Korku Değil Umut

AKP iktidarı, Türkiye tarihinin makro ve mikro düzeyde yaşadığı en radikal dönüşümünün de icracısı konumunda. Bu cihetle Türkiye’nin tarihsel sürekliliğinden bir kopuş metaforu olarak kullanılan parantezin 15 Temmuz’da gerçekten de kapandığını söylemek mümkün. Bunun müspet ve menfi sonuçlarını da birlikte deneyimleyeceğiz. Ama en azından modernleşmenin zorakiliğinin faturasını nasıl ödediysek, bundan sonra memleket topyekün fabrika ayarlarına dönerken, bu dönüşün de toplumsal maliyetini karşılamamız gerecek. Kısa vadede idrak etmemiz gerekenin, Türkiye’nin zannettiğimiz ve varsaydığımız yer her neresiyse orada olmadığıdır.
Kentsel dönüşümden insan hakları ihlallerine, eğitim politikalarından çevre felaketlerine kadar Türkiye’nin yaşadığı tüm sorunlarda müşterek olan, hesap sorma ve verme mekanizmasının yoksunluğudur. Demokrasi tuhaf bir şekilde bir sorumsuzluk rejimi olarak işler. Hesap verilebilirlik silsile içerisinde değil, kimin günah keçisi ilan edilip sistem dışına çıkartılacağı kararında uygulanır. 15 Temmuz gecesi yaşadıklarımızın da mesuliyetinin sadece Fethullah Gülen cemaatinde olduğu kanaati hakim gibi duruyor. Oysa her toplumsal fenomen gibi burada bir ilişkiler ağı ve çoğul aktörler mevzubahis.
Roboski’yi bombalayan Akın Öztürk, Cizre ve Sur’u yerle bir eden Adem Huduti, KCK davalarından binlerce siyasetçiyi tutuklayan, onlarca hak ihlalinin birinci elden failleri bugün darbe teşebbüsünden tutuklanmaktalar. Peki ya emir verenler, bu fiillere altyapı oluşturanlar, kalemleriyle meşrulaştıranlar, alkış tutanlar, yargılanmalarını engelleyenler? Onlara bir sorumuz yok mu? Masumlar mı, yoksa şer’en cezai ehliletlerini yitirecek kadar akl-ı baliğ değiller mi? Kandırılmışlar mı yoksa kullanışlı aptallar mı?
İktidara geldiği yıllarda, kadrosuzluktan yakınan neoliberal/muhafazakar demokrat iktidarın eleman havuzu olarak imdada yetişmişti Gülen cemaati. Dönemin başbakanının tabiriyle, ne istediyse verilmiş ve her fırsatta önleri açılmış, kadroları terfi etmişti. İktidarın pragmatik doğası bu tür ilişkileri dayatabilir. Fakat pragmatizmi ilke haline getirenler, sonuçlarına katlanacak mıdır? Dükkanına Zaman gazetesi alan esnaftan çocuğunu koleje yollayan ebeveyne, terfi almak için cemaate intisab eden polis memurundan, Türkçe Olimpiyatları’nı alkışlayan milli eğitim bürokratına şu veya bu şekilde bu yükselişe su taşıyan her kimsenin 15 Temmuz gecesi sıkılan kurşunlarda, kaybettiğimiz canlarda vebali olduğunu idrak etmesi elzem.
Sıradan yurdum insanından kelimenin tam anlamıyla bir terör aygıtı yaratan, darbe karşıtı bütün sol literatürü kolonileştirerek “darbe” kelimesini son on beş yılda en çok kullanan, ama nihayetinde kendini Asya’yı Avrupa’ya bağlayan köprüde silahsız sivil insanlara kurşun yağdırırken bulan bu fenomeni en başta Müslümanlar olarak sorgulamamız gerekiyor. Nihayetinde Cemaat fenomeni, tıpkı IŞİD gibi Müslümanların yeterince tartışmayıp tüketmediği problematiklerinden türemiş bir anomali; fakat esas olan, bugün korkunç sonuçlarını tecrübe ettiğimiz bu anomalinin nasıl normalleştirildiğidir. Dindar Anadolu çocuklarından darbeci yaratan bu karanlığı sorgulamadıkça yenilerine hedef olmamız kaçınılmazdır.
Türkiye toplumunun Sünni Türk vasatı, 15 Temmuz gecesi, “benim askerim bana sıkıyor” tecrübesini yaşadı, tıpkı Gezi’de “benim TOMA’m bana sıkıyor” diye hayret eden seküler Türkler gibi. Askeri ve polisi kendi malı olarak gören bu mülkiyet ilişkisinin sorunlu olduğu aşikar. Fakat 15 Temmuz’da bu sahiplik tavrı, “hem severim, hem döverim” fazına terfi etti. Dolayısıyla pasif sevme ve sahiplenme proaktif bir öfke ve terbiye hattına makas açtı. Kendi malı üzerinden, terbiye edici bir şiddet tasarrufunda bulunmaya cesaret eden bir halktan daha fazlasını bekleyebilir miyiz? Davul ve zurnayla askere uğurladığı Mehmetçiği elde silah karşısında görünce üstüne yürümekten çekinmeyen insanlar, başka toplumsal hak ve adalet mücadelelerinde bu refleksi gösterebilecekler mi? Tanka karşı sokağa çıkmanın bilgisi, toplumsal barış ve adalet için seferber edilecek bir müştereğe dönüştürülebilir mi?
15 Temmuz sabahı Fatih sokaklarında “Darbeye Hayır, Savaşa Hayır, Yaşasın Barış” yazılamaları gördük. Dün gece de yoldaşlarımız Boğaziçi Köprüsü’nde yegane müştereğimiz olan Türk bayrakları, tekbirler ve militarist sloganlarla ölenleri anmak için yürüyenler arasında “Darbeye Hayır, Yaşasın Toplumsal Barış” pankartı arkasında yürüdüler. Kimilerine fazlaca iyimser gelebilecek bu tavır, toplumsal yarılma anında, kriz ikliminde kurucu ve müspet bir iradeyi ortaya koyma çabasından ibaret. Kitleler nasıl dünden bugüne faşist olmadıysa, barış iradesi de kriz anından yanyana gelen insanların kurabileceği müzakere zemininin örgütlenmesinde saklı.
Kimilerinin korktuğu gibi, şimdikinden daha şedid bir faşizm gelecekse, zaten kaybedecek bir şeyimiz yok. Bu uğradığımız ilk hayal kırıklığı olmaz. Öte yandan bu iklimin dağılması, toplumsal barışın tesis imkanı varsa, ancak şimdi ve burada müzakerenin inşası için söz ve ses alanlarının yaratılmasıyla mümkün. Korku doğal ve insani bir duygu. Her mahallenin ötekinin korkusuyla yönetilebilir olduğu bir ülke ise, egemenler için en kolay yönetişim alanı olsa gerek. Failiyetimizden vazgeçmek istemiyorsak korkularımızın esiri olmayalım. Şahsiyetimizi sürdürmek için yanyana durmaya, müzakere ve umut alanlarını birlikte kurmaya ihtiyacımız var. Korkuya karşı umudu, cuntaya karşı toplumsal barışı yükseltelim!

Hiç yorum yok: