekli hazır ve nazır bir halde sürekli karşı tatbikata çağırıyor...
İkna olmakta zorlananlar için şu hususu da ekleyelim; Hükümet daha çok yakın zamanda Kürt bölgelerinde her tür hukuksuz şiddeti olağanüstü hâl ilan etmeksizin yürütebildi. Olağanüstü hâle yönelik bir ihtiyaç hissetmedi. Çünkü zaten buna ihtiyacı olmadığını çok iyi biliyordu ve bugün Cemaat’e yönelik uyguladığı şiddetin bir kaç yüz katını olağanüstü durum ilan etmeksizin gerçekleştirebildi. Bu da hükümetin olağanüstü hal ilanı ile asıl olarak bugünkü müttefiklerine karşı kendi gücünü yeniden örgütlemek istediğini gösteriyor.
Nihayetinde OHAL’le, AKP, ülkenin her yerinde kendisini aynı anda ve hızlıca örgütleme tatbikatı yapıyor ve böylece devlet kurumları içerisindeki muhtemel “tehdit ve tehlike”lerin Valiler, kaymakamlar, MİT vb. gibi kurumlar ile AKP tabanı arasındaki siyasi bağlar kurularak tenkil edilmesi provaları yapıyor. Bunun sonucunda ise kurumsal dinamiklerin AKP’nin tamamen eline geçmesi bekleniyor. Bu ilk noktaydı. Gelelim ikinci önemli meseleye...
Peki OHAL ilanı neden yanlış?
OHAL'in Cemaat tehlikesi bakımından iki önemli noktada hayati yanlış olduğu kanaatindeyiz.
İlk olarak yaşanan kriz, AKP'nin bizzat kendi varlığı ve geçmişini mahkûm ettiği bir krize tekabül etmekle hükümetin inisiyatif aldığı bir OHAL tercihinin açık biçimde dışlanmasını gerektirmekte ve Meclis odaklı bir kamusal platformu zorunlu kılmaktadır. Hükümet, kamu görevlilerine yönelik yaptığı toplu gözaltılar ve tutuklamalar nedeniyle kurumların bittiğini açıkça itiraf etmiş bulunmaktadır. Bu durum aynı zamanda kendi yönetim ve yargı tecrübesinin de mahkûm edilmesi demektir. Devlet kurumları ve kadrolarının bu seviyede iflası hükümetçe açıkça kabul edildiğine göre, askeri ayaklanma soruşturması ve tasfiyelerin, meclisin ve sivil toplum örgütlerinin gözetimi altında demokratik bir biçimde yürütülmesi şarttır. Bu yönde öncelikle bir meclis komisyonu kurulması zaruridir. Ayrıca sivil toplum örgütlerinin de bu komisyona katılması denetimi güçlendirecektir. Çünkü gözaltı ve tutuklama sayıları ve oranlar göz önüne alındığında, hâlihazırda yürütülen operasyonların aynı zamanda kurumların tasfiyesi hâline geldiği açıktır ve bütün bu süreçlerde Meclis'in ve kamuoyunun aktif katılımını zorunlu kılan en önemli noktalardan birisi de burasıdır.
İkinci olarak, Cemaat ile hesaplaşma, tıpkı Ergenekon Davası'nda olduğu üzere tarihsel öneme haiz bir meseledir ve Ceza yargılamasının bu hesaplaşmayı iktidarlar lehine "harcaması" tehlikesi de bulunmaktadır. Nitekim Ergenekon Davası, tam bir fiyaskodur ve hükümet iddialarının tersine ülkenin "askeri geçmiş" ile hesaplaşmasını engelleyen bir işlev görmüştür. Yaşadığımız son bir haftalık süreç ise, Cemaat soruşturmasının Ergenekon soruşturması benzeri bir yapıda inşa edilmekte olduğunu göstermektedir. Bir defa ceza yargılaması, önceden kapalı kapılar ardında hazırlanan bir liste ile yürütülemez ve adeta bir "toplama kampı" mantığı içinde işletilemez. Zira "genel listeler" oluşturarak soruşturma yürütmek, kişiler ve eylemleri arasında herhangi bir fark görmez ve toplu bir infazı daha en başından gerçekleştirir. Ayrıca, listeler, ceza soruşturmasının temel mantığı ile de bağdaşmaz. Çünkü ceza yargılaması fiiller ve failler ile ilgilenir. "Tehditler" belirlenerek ceza soruşturması ve yargılaması da yapılamaz.
Son olarak OHAL, AKP’nin kendi dışındaki politik güçlere ilan ettiği yeni bir politik mevzi ilanıdır. Oysa OHAL yerine geniş bir kamuoyu denetimi araçlarının devreye sokulması yaşanılan krizin kaçınılmaz gereklerinden birisidir. Aksi durumda, toplumun denetimine kapatılan bürokratik faaliyet yeni çeteler üretmeye devam edecek, hukuksuzluk bir kamu kültürü olarak varlığını sürdürecektir. En nihayetinde tıpkı Ergenekon Davası gibi Cemaat Davası da Türkiye yargı tarihinin büyük hüsranlarından birisi olarak yerini alacaktır...

Hiç yorum yok: