Peygambersiz İslâm

İslâm dünyasının son üç yüz yıllık tarihi, aynı zamanda büyük savaşların, kanlı çatışmaların, mezhep gerginliklerinin ve batı karşısında net bir gerilemenin, hatta yenilginin tarihidir. Bu zaman dilimi içerisinde âlem-i İslâm’ın Türkiye ve İran -ki, iki ülke de yarı sömürgedir- dışındaki bütün örgütlü ve organize güçleri sömürgeleştirilmiş ve batının birer kuklası haline getirilmiştir.
Mevcut ahval ve şerait içerisinde İslâm aydını birtakım çıkar yollar aramış, gerilemeyi durdurup tekrar “terakki”ye geçmek için birçok hal çareye bakmıştır. Kimisi batının yaşam tarzı haricinde teknolojisinin alınmasını savunan bir eklektik yaklaşımı benimsemiş kimisi de teknik ilerlemeyle yetinmeyip yaşam tarzını ithal ve ikame etmeye çalışmıştır. Bilahare laik karakterli yöneticilerin başa gelmesiyle ikinci model tercih edilmiş, ancak geçen süre içinde bu reçetenin hiçbir derde deva olmadığı görülmüştür. Zira, hiçbir bankacının darphanenin sahibiyle yarışma gibi bir gücü ve lüksü yoktur.
Mağlupların galipleri taklit etme anlayışı, kendisini her alanda belli ettiği gibi dinî kulvarda da göstermiş, Müslüman görünümlü kişiler tarafından batının kendine has dinî serencamı aynı şekilde İslâm’a aktarılmaya çalışılmıştır.
Öncülüğünü Afgani’nin yaptığı, daha sonra Muhammed Abduh, Hasan Hanefi, Fazlurrahman gibi isimlerin devam ettirdiği “İslâm’da tecdîd” hareketi, boğazı ağrıyan hastanın ilâçlarının karnı ağrıyan hastaya verilme çabasından başka bir şey değildir. Nitekim bu cehd ve yönelim Goldziher, Margoliouth, Schacht gibi Müslüman düşmanı, oryantalist mefkûrenin İslâm’a yönelik eleştirilerinin farklı bir kılıfa büründürülerek sunulmasıdır.
Batı karşısında içine girilen kompleksi bir türlü üzerinden atamayan İslâm aydını, Müslümanların tarihlerinde meydana gelen olayları savunacağı yerde onları yok sayıp inkâr etme yoluna girmiştir. Bu sebeple “hadis ve peygamber düşmanı olmuş, amelî ahkâmı tarihselleştirme yoluna gitmiş, beğenmediği hükümleri desteksiz ve kof bir zanla te’vil” etmiştir.
Halbûki İslâm Allah tarafından seçilen son mükemmel dindir.[1] Amelî, itikadî ve ahlakî hükümleri ebediyen cari olan dünya ve ahirete yönelik bir hayat rehberidir. Dolayısıyla bu dinin peygamberi[2] Allah’ın izni hasebince teşrî yetkisine sahip en güzel örnektir.[3] Ancak tüm bu gerçekliğe rağmen “oryantalist kırması” bazı çevrelerin Hz. Peygamber’i (s.a.v.) susturup âdeta kendilerini, “vahiy almayan” birer peygamber mesabesinde görmeleri, heva ve heveslerine göre dini yorumlamaları, hükümlerini kırpmaları, modern insanın hoşuna gidecek şekilde İslâm’ı evirip çevirmeleri İslâm dünyasının batı karşısındaki gerileme ve yenilmesinden bağımsız değildir. İslâm’ı protestanlaştırıp, dinî anlayışını materyalizmin bir renk açığı haline getiren, bunun yanında kendisi dışındaki herkesi münafık ve kâfir gören bu “neo-haricî” anlayış, günümüzde birçok kriz içerisinde debelenen Müslüman milletinin kafasını karıştırmış, onu cemaatten koparmış, seküler batı müktesebatının kölesi yapmıştır.
Behzat F. Çözer
Dipnotlar
[1] “Bugün inkâra sapanlar, sizin dininizden (dininizi yıkmaktan) umut kesmişlerdir. Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip beğendim.” [Kur’an-ı Kerim 5:3]
[2] “Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; elçiye itaat edin.” [Kur'an-ı Kerim 4:59]
[3] “Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resûlü'nde güzel bir örnek vardır.” [Kur'an-ı Kerim 33:21]
Not: Yazımız birkaç bölüm halinde yayımlanacaktır. Bu yazımız bir girizgâh mahiyetindedir.

1 yorum:

uzaklar dedi ki...

İslam daha ilk ortaya çıktığı andan itibaren ezilenlerin dini değil egemenlerin dinidir. O bir kabilenin diğer kabileleri kendi hakimiyetinde toplamasının ideolojisi olmuştur. Kabe de kırılan putlar tıpkı Pantheon da toplanan putlar gibi aslında önce farklı inançların hepsine saygının ifadesi olarak orada yanyana getirilmişti. Ne zaman üretim ilişkileri daha çok gelişti kabileler arasında rekabetde yerini topyekün hakimiyet savaşlarına bıraktı. Bunun içinde bir çok kabile , ticari ilişkilerle birbirine bağlanmış kabileler toplumunu kendi hakimiyeti altında toplamak için aday oldu. İslam tarihinde ki "yalancı peygamberler" dönemi aslında farklı kabilelerin önderlik alma denemeleridir.
İslam 'i ezilenlerin dini olarak tanımlamak bu yüzden doğru değildir. Ezilenler ağır egemen baskısı altında taa 18 yüzyıla gelinceye değin bütün muhalefetlerini hakim dinin dilini konuşarak yapmak zorunda kalmışlardır. Bu durum Hristiyanlık tarihi açısından da geçerlidir. Ancak aydınlanma ve sanayii devrimleri ezilenlere kendi dilleriyle konuşma, kendi önderlerinin yolunu yürüme, kendi partilerini yaratma gücünü kazandırmıştır. Bugün İslamın kökeninde yoksulları savunduğunu , yoksullar için geldiğini ama daha sonra yozlaştığını söyleyen bütün akımlar yanılıyorlar. İslam ya da Hristiyanlık , Yahudilik tarihin hiçbir döneminde ezilenleri birleştiren bir ideoloji olmadı . Tersine ezilenlerin birliğini savunan herkes önce dinsel yargilara karşı savaşmak zorunda kaldılar.